<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670</id><updated>2011-11-13T13:07:31.925-08:00</updated><category term='Seyahat Notları'/><category term='Nihat Dağlı Hakkında'/><category term='Kitap Okumaları'/><category term='Denemeler'/><category term='Gazete Yazıları'/><title type='text'>Nihat Dağlı</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>45</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-4636153615982999641</id><published>2011-01-01T14:48:00.000-08:00</published><updated>2011-01-01T14:48:54.234-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>İğretilikten Şıklığa</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir tarih okuyucusu değildim. Hayır, tarih okumamak için kendimi tutmadım, ama o da çekmedi kendine. Fakat itiraf edeyim; diğer okumalarım derinleştikçe; edebiyattan felsefeye, diğer sosyal bilimlere gidip gelmelerim çoğaldıkça ortalıktaki tarihin kurduğu başat dil, tarih ile aramdaki mesafeyi daha çok açtı. Tarih olarak ortalıkta gezinen; zihinlere, dillere, hayatlara sızan ‘biz’perestlik, ‘biz’ için ‘öteki’nin ‘kara’lanması durumu ‘tarih’i benim için epey problemli hale getiriyordu. Tarihin bütünüyle ortalıktakinden ibaret olmadığını da biliyordum, bütün mesele de buydu zaten. ‘Tarih’in bütününe ulaşamıyorduk, bu elimizde olan bir şey de değildi. Kendimi bir tarih okuyucusu görmesem de, çapraz okumalarımın kimi sorularına cevap bulmak için tarihin ne olduğuna dair okumalarım da olmadı değil. Ve bu okumalarım da, durumumu haklılaştıran sorular geliştiriyordu. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nihayette her tarihçi durduğu yer ve zamanın kendisine bulaştırdığı renkler içinde geçmişe gidiyor, tarihi yokluyor ve ‘kendi’nin görebildiğini (görmek istediğini) toplayıp önümüze bırakıyordu. Tarihçinin önünde iki engel vardı: Okuma ve anlama nesnesi olan ‘geçmiş’in üzerinden zaman geçmiştir; ‘geçmiş’in en azından bir kısmı ‘zaman’ın içinde saklanmış görünmez olmuştur. Tarihçi, geçmişi ancak kendine ulaşabilen malzemeyle değerlendirebiliyordu. Okunan şey bütün bir geçmiş değil, o ‘geçmiş’in bir kısmıydı sadece. Durum böyleyken, tarihçi ‘geçmiş’i ne kadar sağlıklı okuyabilirdi? Sorun sadece bu da değildi! Tarihçi, bir anlamda ‘bugün’den, ‘gün’ün içinden ‘geçmiş’e bakar. Ve biliyoruz ki ‘gün’ün egemenlerine rağmen bir tarih okuması yapmak her zaman zor olmuştur. Egemenlerin durumlarına halel getirecek bir tarih okuması yapmaktan uzak durulmuş veya durumlarına meşruiyet kazandıran malzemeyle dönülmüştür tarihten. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir ‘kurgu’dan, egemenleri ve ‘biz’i doğrulayan bir ‘resmi tarih’ten bahsedilir. Edinilmiş bir ‘üniforma’ ile tarih yazan, ‘görev’ adamı ‘tarihçi’lerin varlığı sözkonusudur. Burada, geçmişte türünün izini arayan, orada insanlık durumlarının önceki hallerine eğilen, geçmişi bir bütün halinde ‘bugün’ denen masaya bırakarak insanı ve geleceği ‘iyi’leştirme ülküsüne uzak bir tarihçiden veya tarih metedolojisinden bahsediyoruz. Siparişi veren bedenin ölçülerine uygun kumaşı kesip biçen terziler gibi, egemenleri ve ‘biz’i merkeze alarak tarih kumaşına müdahale eden tarihçilikten… Gündüz Vassaf, Tarihi Yargılıyorum kitabında bu tarz tarihçilere ‘terzi tarihçi’ diyor. Ki tarih olarak bizi kuşatan şey, daha çok bu ‘terzi tarihçi’lerin çoğalttığı sözlerdir. Ve toplum da, bu sözlerin oluşturduğu iklimde şekilleniyor. Bu şekilde oluşan toplumsal algı ise, kendisine doğan insanlara bakış ve kimlikler giydiriyor. Bu yüzdendir ki, nerede doğarsak doğalım, içine doğduğumuz aileler, okullar, toplumlar bize geçmişten bir elbise dikiyor, bunu üzerimize geçiriyorlar. Zamanla bu elbiseler biz oluyor, daha çok biz olan tenimizden daha önemli hale geliyorlar. Elbise tenimiz içinken, tenimiz elbisemiz için kılınıyor; tenimiz, canımız, yani kendimiz görünmezleşirken, sadece bize giydirilen bir şey olan elbiselerden ibaret kalıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;‘Bugün’ü esas alan terziler (tarihçiler) tarafından dikilmiş ‘geçmiş’ elbiselerimiz, yani tarihimiz içinde ‘biz’ler hep ‘iyi’yken, karşımızda veya yanıbaşlarımızda hep ‘kötü’ olan ‘öteki’ler var oluyor. Çünkü hep ‘savaş’ın orta yerinde geçen bir tarihe sahibiz. Tarihimiz savaşın tarihidir biraz. Dolayısıyla ‘kahraman’larımız ve düşmanlarımız vardır. ‘Biz’den olanların hepsi şehit, gazi ve kahramanken, ‘öteki’ler, ‘kara’ ve ‘kötü’nün cisimleşmiş halleridirler. Onlar kötü ise, ‘kötü’den ‘iyi’ çıkmaz. Dolayısıyla ‘kötü’ylesavaşılır ancak; en azından güvenilmez olduğundan, yakınımıza kadar sokulmasına izin verilmez. Etrafımıza sınır çizeriz; ‘başkası’yla aramızda duvar örer, içe kapanırız. Sınırımızın ve yükselttiğimiz duvarların ötesinde kalanlarla ‘iyi’ üzerinden bir ilişki kurmayız. Onları düşman, güvenilmez gördüğümüzden, kendilerine karşı daha çok ‘kötü’cül ilgiler besleriz. ‘Biz’e göre onlar, ‘onlar’a göre ise biz ‘kötü’yüzdür. Bu karşılıklı güvensizliğin tetikleyeceği kavga ve savaşlarda ise, ‘biz’deki ‘iyi’ bastırılırken, ‘kötü’ye ise yollar açılır. Sonuç olarak hayatlarımız hayata değil, ölüme çalışır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kendimdeki insanı diriltmek adına koyulduğum okumaların içimde dirilttiği insanı üst başlık edindiğimden, içine doğduğum aile ve toplumun hazır giysilerini, ‘terzi’ye dönüşmüş tarihçilerin tarihçiliğini kendime yakışır ve uygun bulmadım. Bu tarihçilerden ve tarihten uzak durdum. Kendilerini esas alarak benim için diktikleri elbiselerden soyundum. Soyundukça çıplak kaldım, çıplaklığımı seyrettikçe kendimle yüzleştim. Kendimle yüzleşip çıplaklığımı gördükçe de kendime uygun elbiseler edinme ihtiyacını hissettim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İçimi boğmayacak, bir şekilde kendimde diri tutup üst başlık edindiğim insana iyi gidecek elbiseler arar iken, ‘benim tarihçim’ diyebileceğim İlber Ortaylı ile karşılaşıp, kendisiyle ‘tarihin sınırlarına yolculuk’ yaptım. “Tarih Nedir?” kitabında E. H. Carr, “Tarihi tanımadan tarihçiyi tanıyın!” diyordu. Ben tarihçimi bulmuştum. Hayır, İlber Hoca ‘gün’ün ve egemenlerin ihtiyaçlarından hareketle bir tarih okuması yapmıyor. Üzerinde bir üniforma yok, salt kendi giysileri içinde işini yapıyor. Ve yapıp ettiğiyle hiç de ‘iş’ gibi bir ilişki kurmuyor, hayatının orta yerinde gerçekleşiyor eylemi. Üniformasız olmakla ve hayatının orta yerinde eylerken sahicilikte buluşuyor okuyucusuyla. Tarihi tarihten okuyor; bakarken ne görüyorsa onu toplayıp masaya koyuyor. Bu söz onundur mesela: “Tarih çim sahası değil ki, istediğin yerleri tespit edip, kazık çakıp çiftle çeviresin. ‘Ben bu kadarını seviyorum, gerisini yakalım’ veyahut ‘Bana ne?’ diyemezsiniz.” ‘Bugün’ün renklerine halel gelirmiş, mevcut zamanın erkine bir ucundan dokunurmuş, ona bakmıyor. ‘Kral çıplak!’ diyen çocuk gibi umarsız ve bıçkın davranıyor. Bakışını bulandıran ve zihnine rezerv koyduran ‘erk’ gibi kaygılar taşımadığından tarihi bir bütün içinde görebiliyor. Çok daha fazla görebildiği için de, rahat konuşabiliyor. Kaç tarihçi, sığ bir okuyucu gerçeğinden hareketle, “Unutmayın, Türk dibine kadar düşünmeyi sevmez. Hazırlopçudur, slogancıdır.” diyebilir. O diyebiliyor, çünkü diplere dalmışlığı ve kuytulara sokulmuşluğu vardır; daha yükseklere çıkıp ordan bakabilmiş, çizilmiş sınırları ve inşa edilmiş yasakları çiğneyebilmiştir. Evet, İlber Hoca gittiği yerlerde gördüğü ve ordan toplayıp getirdiği tarihe konuşma imkânını sunan demokratik bir platformdur. Çünkü hakikatin peşinde bir adamdır o. Elbette ki hakikat rahatsız edicidir biraz! Hakikate ev olabilecek bir genişliğe ve esnekliğe sahip olduğu için de, küçük elbiselere sığıp kalmışların hakikat karşısındaki rahatsızlıklarını doğal buluyor. Çapı küçüklerin büyük bir havza olan tarihi karşılayamayacaklarını bildiğinden, ‘Elbette ki rahatsız olacaklar, olsunlar!’ diyor. Umarsızsa konuşurken, kendilerinden büyük sözlerin taliplilerine, ihtiyaçları olan bilmem kaç fırın ekmeğe işaret ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tarihi; ülkelerin, imparatorlukların, devletlerin ve medeniyetlerin ‘bütün’ünü oluşturan edebiyatlarından, sanatlarından ve masallarından kalkarak okuyan, dolayısıyla hayatın içinde canlı bir tarih çıkaran İlber Hoca aramızda bir külliyat gibi yaşıyor. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul’dan Sayfalar, Batılılaşma Yolunda, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Tarihin Sınırlarına Yolculuk, Zaman Kaybolmaz, Eski Dünya Seyahatnamesi... Devam eden kitaplar ve şurada burada yaptığı söyleşiler… İlber Hoca hepimizin soruları olabilecek şu soruların cevabını arıyor: Tarihimiz, bize doğru mu öğretiliyor? Tarih kitapları belirli bir ideolojinin propagandasını yapmak maksadıyla, bazı gerçekleri görmezden mi geliyor? Gerçekten Cumhuriyetle Osmanlı birbirlerine çok uzak devletler midir? Osmanlı’yı reddetsek ne kazanırız, ne kaybederiz? Osmanlı’nın devlet geleneği hangi temellere dayanmaktaydı? 19. yüzyıl neden Osmanlı’nın ‘en uzun’ yüzyılı? Osmanlı’nın azınlıklara bakış açısı nasıldı? Tarihi doğru öğrenmek bize ne kazandırır? 21. yüzyılda onurlu bir devlet ve millet olarak yaşayabilmemizin şartları nelerdir?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TR-uxkwMAwI/AAAAAAAAAG0/poumo9OqXhY/s1600/Ilber-ortayli-osmanli-kitap-seti__32278074_0.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="150" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TR-uxkwMAwI/AAAAAAAAAG0/poumo9OqXhY/s200/Ilber-ortayli-osmanli-kitap-seti__32278074_0.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlber Ortaylı tarzı bir gidişle tarihe gitmek, ‘tarihin sınırlarına yolculuk’ yapmak, içine doğduğumuz orta malı giysilerden soyunmak, sonra kendi elbiselerimizi edinmek gibi bir şeydir. Bunu hissettim. Üzerimden düşen elbiselerin iğretiliğinden üzerime oturan elbiselerin şıklığına kavuştum. En iyisi, yakışanı giymektir!&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nihat Dağlı, Yağmur Dergisi, Sayı: 40&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-4636153615982999641?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/4636153615982999641/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2011/01/igretilikten-sklga.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/4636153615982999641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/4636153615982999641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2011/01/igretilikten-sklga.html' title='İğretilikten Şıklığa'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TR-uxkwMAwI/AAAAAAAAAG0/poumo9OqXhY/s72-c/Ilber-ortayli-osmanli-kitap-seti__32278074_0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-5471491238304989156</id><published>2010-12-19T04:00:00.000-08:00</published><updated>2010-12-19T04:00:21.273-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>İnsanın aşk, göçmenlik ve kadınlık halleri...</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hikâyeci bizi insanın etrafında yaşananda uç veren meselelerle ilgili kılmak ister. Her hikâye bir insan armağan eder bize, o insanın maruz kaldığı hayatın derinliğinde söylenmek istenene kulak oluruz. Bir hikâye kitabında ise birden fazla insan vardır; çok insan, çok hikâye… Hikâye kitapları birden fazla insanı anlatmış olsa ve onların hikâyesini konu edinse de temelde yalnızca ‘insan’ı anlatırlar. Hikâyelerin toplamında insan ve maruz kaldığı hayatın soru(n)ları vardır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hikâye edebiyata dairdir. Edebiyat ise insana işarettir; insandan çıkar, insanı anlatır, daha çok insanı merkeze alan bir okuyucu bulur. Bilimsel bir metin insan elinden çıkmış olsa da ‘insansız’dır; konusu ‘nesne’dir, anlatıcı da hissedilmez. Edebi metin ise bütünüyle insan ile doludur. Metnin kurgusunda, dilinde ve yaklaşımında yazıcısını görürken, anlatılan ‘şey’de de bir insanlık durumuna vakıf oluruz. Edebiyatın okuyucusu olmuş insan türü, satırlarına gömüldüğü metinlerde tarihten ve sosyolojiden azade ‘insan’ın hallerine ve bunun nasıl anlatıldığına yoğunlaştığından, yazıcının kimliğini çok da öncelemez. Yazıcı nihayette edebiyatçıdır; kimliğiyle metnine dâhil olsa da, anlattığı şeyde insan ve hayatın dile oturuşları başroldedir. Yeter ki okunan metin edebi olsun, edebiyatın içinde var olmuş bir yazıcının kaleminden çıkmış olsun.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TQ3zn-TSRAI/AAAAAAAAAGs/h8CE0SOdQFI/s1600/21382.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TQ3zn-TSRAI/AAAAAAAAAGs/h8CE0SOdQFI/s200/21382.jpg" width="132" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;KAHRAMANI KADIN HİKAYELER&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Asuman Güzelce imzalı Elini Kalbime Koy isimli hikâye kitabını okuyunca, sahih bir edebiyatın her durumda okuyucusuna ‘iyi’ce dokunduğuna olan inancım yinelendi. Elini Kalbime Koy’u oluşturan hikâyelerde onlarca insanın hallerine maruz kaldığım gibi, bize bu hikâyeleri anlatan Asuman Güzelce’nin evrenine de dâhil olmuş oldum. Şimdi onlarca hikâyenin kahramanı ve bu kahramanların etrafında yaşananlar bende yerlerini bulmuşken, Asuman Güzelce’nin de ülkemin bir yerinde yazarak hikâyesini kurduğunu biliyorum. Kitap için şu genel değerlendirmeyi yapabilirim: İrfani geleneğe, şiire, felsefeye, incelmiş bir duyarlığa yaslanan ve kendi hikâye dilini kurma noktasında epey yol yürümüş bir hikâyeciyle karşı karşıyayız. Elini Kalbime Koy; kurgu, dil ve muhteva açısından sağlam hikâyeleri ihtiva ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kitabı oluşturan her bir hikâyenin hissettirdiği ve okuyucusunu alıp soktuğu hal üzerinde düşünürken şu insanlık durumlarının altını çizdim: İnsanın aşk, göçmenlik ve kadınlık halleri… Hiç şüphesiz yazar, Türkiyeli! Dolayısıyla hikâyeleri de, Türkiye’nin tarihine, sosyolojisi ve ontolojisine yaslanıyor. İşaret ettiğimiz insanlık durumları, Türkiye pratiğine düşen halleriyle anlatılıyor. Hikâyeler insanın aşk, vatan ve kadınlık hali etrafında toplansa da, hepsi kahramanlarının ‘ruh sürçmeleri’ etrafında gelişiyor. İnsanın aşk hali, en çok “Üç Harf Beş Nokta”, “Acemi Derviş” ve “Elini Kalbime Koy” isimli hikâyelerde kendini gösteriyor. Aşk ki, çarpar insanı! Onu düşürür durduğu yerden, konumundan eder. O güne kadar giyindiği ne ise, aşktan sonra üzerinde sakil durur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aşk, yeryüzüne artık oturamama halidir. Her bir yer, aşk ehline dar, küçük ve yabancı gelir. Neredeyse, oralı olmadığını hisseder âşık! İnsanın bir toprak parçasını ‘vatan’ bilmesi, ‘vatan’ etrafında bir aidiyet geliştirmesi etrafında yaşanan hallerin anlatıldığı hikâyelerde de ‘ruh sürçmesi’ne akraba ‘kopuş’un sancısı var. Balkan Harbi sonrasında yaşanan göçü konu edinen iki hikâyede bu çok yoğun hissediliyor. Asuman Güzelce imzalı hikâyelerin çoğunun kahramanı kadın. Bu hikâyeler de, yancağızı boş kalmış kadınların derinden yaşadıkları bir eksiklik durumunu mesele edinmişler.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kırıklık, elleri yana düşüren o yetmezlik duygusu… Aşkın, vatanın ve kadınlık durumlarının etrafında gelişen bir hayatın çarpmasıyla bir ‘ruh sürçmesi’ yaşayan insanların hissettikleri boşluk, yetersizlik ve eksiklik duygusunun geliştirdiği tedirginlik hali… Hayır, tedirgin ve kaygılı insan bir olumsuzluğu işaretlemiyor, bir şekilde bu hali edinmiş insan ayaklanabilir ancak, bu insan iyicil olana dair bir umut geliştirebilir. Yeter ki bu halin peşine düşülsün, bir türlü yeryüzüne oturamayışın sebeb-i hikmetini öğrenmekten geri durulmasın. Çünkü bu tedirginlik ve kaygılı olma hali, insanın yurduna/ontolojisine işaret ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;KAHRAMANLARIN TEDİRGİNLİĞİ&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Jung, karşılaştığı ve tedavi etmek durumunda kaldığı o kadar nevroz sonrasında mealen şunu diyordu: “Nevrozların temelinde, asıl olandan kopuş vardır. Kopuş sonrasında düşülen yabancılıkta/gurbette/ayrılıkta ‘vatan’ı arayışın sancıları nevroz olarak belirir.” Asuman Güzelce’nin bir ‘çift göz’ ile gelen ve muhatabını çarpıp yerinden eden aşki tedirginlikler, ‘vatan’ından kopartılan göçmenin ruhundaki yırtılmalar, yaşananın ortasında yancağızı boş kalmış kadınların hissettikleri eksiklik duygusu, asıl olandan kopuşu, ona olan derin ihtiyacı işaretliyor. Neyse ki hikâyeci, kahramanlarını tedirginlik hali içinde bırakmıyor. Onları çatallanmış yollardan geçiriyor, yaralayıcı soruların karşısına bırakıyor; ama çatallanmış yolların tedirginliğiyle ve yaralayıcı sorularla açılan yaraların içinde hem istikamete hem de merheme dair ipuçları da veriyor. ‘Cüz’ün ‘Kül’e teslimiyetinden sonra içine düşülen kabullenmeyle yaşananlar anlamını buluyor, böylelikle hayat katlanılır oluyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-5471491238304989156?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/5471491238304989156/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/12/insann-ask-gocmenlik-ve-kadnlk-halleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5471491238304989156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5471491238304989156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/12/insann-ask-gocmenlik-ve-kadnlk-halleri.html' title='İnsanın aşk, göçmenlik ve kadınlık halleri...'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TQ3zn-TSRAI/AAAAAAAAAGs/h8CE0SOdQFI/s72-c/21382.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-7909700915578284853</id><published>2010-12-19T03:37:00.000-08:00</published><updated>2010-12-19T03:38:31.924-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nihat Dağlı Hakkında'/><title type='text'>İstanbul'da iken yazılmıyor!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;em&gt;Nihat Dağlı, İzmir’de ikamet ediyor. Bir müddet İstanbul’a geldi lakin fazla duramadı. Büyük Çamlıca’nın eteklerindeki binadan Avrupa yakasını seyretmek bile yetmedi ona. Tabii ben bu duruma hayret ettim, hatta yüzüne karşı söyledim. Bir seri bahane ile söze girdi. Hâlbuki “İstanbul işte var mı dahası!” demiş olsam bile yüzüme bakıp durdu. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;em&gt;İstanbul’da iken yazamıyormuş. Bahane işte. Ayda bir mi iki ayda bir mi yayınevinin toplantılarına katılmak için geliyor. Bazen de Beylerbeyine, Çengelköy’e kadar yolunu düşürüyor. Yazdıklarına bir isim bulamadığı da rivayetler arasında dolaşıyor. Değişik bir hikâyemsi tadı var yazdıklarında. Nihat Dağlı’ya sorduk bu ne iş, bu işleri nasıl oldu da başına sardın diye. O da söylemiş oldu sağ olsun…&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Nasıl bir çocukluktu senin ki? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsan ‘ömrün yarısı’nın sonrasına vardığında ve bunu kabullendiğinde çocukluk dönemine doğru bir yolculuğa çıkar, bu dönemle ilgili arkeolojik bir kazı çalışmasına girişir. Okuduğum o kadar ‘yaşantı’ metinlerinde hep bunu gördüm. Son birkaç yıldır benim de yaptığım bu. Kimi yazar ve düşünürlerin yaşantılarına dair yazdıklarını okurken bir şey fark ettim. Benim böyle çerçevesi çizilebilecek, bir bütün halinde hatırlayabildiğim bir çocukluğum yokmuş. Çocukluk dönemime dair arkeolojik kazı çalışması olarak tanımladığım anlatılarımı yazarken şunu yapıyormuşum: Çocukluğumu değil, çocukluğuma dair ‘an’ları ve fotoğrafları hatırlamak… Hatırladığım şeyler; giriş, gelişme ve sonuç kısmı olan bir ‘bütün’ü oluşturamıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Mesela şunlar: Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Duraklı köyü… 1970’li yıllar… Elektrik yok… Gaz lambasının ışığında geçen gecelerimde kısık konuşmalar, kavak ağaçlarının uğultusu... Gökyüzündeki bolca yıldız ışıldıyor. Evin üçüncü çocuğuyum. Benden sonrasına da birkaç kardeş eklenmiş. Evin nüfusu kalabalık! Sanki ben, yani çocukluğumun bütünü bu kalabalıkta görünmez olmuş. Kuytulara sinmiş o bütünden kimi fotoğraflar kalmış hafızamda. Yitik hazinemin artığı bu fotoğraflarda da ‘ben’imin kimi parçaları yok. Bu fotoğraflara dair yazarken, anladım ki fotoğrafa giremeyen kısımları tamamlamaya çalışıyorum. Benimkisi, Pavese’nin Yaşama Uğraşı’nda kurduğu şu cümleyi doğruluyor: “Biz sadece ‘an’ları hatırlarız.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hiç kitaplığım olmadı… &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hatırladığım ve tamamlamaya çalıştığım bu fotoğraflar beni şöyle konuşturuyor:&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Paranteze alınmış dillerim ve bir hayatım varmış. O zaman fark etmediğim ama şimdi görebildiğim üç dille kuşatılmışım: İçine doğduğum dil, köyün camisinde sökmeye çalıştığım Elifba ve bir süre sonra okullu olduğumda karşılaştığım Türkçe. Annem ve babam Kürtçe’nin içinde belirmişler. Bir çocuk olarak ben de… Evde yazılı tek metin Allah’ın kelamından ibaret… Elifba temrinlerim küçücük bir parantezle, çocuksu bir dini duyarlılıkla sınırlı kalmış. Yırtılma, dolayısıyla çatışma okula adım attığım gün başlamış. Babam ve annemin bilmediği, benim de içine doğmadığım Türkçe’yi öğrenmek mecburiyetiyle karşı karşıya kalmışım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Okul dışında Kürtçe konuşanları okulumuzun öğretmenine bildiren bir arkadaşım(ız) vardı. Kısa zamanda Türkçe’yi öğrenmemiz için yapılan bir uygulamaydı bu. Türkçe sadece konuşmaya çalıştığım bir dil değildi, aynı zamanda kendisinde yazmayı öğrendiğim bir dildi. Bu benim için ilkti… Farkında değildik ama içine doğduğumuz gerçekliğin içinde kurmaca bir gerçeklik kuruyorduk. Ve tabii ki, bu kurmacanın gerçekliğimizi paranteze alacağını bilmiyorduk. Okuduğum yazar ve düşünürlerin çocuklukları evlerindeki kitaplıkların gölgesinde ve ışığında geçmiş. Benim ise hiç kitaplığım olmadı. Çocukluğumda şu yazarları okudum diyemiyorum, diyemiyorum çünkü kendisiyle okuyabildiğim bir dilim yoktu. Anne dilim olan Kürtçe ile konuşabiliyordum ama bu dilde bir şeyler okumam mümkün değildi. Yazıdan sürgün olmuş bir dildi annemin dili. Okullu olan ben kendime başka bir dil ediniyordum; kendisiyle okumaya açılabileceği bir dil…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Okuma edimimin öznesi dili edindiğimde artık çocuk değil, gurbette biriydim. İçine doğduğum evden/köyden uzakta bir yurt arıyordum kendime. Tazecik kalbime ağır gelen gurbet hüznüne iyi gelecek bir kuytu… Sonra dile, Türkçe’de yazılmış kitaplara kaçtım, orda bulduğum hikâyelerin yanı başına oturup ağladım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Çevrenizde sizi yazmaya veya okumaya teşvik edenler oldu mu? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Körebe oyununda gözünü açıp da kimsesiz kalmış biri gibiydim. Çevresizdim! Daha çocuk denecek yaşta anne ve babamdan, doğduğum köyden, mahalle arkadaşlarımdan yoksun kalmıştım. Vardığım yerlerde bir yabancıydım. Ortaokul için Diyarbakır’da teyzemde, lise için de Adana’da amcamda kalıyordum. Kendi başıma düşüyordum sokaklara ve hayata… Her bir şey yabanlığımın altını çiziyordu. Biteviye kendimle kalıyor, içime kaçıyordum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Böylesi çevresiz kalınca, yaşayıp durduğum içimde bir çevre kurmanın alfabesini hecelemeye başlamıştım. Etrafımdaki insanların yönlendirmesiyle değil, içimin ıssızlığıyla arıyordum. Başka seçeneğim de yoktu. Uzaklarda öğrencisi olduğum okulların derslerine, kitaplarına gömülüyordum. Ve bir şekilde başka kitaplara yolum düşmüştü. Diyarbakır’dan Adana’ya liseyi okumak üzere giden on beşlik tıfılın çantasında Kutup’lar ve Benna’lar duruyordu. Bu kitaplardan zihnime çakılan cümlelerle hayatı okuyor, her seferinde ellerim yana düşüyordu. Durduğum kentin kaotik aurası, dibine kadar yaşadığım gurbetlik hissi, elimden tutup beni hayata iliştiremeyen kemkümlerim, o günlere dair hatırladığım her bir şey hala ağzımda kekremsi bir tat bırakır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hapishanemden firar etmeyi o Adanalı kızcağız öğretti bana&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;İlk okuduğunuz kitap, şiir, hikâye veya yazı; dergi veya gazete?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İyice sıkılmış bir düğüm gibiydim. Acele tarafından, hemencecik çözülemeyecek bir düğüm... Kendimi Adana’nın arabesk filmlerine vurmuştum. ‘Susadım çeşmeye varmaz olaydım’ diyordum. Sabır, şefkat ve ihtimama aç yancağızıma bir Ademkızı düştü bir gün. Kentin kozmopolit lisesinin teneffüslerinde ağır havalara gömülen, gömüldükçe gerilen esmer çocuğa sınıftan arkadaşı bir kızcağız el verdi. ‘Bak bu kitabı çok sevdim’ diyerek elime bir kitap tutuşturulmuştu. Kerime Nadir’in Hıçkırık romanıydı bu. Hıçkırık; ince, narin, şefkatli, merhametli, ihtimamlı bir kadın eli oldu bana. Ben artık çözülmüş bir düğümdüm. Bir dağın zirvesine çıkarılmış, orada bağırarak içimdeki zehri dışarı bırakmıştım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk kez bir roman okumuştum. Adı, sanı, ruhları olan kahramanların etrafında bir hikâye akıyordu. Artık bir yola yazılmıştım. Yancağızıma düşen o iyi kalpli kızdan aldığım onlarca roman bana bir yol olmuştu. Yazarına, ismine, içeriğine bakmadan hep roman okuyordum. Öylece kurtuldum hapishanemden. Derdim ‘yol’suz olmakmış! Yolsuz olunca ‘an’da öylece dikili kalmış(t)ım. Bir romandan diğerine giden bir serazad olunca anladım bunu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hapishanemden firar etmeyi o Adanalı kızcağız öğretti bana. Hıçkırık (roman) hapishanemin kilidini çözen anahtar oldu. Hayatın sahici ve hakikatli tarafına geçişim Adanalı kız ile Kerime Nadir üzerinden gerçekleşmişti. Galiba bu yüzden, kadınları erkeklerden daha fazla ‘insan’ görürüm.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Yazma eylemi nasıl başladı? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir yere varmak gibi bir düşüncem yoktu, çünkü ben yoktum. Çocuk yaşta maruz kaldıklarımla parçalanmış, bölünmüş, dağılmıştım. Her bir tarafım acı(tı)yordu. Bütün meselem acıtan taraflarımı görmek, onlara şifa olacak merhem bulmaktı. Bunun için okuyordum. Okumalarım buna yarıyordu. Çelimsiz kalmış bünyemin etrafa saçılmış parçalarını bir araya getiriyor, onarıyor, böylelikle bir ‘bütün’ oluyordum. Bir şey olmak değil, sadece ‘ol’mak derdindeydim. Bütünüyle yola/yolculuğa dönüşmüş hayatım hep böyle aktı, beni ‘ol’durmak üzere yaşandı. Niçin okuduysam yazılarım da o yüzden çıktılar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adana’da romanlara karışmışken, doğduğum köye, köydeki arkadaşlarıma, anne ve babama uzun mektuplar yazmaya başlamıştım. Acı çeken bir çocuğun, bir arkadaşın çığlıklarıydı mektuplarım. Okumaların eşliğinde çıktığım dağların zirvesinde dışarı bıraktığım bağırmalarımdı, içimde birikmiş zehirdiler. Bir de aklıma askerlik günlerim geliyor. Haki renkli çelikten günlerin zehri onlarca defter doldurmuştu. Uzun uzun yazıyordum defterlere. Tabii ki memlekete gönderdiğim mektuplara ve onlarca defteri dolduran yazılara yazı demiyordum, çünkü ‘yazı’dan haberim yoktu. Düşmemek için okumalara tutunuyor, tutunduğum bu daldan yazılar düşüyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her gün payıma bir serum bir de kitap düştü&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Askere vardığım günün gecesinde katlanamayacağım günlerin beni beklendiğini hissetmiştim. Bir yolunu bulup askerlikten yırtmaya çalışıyordum. Ama olmuyordu, her geçen gün eksiliyordum. Silahtan hep nefret etmişimdir, askerken daha çok nefret ettim. Elime tutuşturulan silahtan çıkan mermiler hedefi bulmuyordu bir türlü. Bu sebeple bana kaldırılmış yıldızlı eller yüzümde patlıyordu. İlk dayağı askerde yedim ve ilk kez bir tugayda hasta düştüm. İki ay bir askeri hastanesinin intaniye koğuşunda yattım. Her gün payıma bir serum bir de kitap düştü. Bunun mükâfatı da üç ay hava değişimi oldu. Hastane günleri ve hava değişim izni bitince tugaya döndüm.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yüzümde patlayan tokatların sahibi üsteğmenle yaptığım bir konuşma sonrasında tugay’ın girişinde, yani askeriyenin kıyısında durmam kararlaştırıldı. On bin askerin ziyaretçisiyle ilgilenecektim. Bir gün kaldığım nizamiyeye yakınını ziyarete gelen Rıfat Yörük isimli biriyle tanıştım. Terhisten sonra, o gün masamdaki kitap ve dergilerden beni tanıyan bu güzel adamı çalıştığı gazetede ziyaret etmeye başladım. O sıralar Zaman’da haftada bir edebi tatlar veren bir sayfa yayımlanıyordu. Rıfat Yörük ısrarla bu sayfada yazmamı istedi. Ve bir gün o muhteşem hadise yaşandı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;İlk yazdığınız yazı - şiir – hikâye - roman yayınlandığında ne hissettiniz? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Rıfat Yörük’e çocuksu bir metin bırakmıştım. Mevsim bahardı. Bir pazar günü sabahı, erkenden bayiden alınmış gazetenin sayfalarını hızlıca çevirmiş o sayfada durmuştum. Yazımın başlığı, başlığın altında imzam bana bakıyordu. Üzerinize yağmur düşer, arkasından bağrınızda rüzgâr patlar, sonra bir titreme tutar ya sizi, öyle olmuştum. Durduğum yerde değildim artık. Sanki mekânın dışında bir yere düşmüştüm. O gün bayiden aynı nüshadan birkaç gazete aldığımı hatırlıyorum. Gün boyu o sayfaya, yazımın başlığına, başlığın altında imzama bakıp durduğumu… Gizli gizli bunu tekrar ettiğimi…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;O günün akşamında yeni bir yazıya oturmuştum. Yazıyı aceleden gazeteye bırakmış, hafta sonunu merakla beklemiş, bu ikinci yazıyı da sayfada bulunca kararı vermiştim: Yazıya devam! Bu böyle devam etti, gazetedeki o sayfanın devamlı yazarlarından biri olmuştum. Yazılar yayımlandıkça yazıların muhtevası da değişiyordu. Gazetenin yorum sayfasına geçmiştim. Büyük laflar eden uzun yazılar yazıyordum. Bir iki yıl sonra yazdıklarımı okuyan insanlarla tanışmaya başladım. Memurluktan istifa etmiş, bir yayın grubunda editör olarak çalışan biriydim artık. Yazılarımın okunduğunu düşünen yayın yönetmenimin arzusuyla yazılarımdan bir seçki oluşturdum. Bu seçki “İzdüşümler” ismiyle kitaplaşınca artık kitabı olan biriydim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Okumalar devam etti, ediyor; yazılar ve kitaplar da… İzdüşümler’den sonra “Bu Kavga Kimin?, İnsanı Kitaba Çağırmak, Hiçkimseye Mektuplar, Hiç Yoktan İyidir, Elveda Oblomov, Çıkar Sokak ve Sılada Gurbet Tadı” yayımlandı. Yazdığım metinler deneme ve öykü olarak tanımlandı. Doğrusu ne deneme ne de öykü yazmak üzere masaya oturuyorum. İçimde duramadığım bir vakitte dışarı çıkmak istiyor, içimi açıyorum. İçimden dökülenler yazı oluyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben hâlâ yolda, bir tarafları acıyan, acılarına şifa arayan bir yolcuyum. ‘Anne dilim’ Kürtçe ile ‘ana dilim’ Türkçe arasında bir yeryüzü vatandaşıyım. Sosyolojinin dayattığı kimliklerin ve dünyanın insana vatan olmadığını fark etmiş bir Ademoğlu’yum. İnsan olmak ve insan kalmak derdindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nurettin Duman'ın soruları...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-7909700915578284853?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/7909700915578284853/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/12/istanbulda-iken-yazlmyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/7909700915578284853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/7909700915578284853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/12/istanbulda-iken-yazlmyor.html' title='İstanbul&apos;da iken yazılmıyor!'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-2940975867624063047</id><published>2010-11-22T07:46:00.000-08:00</published><updated>2010-11-22T10:33:45.391-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>Şahsi bir Cemil Meriç okuması</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;em&gt;“Benim düşüncelerim heteredokstur. Öyleyse ben neyim? Ben kendimim; hiçbir hizbe dâhil değilim, hakikate mensubum.” &lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left" style="text-align: right;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;(Cemil Meriç ile Sohbetler, Halil Açıkgöz)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üniversite öğrencisiyken karşılaştığım, okumakla düşüncenin türlü hallerine açıldığım Meriç’i yirmi beş yıl sonra bir vesileyle yeniden okuma imkânı buldum. Kitaplığımda biriken, aralıklarla okunmuş Meriç külliyatını çalışma masama koyduğumda başka türlü bir okuma bekliyordu beni. Anlatmak ve yazmak üzere Cemil Meriç konusuna eğilecektim. Meriç’i çalışma konusu yapacağımı fark ettiğimde tereddüde düştüm. Çünkü hep içten bir insiyak ve derinden hissettiğim ihtiyaç ile konularla ilgili olmuş, yazarların okuyucusu olmuştum. İlgili olduklarımı okumuş, okuduklarımla ilgili olmuştum. Yazar ve kitaplar benim için ‘konu nesnesi’ değil, hayati şeylerdi. Meriç Külliyatı’na öylece bakarken şunu düşündüm: Bu vesile olmasaydı Meriç’i tam da şimdi yeniden okur muydum? Cevap, ‘hayır!’dı. O halde, anlatmak ve yazmak üzere bir okuma olacaktı benimkisi. ‘İş’ olsun diye okuyamazdım, okusam okuduğuma yabancılaşacaktım. Anlatmak ve yazmak üzere Meriç’i okumaktan vazgeçmek üzereyken kendisine dair hissettiğim minnet duygusu buna mani oldu. Üç ay kadar Meriç ile yatıp kalktım. Bir süre sonra ‘ben’ ve ‘Meriç’ ayırımı ortadan kalktı; savunmasız ve hesapsız bir kalple kendisine maruz kaldım. Meriç ile ilk karşılaşmamı, bu karşılaşmanın hikâyemi nasıl kurduğunu fark ettim. Meriç’e dair kaçırdığım o kadar şey olmuş ki… Şimdi daha net bir Cemil Meriç fotoğrafına sahibim. Ve bu metin, bu fotoğrafı vermek düşüncesiyle yazıldı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOqOnd_urQI/AAAAAAAAAGo/_xCamuiWiLw/s1600/cemil+meric+2.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="155" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOqOnd_urQI/AAAAAAAAAGo/_xCamuiWiLw/s200/cemil+meric+2.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Demem şu ki; yazılan veya konuşulan konu, kendi bütünlüğüyle değil yazanın veya konuşanın şahsiliğiyle ortaya çıkar. Anlatıcı veya yazıcı olduğu hal üzere konuya yaklaşır ve olduğu kadarıyla durumu kuşatabilir. Dolayısıyla konu, çoğu zaman anlatıcı ve yazıcının anlatımına ve yazısına sığmaz. Şimdi ben de bir yazıcı ve anlatıcı olarak ‘Meriç’e eğilecek, olduğum hal üzere ‘konu’yu buraya taşıyacağım. Meriç yazıda, içime vuran veya perspektifime sığdırdığım fotoğrafıyla görünecektir. Durum bu olunca, şu içtenliği ortaya koyma gereğini hissetmekteyim: Nasıl, kim olarak ve ne şekilde Cemil Meriç’e gittim? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Meriç ile karşılaşma&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Başkalarının hikâyelerine doğarız. İçine doğulan mekân, tarih ve sosyoloji hikâyenin başlangıcını ve ana izleğini belirlese de her hikâye sonraki karşılaşmalarla kendi evrenini kurar. Bu ön kabul, hiç şüphesiz benim de hikâyemin mottosudur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1970’li yıllar… Ebeveynim, yürüdüğüm sokaklar, yaşadığım köyde olup bitenler, başka bir dilin, Kürtçe’nin içinde döneniyordu. Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı köyümde yazıldığım ilkokulda, ebeveynimin ağzında olmayan Türkçe’nin kapısına bırakılmıştım. Yabancım olan bir dili yazmayı, okumayı ve konuşmayı öğrenecektim. Tek kelime Türkçe bilmiyor; kalem, defter ve kitapla ilk kez karşılaşıyordum. Beni uzaklara götürecek bir yolculuğa yazılmıştım. Kürtçe’den Türkçe’ye taşınacak, doğduğum dünyanın yanıbaşında/içinde başka bir dünya kurulacaktı. Hiç farkında değildim; ‘sıla’dan ‘gurbet’e çıkıyordum. ‘Anne’ dilimin yanında ‘ana’ bir dil edinecek, böylelikle ‘gurbet’i kendime ‘sıla’ kılacaktım. İçine bırakıldığım hikâyeden ve dilden sürgünlüğümün, bu sürgünlükte üzerime sinecek yabancılığın kıyıcılığına karşın hayatımın bir güvenlik arayışına dönüşeceğini bilmiyordum. Oldu bütün bunlar, her şey ben büyürken yaşandı. Kapılarını araladığım Türkçe’nin evrenine, kendi hikâyeme yürüdüm. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlkokulu bitirmiş, Türkçe’yi öğrenmiş, Diyarbakır’da Ortaokul’a kaydımı yaptırmıştım. Kürtçe’den ve ailemden uzakta ‘yabancı’ biri olmuştum. Sıla biraz daha geride kalmış, gurbet biraz daha yakıcı olmuştu. Arkadaşlarım dediğim yaşıtlarımın arasında köylü bir çocuktum. Üzerimdeki kıyafetler, ağzımdaki Türkçe yabancılığıma işaretti. Ne geriye dönebiliyor, ne de vardığım yere yerleşebiliyordum. Ürkek, tedirgin ve huzursuzdum. Kaçtığım bir yer vardı: Dersler, ödevler ve kitaplar… Okul çıkışlarında çantasını omuzlayıp kentin dışına kaçan o çocuğu hiç unutmadım; dizlerine koyduğu kitaplara gömülerek gurbetten kurtuluyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ortaokul bitmiş, Adana’ya lise okumaya gidiyordum. Beni Adana’ya taşıyan otobüste okuduğum ve yıllarca kitaplığımda duran metinler, o sıra ne tür bir okumaya maruz kaldığıma işarettir. On beş yaşlarında bir çocuğun Seyyid Kutup, Said Havva, Hasan el Benna okuması ne demektir? Bu sorunun cevabını çok düşündüm. Gurbet duygusunun baskısından can havliyle kaçan o çocuk, kendisine sığınak olanın muhtevasına ve uygunluğuna bakacak durumda değildi. Kaçtığı yerden ve sığındığı kitaplardan kendisine bir dil, bir duyarlılık kalıyordu. Artık Müslüman, dindar biriydi. Bu sefer dili ve duyarlığıyla da bir yabancıydı. Yaşadığı yeni kentin, okuduğu lisenin kozmopolit havası onu ‘kıyı’ya itiyordu. Dışarısı içiyle çelişiyor, içini seçerek kendine gömülüyordu. Okuduğu kitap ve yazarların çoğalması sadece durumunun koyulaşmasına yarıyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çocukluktan çıkmış, liseyi bitirmiş, üniversiteyi okumak üzere İzmir’deydi. Yerleştiği öğrenci evinde, Said Nursi ve Risale-i Nur Külliyatı’nı okuyordu. Muhafazakâr ve dindar insanların hayat ve Türkiye tasavvurunu paylaşıyor, durumunu daha da muhkem kılacak metinlerin peşinden gidiyor, böylelikle başka türlü bir hikâyesi oluyordu. Edindiği yüzlerce kitabın kendisine armağan ettiği bu hikâyeyi sevmişti. İletişim Yayınları’ndan çıkan Cemil Meriç imzalı Bu Ülke ile o sıra karşılaşmıştı. O delikanlı yirmi beş yıl sonra, başka bir ben olarak bu yazıya oturunca, Bu Ülke’nin o nüshasına yeniden baktı. Kitaptan altını ve üstünü çizdiği yerleri okurken şunu fark etti: Bu ülkenin muhafazakâr ve dindar fotoğrafıyla kavgalı aydınların böğrüne yumruk indiren Meriç’in altını çizmiş, “Said Nursi, dağ başında va’z eden bir mürşit. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın” diyen Meriç’i alkışlamış, amentüsünün aydınlığına soru sokuşturan bir Meriç’i ise karalamıştır. Öyle yapmıştır zira, duyarlıkları yüzünden değerlerinin ve ülkesinin hakkının yenildiğine, dolayısıyla mağdur edildiğine inanmıştır. İlk kez okuduğu, üslubuna çarpıldığı, ama durduğu yere tam da oturmayan Meriç’in, kendisinden yana cümleler kurarak hakkı teslim ettiğini düşünmüştür.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Meriç’ten açılma&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Meriç’in altını değil üzerini çizdiğim düşünceleri olsa da, şiire, felsefeye ve hakikate akraba üslubuyla kışkırtılmıştım. Bu Ülke’den hemen sonra Ötüken’den çıkmış Mağaradakiler’i okumuştum. Tabii ki, İletişim ile Ötüken arasındaki mesafeyi bilmiyordum. Altını çizerek okuduğum yazar elimden tutmuş, beni ‘kendimden dışarı’ya çıkarmıştı. Meriç, ‘yabancı’laşmış aydınlara benzemiyordu. Kimi sorularıyla oturduğum evi eksiltse de bir yabancılık duygusu hissettirmiyordu. Oturduğum inanca ve ait olduğum evrene dönük eleştirileri hınçtan çıkmıyor, hakkaniyet duygusu içinde sorularını soruyordu. Bu yakınlığın verdiği güvenle ona yöneldiğimi ve kendisini okuyarak kendimden dışarıya çıktığımı yıllar sonra anlayacaktım. Uzun Bir Adam’da İlhan Berk’in şu cümlelerinin altını çizmişim: “Gide, beni çileden çıkarmıştı. Bir Saul değildim ama, onu enikonu doğrulayandım da. Tohum Ölmezse’yi elimde çize çize eskitmiştim. Her satır beni deliye döndürüyordu. Sonunda Gide beni baştan çıkardı.” Berk’in Gide için hissettikleri, Cemil Meriç’e dair hissettiklerimle aynıydı: Meriç’ten önce küçük evimde tanıdık sesler arasında sükûnet içindeyken, Meriç’ten sonra her bir taraftan kulağıma çarpan sesler içindeydim. Meğerse Meriç’in evimdeki seslere güzelleme olan dilinin peşine takılmış, bilmeden başka evlerin kapılarından içeri girmişim. Kitaplığımda Nursi’nin yanı başına yerleşen Cemil Meriç, çok geçmeden Balzac’ı, Dostoyevski’yi, Nietzsche’yi de çekmişti. Vadideki Zambak, Goriot Baba, Suç ve Ceza, Karamazof Kardeşler, Böyle Buyurdu Zerdüst kütüphanemi çeşitlendiren kitaplar olmuştu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evine kapanmış biri değildim artık, uzak mahalle ve coğrafyalarda geziniyordum. Meriç üzerinden okuduğum yazarlar, karıştığım hikâyeler ve duyduğum sesler, beni yüzlerce ağacın, börtü-böceğin olduğu bir ormanda yürütüyordu. Meriç yetkin bir baba, bir üstad olmuştu bana; burunlarını ormanın içlerine doğru uzatan patikalara soktuktan sonra da kaybolmuştu. Asırlık ağaçların ve kadim uğultuların içinde, az yürünmüş yolların başındaydım. Kafam karışmıştı. Düşüncenin katmanlı ve çatışmalı evrenine karışmışken ‘ev’e de dönemezdim. Yapacağım tek şey vardı: patikalardan iz sürmek…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hep bunu yaptım! Kıvrım kıvrım uzayan sayısız yolculuklar yaşadım, çatallaşan yolların ve yakamı bırakmayan tedirginliklerin içinde kendime yönler seçtim. Yoruldum, düştüm, kalktım, yine yürüdüm. Edebiyattan felsefeye, felsefeden edebiyata, yazardan yazara, kitaptan kitaba, bir ülkeden diğerine gittim. Öğrenciliğim bitti, kitaplarım çoğaldı, kütüphanemde yeni kitaplara yer kalmadı ama ben kitabevlerine gitmeye devam ettim. Beklediğim duraklarda, bindiğim otobüslerde, vardığım yerlerde bana eşlik eden hep kitap oldu. Hayatım; kelimelerin, cümlelerin, hikâyelerin, konuların koynunda geçti. Girdiğim yollar, vardığım isimler, içine düştüğüm hikâyeler, topladığım o kadar cümle ‘eski ben’imi yıktı, bana ‘yeni ben’ armağan etti. Daha doğrusu, doğarak eklendiğim hikâyeden alındım, kendi hikâyemin öznesi kılındım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Yeniden Meriç&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Başımı yaran, içimi deşen, beni yıkıp yeniden kuran her bir şey Meriç üzerinden gittiğim uzaklarda oldu. Kendisinden açılıp uzaklaşmış olsam da ondan bütünüyle habersiz değildim. İsminin geçtiği metinlerle, kitaplarıyla, etrafında yapılan tartışmalarla ilgili olmaya devam ediyordum. Mesela İstanbul’da kızı Ümit Meriç Hanımefendi’ye misafir olduğumda Cemil Meriç Kütüphanesi’ne girme, o cilt cilt sıralanan kitaplara dokunma talihini yaşadım. Yayımlanan her yeni kitabını edindim. Meriç bir imge olarak bana eşlik etmeye devam etti. Kendisiyle ilk karşılaşmamda edindiğim haline karşılık gelen bir şeydi bu. Benim için, Bu Ülke, Mağaradakiler, Jurnal’lerdeki yara(r)lı adamdı. Yeni ‘bir dünyanın eşiğinde’n sesleniyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çocukluk hikâyesinden firar etmiş, ‘anne dil’inden farklı bir ‘ana dil’de yaptığı yolculukların çoğulluğuyla hikâyesini kurmuş biriyken, bir kez daha Cemil Meriç’e gitme imkânı buldum. Yirmi beş yıl önce beni baştan çıkaran, düşüncenin uğultulu ormanına bırakan üstadımı ikinci kez okudum. Hayır, bu bir tekrar okuma olmadı. Zira yirmi beş yıl önceki delikanlı değildim ben, bir başka ben olarak Meriç’e düştüm. İlk karşılaşmamda onu oturduğum evin daracık penceresinden gözetlemiştim; kendisini, evime uygunluğu ve karşıtlığı içinde değerlendirmiştim. Öyle yapmıştım ama peşi sıra gitmeyi de bilmiştim. İşte geçen yılların ve bu yıllara doluşanların inşa ettiği heteredoksluğumla yeni okumayı yaptım. Onu bir çerçeveye oturtma kaygısı gütmeden, sadece bütünlüğü içinde anlamaya çalışarak…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi bu yeni okuma sayesinde, Cemil Meriç’in hakikatli bir okuru olduğumu söyleyebilirim. Okumamı bitirip bu yazıya oturduğumda hissettiğim şey, Meriç’i sevdiğim oldu. Okuru olduğum metinlerde diri bir kalp, vicdan ve yaşanmışlık hissetmişsem, o metinlerin sahipleri gelip kalbime yerleşmiş demektir. Bütünüyle kurgusal, bütünüyle kafa işi, alabildiğince sistematik metinlerde yazıcıyı, dolayısıyla bir hayatı değil ‘iş’i görürüm. Salt bilgi olan metinler bana bir hayat armağan etmezler. Oysa kalbimin konukları olan düşünür, filozof ve yazarlar, metinleriyle birlikte insani halleriyle de bana dokunurlar. Meriç Külliyatı’nı yeniden okuduktan sonra anladım ki Meriç de kalbimin ebedi konuğu yazarlardandır. Dilinde ve eylediklerinde yaşayan soy isimlerden biridir o. Sadece ansiklopedik bilgi yumağıyla okuyucunun karşısına çıkmıyor, çatışmalı bilgilerin evreni olan yara(r)lı bir hayat şeklinde de görünüyor. Metinlerinde bolca acı, duygu, türlü insan halleri yaşıyor. Meriç’te bilgi, yazarının içinden geçerek okuyucuya varıyor. Duygusu, öfkesi, coşkusu ve acısı olan bir bilgiye maruz kalınıyor, formel olanla değil hayatiyetle buluşuyorsunuz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ne kadar haklı! Bir insanı tanımak; onun acılarını, duygularını, yenilgilerini bilmekle mümkündür, kronoloji bize bir insan armağan etmez. “Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki, zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.” Bu satırlara sinmiş hal bana çok tanıdık geldi; yaşayan bir Meriç’e dokundum, kitaplara kaçmış kendimi gördüm. 38 yaşına kadar kendisine iyice görünmeyen bir hayata mahkûm gözlerini Paris’te bıraktıktan sonra yazdıkları ise canımı yaktı: “Gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. Tekrar çarka takıldım. Ölümü bir münci olarak arıyordum. Meselelerimi ancak o çözebilirdi, korkak olduğum için intihar etmedim. Körlük bir nevi ölüm. Hayır ölümden çok daha beter bir işkence. Öldükten sonra yaşamak gibi bir şey. Bir hortlak gibi yaşamak...” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Böyledir Cemil Meriç, baştan ayağa insan kesilmiştir. Kendisinde zoraki ‘büyük adam’ rolleri ve kibri yoktur. Ten ve ruhuyla ait olduğu hakikatin diliyle, yakıcı/yıkıcı/kurucu bir üslupla kendisini açıyor. Doğu, Batı, bu ülke, aydın, iman, inkâr, kadın, aşk konuştuğu ne ise, Meriç’in kalbindeki karşılıklarıyla görünüyor. Lamia Hanım’a yazdığı mektuplarda, kaygısızca ve hesapsızca soyunan bir adam görürsünüz; mağlubiyet, çaresizlik, türlü türlü açlık mektup halinde ete kemiğe bürünmüştür. Hakikatin taliplisi birinin kalp atışları duyulur metinlerinde. Zira vardığı duraklarda ilgili olduğu şeylerin kalbine düşen halleriyle konuşmuştur. İnsan ancak mahreminin önünde kaygısızca soyunur; Meriç, mahremi bildiği okuyucuya seslendiği için bu derece çıplak, bu derece insandır. Vakıf olduklarını, herhangi bir hizbin kabullerine uygun hale sokmadan ‘kamu’ya gösterir. Mensubu olduğu hakikatin gürleşmesi adına konuşur ve cümlelerini kurar. Teninde ve kalbinde hissettiği duruma dilden bir libas giydirmekten çekinmez. Bu yüzden efendi, smokinli bir dili yoktur; bıçkın, serseri, duygusu olan bir dil ile okuyucusuna çarpar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Meriç okumak&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Malum, aralıksız bir okumayı önemseriz. Bir kitaptan diğerine konmayı, yazardan yazara seyretmeyi, okumanın içinde geçen kesintisiz zamanları bir değer olarak biliriz. Schopenhauer, bizim için ‘değer’ olan bu duruma düşenlerin zehirlenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyler. İddiasını şöyle temellendirir: İnsan, yediği yemekleri hazmetmeden yeni bir sofraya oturup atıştırmaya devam ederse çok geçmeden mide fesadına uğrar. Yemek, kendisine nimet olması gerekirken zehir olur. Okuyucu da okudukları üzerinde düşünmeden, onları hazmetmeden, karşılaştığı bilgiyi eşip kendine ait kılmadan başka okumalara girişirse işlenmemiş ham bilgi deposuna dönüşür. Bu işlenmemiş birbirine karşıt bilgiler sahibini serseme dönüştürür. Dolayısıyla kesintisiz okuma sahibi okuyucu bir şey olmayan omurgasız biri olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Schopenhauer’in işaret ettiği tehlike, Meriç benzeri ‘sistematik’ olmayan yazarların okuyucuları için de geçerlidir. Metni ve yazarı derinden kavrama gibi bir çaba içinde değilseniz, Meriç tarzı çatışmalı dünyalarda kaybolursunuz. Maruz kaldığınız o çok renklilikte renksiz kalırsınız. Mesela kendinizi dindar biri olarak görüyorsanız, Meriç’in özelde İslam genelde inanıyor olmakla ilgili pozitif değerlendirmeleriyle doğrulanmanın hazzını yaşar, ancak aynı konularda ortaya bıraktığı kimi çatallı sorularla da rahatsız olursunuz. Rasyonel akla yaslanan Batı’ya veya başka türlü bir tasavvurun yurdu olan Doğu’ya yakınsanız, Meriç yine sizi hem sevindirir hem de kızdırır. Kendi içinde tutarlılığı esas alan sistematik düşünürlerin ölçerek oluşturdukları formları önemsiyorsanız, Meriç’in o azade üslubu, birbirine karşıt gibi görünen parçacı yaklaşımlarından oluşan ‘kırkambar’lık hali sizde ‘tutarsızlık’ hissi oluşturur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Meriç’in sistematik olmayışına, birbiriyle yumruklaşıyor gibi görünen parçacı yaklaşımlarına dair yapılan değerlendirmelere katılmadığımı, bu durumunun yanlış görüldüğünü, bunun kusur değil artı bir değer olduğunu da belirtmek isterim. “Ben ezeli bir mağdurum, coğrafi kader, siyasi kader, biyolojik kader… Anlaşılmadım, anlaşılmadım, anlaşılmadım… Hayatım bir bozgunlar silsilesi. Hiçbir kavgam zaferle taçlanmadı. Ben ezeli bir mağlubum.” diyen Meriç gibi, kendisi de ‘ezeli mağlup’ olan Cioran’ın “Sistematik düşünce totaliterdir” başlığı altında yaptığı şu değerlendirmeye katılıyorum: “Kendi kendimize çizdiğimiz bir çemberin içinde kapalı kalırız. Bundan dolayıdır ki dürüst olalım derken sahteliğe düşeriz ve doğruluğumuz azalır. Bütün yapılandırılmış düşüncelerin faciası buradadır: Çelişkiye izin vermemek… Sahteliğe böyle düşülür, tutarlılığı korumak için kendi kendine yalan söylenir. Buna karşılık, eğer parçalar üretilirse, bir gün içinde hem bir şey hem de onun aksi söylenebilir. Niçin? Çünkü parça, farklı bir tecrübeden gelir ve hakiki tecrübelerdir bunlar: Esastırlar. Bunun sorumsuzluk olduğu söylenecek; ama eğer durum böyleyse, bizzat hayatın sorumsuz olması anlamında sorumsuzluktur. Parçalar halindeki bir düşünce, tecrübenizin bütün veçhelerini yansıtır; sistemli bir düşünce ise sadece bir veçheyi yansıtır, denetlenen veçheyi, bundan dolayı da yoksullaştırılan veçheyi… Nietzsche’de, Dostoyevski’de, ihtimal dâhilindeki bütün insanlık tipleri, bütün tecrübeler ifadelerini bulmuştur. Sistemde ise sadece denetleyici konuşur, şef konuşur. Sistem daima şefin sesidir: Bunun içindir ki sistem totaliterdir, oysa parça halindeki düşünce özgür kalır.” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Meriç’in Doğu, Batı, inanmak ve İslam gibi konularda yaptığı ve genellikle ‘birbirine karşıt’ olarak görülen değerlendirmelerini kusur ve çelişki değil, onun artı değeri olarak biliyorum. Zira sözkonusu değerlendirmeleri birbirini hükümsüzleştiren şeyler değil, ‘şeylerin’ artı ve eksiklerine işarettirler. Bana öyle geliyor ki, Meriç’in ayırıcı vasıflarından biri olan bu artı değeri, yanlış okunarak değersiz kılınmaktadır. Çünkü Meriç, cetvelleşmiş bir form ile konulara dokunmuyor veya durumları okumuyor. Dokunduğu yeri ve okuduğu durumu forma/cetvele uyarlamıyor. Meriç bakışı, birer kurgu olan Doğu ve Batı zaviyelerinden azadedir. Doğu ve Batı izleklerinin birlikte insanı tamladığını söyler, durduğu yerin kuşatıcılığı içinde konularına eğilir. Yitik hikmetin taliplisi bir arayıcı olarak Batı’dan, Doğu’dan, imandan, şüpheden, inkârdan ‘yitik’i toplamaktadır. Böyle olduğu için, Batı ve Doğu’ya iman ve inkâra dair geliştirdiği eleştiri, Batı ve Doğu’ya iman ve inkâra dair yaptığı güzellemeleri ortadan kaldırmıyor. Ait olduğu hakikat adına eleştiriyor, yine bu yerden güzellemelerini yapıyor. Batılı veya Doğulu olmayı kurmuyor, bir insan olarak hakikatli olmak çabasını gösteriyor. Bu yazının epigrafını hatırlayalım: “Benim düşüncelerim heteredokstur. Öyleyse ben neyim? Ben kendimim; hiçbir hizbe dâhil değilim, hakikate mensubum.” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsan çoğunlukla kendisine çizdiği çember ve içinde hapsolduğu forma, ideolojik veya sistematik düşünceye uygun doğrunun müridi olduğundan tersi okumalara yanlış der. Müride uygun doğru ve ters yorumların sahibi biri, mürit için çelişkili ve güvenilmezdir. Çünkü müridin kafası nettir; doğrunun hepsine sahipmiş zannı içindedir. Meriç’in farkı şuradadır: O bir hizbin müridi değil, Doğu’ya ve Batı’ya yayılmış hakikatin mensubudur. Kendisini okumaya başladığınızda hizbinizden düşmeniz kaçınılmazdır. Heteredoksiye maruz kalır, ‘yuva’nızın güvenliğini yitirir, huzurunuz kaçar, kafanız karışmaya başlar. Kışkırtıcı ve azade üslubunun peşine takıldığınızda hapsolduğunuz yurttan sürgün olur, bir firari olarak yaşamaya başlarsınız. Başınızı soktuğunuz her bir yer bir süre sonra size dar gelir, dahasını istersiniz. Firariliğin o sınırsızlığında bir yurt edinir, böylelikle Batılıların ve Doğuluların, inananların ve inanmayanların hem sevgilerinin hem de şüphelerinin öznesi olursunuz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Benim Meriç’im&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Rumeli sürgünü bir anne ve babanın çocuğu olması hasebiyle sürgünlük, hikâyesinin ayrıcalıklı vasfıdır. Ebeveyni, Rumeli’den yine sınırda olan bir yere, Antakya’ya göç etmiş. Fransızların idaresindeki şehirde, Araplarla komşu ve iç içe bir Türk olarak yaşamak onu ‘sürgün’le tanıştırmış. Bu duygu, daha çocuk denecek yaşta yakasına yapışır, Fransız ve Arap kültürüne maruz kalan bir Türk çocuk olur. Kütüphanesi olan bir eve doğması, onun için hem talih hem de talihsizliktir. Hür bir tercihle değil, maruz kaldığı gerçekliğin kıyıcılığından kitaplara kaçar. İnsan başta en yakınında duran etnisitesine bakar, orada durur. Meriç’in de yaptığı budur; kendisine iyilik yurduna ise kötülük etmiş Fransızlara karşı Türkçü olur. Sonra kocaman kocaman kitapların içine düşer; imandan şüpheye, şüpheden inkâra varır. Komünist olduğunu söylediğinde tek bir işçinin elini sıkmamıştır. İstanbul’a gelir. Batı’ya meftun ülkenin kültürel havasına açık halde okumalarını sürdürür. Batı’ya giden gemide bir yolcudur o; Balzac’tan, Dostoyevski’den haller edinir. Ruhu, türlü açlıklarla yaralanır. Ancak inanmakta zorlandığı bir şey gerçekleşir. Bir kadın kendisine evet der, evlenir. Elazığ’a öğretmen olarak atanır. Tutunmaz, İstanbul’a döner. Kendisine vazgeçilmez bir yoldaş olan gözlerini Paris’te bırakır. Sanki öldükten sonra yaşamaya mahkûm edilmiştir. Fevziye Hanım, bu ‘hortlağa’ kadın olur, vatan olur. Kendisine vatan olmuş bu kadına yaslanarak ‘hoca’lık yapar, Sosyoloji okutur. Kaderi baştan çizilmiş gibidir, hakikate/hikmete yazgılı olarak yaşar. Ne Türkçülük, ne de komünistlik yurdu olur. Çıktığı Konya yolculuğunda üniversiteli bir genç kendisine, “Sen bizden değilsin” der. Arkasından, kütüphanesini gezen bir Fransız romancının sorusuna muhatap olur: “Muhteşem bir Fransız kütüphanesiyle karşı karşıyayım. Ama siz Fransız değilsiniz, kütüphaneniz nerede?” Batı’da süren yolculukları onu Hind’e götürür. Hind’te varlığa içkin başka türlü bir dile kulak olur. Batı’ya gitmiş, ama Batı kurgusuna dâhil olmamıştır. Bu özelliğiyle, Sezai Karakoç’un Masal şiirindeki ‘Doğu’nun yedinci oğlu’dur. Batı ve Doğu okumaları başka bir kıvam alır. Hakikatin incitildiğini, Doğu’nun bir yalana kurban edildiğini ve dolaşımdaki düşüncenin de buna omuz verdiğini haykırır. Ortalıktaki kurgulara, Batı ve Doğu mitlerine biteviye yumruk salar; Batı ve Doğu’daki hikmete taraf, hastalıklara ise düşman olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kıta ve hizipleri bütün olarak ‘evet’lemediği için kıyıda tutulur. Şöyle düşünür: “William Blake, ‘Hakikati söyle; bırak yalancı, alçak, hainler senden uzaklaşsınlar’ der. Bir düşünce tezatlarıyla bütündür. Bütün izmler ancak tenkitçi bir gözle okunduğu zaman size bir şeyler verecektir.” O ‘parça’nın ‘bütün’ü kuşatamadığını, ‘bütün’ün ‘parça’lardan oluştuğunu söyler. Coğrafyaya ‘öz’sel bir anlam yüklemez. Şöyle düşünür: Ne Batı bütünüyle ‘iyi’nin yurdudur, ne de Doğu bütünüyle ‘kötü’nün… Sağ ve sol, insan beyninin iki tarafını oluşturur; Doğu ve Batı da dünyanın… Şu satırlar onun: “Doğu, dış dünyayı değiştiremeyeceğini çok çabuk anladı, esrar dumanlarından ördüğü has bahçede şarkılar söylemeyi, kaderle boğuşmaya tercih etti. En yontulmamış sokak adamıyla Eflatun arasında sadece bir üslup farkı var. Batı ile Doğu’yu ayrı dünyalar gibi göstermeye kalkışanlar büyük bir gaflet içindedirler. Batı ile Doğu ancak haritada bir realite.” Bunu der ancak, kalbe kör bir akla iman etmiş Batı’nın vahşi kapitalizmi doğurduğunu da unutmaz. Rasyonel ve çıkarcı aklın kibriyle kıtaları, medeniyetleri ve kültürleri kesip biçen bir Batı’nın varlığını gösterir, bu Batı’nın inşa ettiği yalan ile kavgaya tutuşur. Onun ‘abartılı’ Doğuculuğu biraz da Doğu’nun mağdurluğundan kaynaklanır. Zira Doğu’nun hiç de sanıldığı gibi karanlık olmadığını, ışığın oradan doğduğunu düşünmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Biteviye tedirgin bir ruh olan Meriç, ‘sükûn’un yurdu olan imana varmış mıdır? Ümit Meriç’in şahadetiyle bildiğimiz son cümlesinden (Muhammed, sevgilim!) hareketle vakıf olduğunu düşündüğümüz sükûneti ruhen tatmış mıdır? Bildiğimiz şu ki, imanın bir talih olduğunu düşünür, iman etmiş biri olmak ister. Şu cümleleri o kurmuştur: “Din, aşk, şiir; boşlukta yuvarlanan insanın yıldıza attığı merdivenlerdir. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı Tanrı’ya inanabilseydiler. O zaman cennet olurdu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sevmek yaşamaktır. Böceklerden kehkeşanlara kadar uzayan bir sevgi… Bütün kâinatı ve kâinattan daha büyük bir yaratıcıyı sevmek, hem de ruhun ölmezliğine inanarak. Yani ebediyet ölçüsünde bir sevgi. Dinsizlerin ölümü, insanı tahammül edilmez bir yalnızlığa sürüklemekten başka neye yarar? Mağarasının duvarları arasında meçhul kuvvetlere yalvaran iptidai insan, atom devrinin zındığından daha mı az akıllıydı, bilmiyorum, ama daha bahtsız değildi. İnanmayan adamın ebleh gururu! Hangi bilgimiz en iptidai dinin nasslarından daha sağlam?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnanan bedbahtlığından bahsederse yalan söyler. İnanan için bedbahtlık yoktur. Bağlandığı ağaçta yamyam tamtamlarını dinleyen misyoner, Roma’nın bütün hunhar ve sadist imparatorluklarından daha mesuttur. Ey müminler, saadetinizi gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalıdır.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Meriç, eksiklik ve fazlalıklarından arınmış ansiklopedik bilginin öznesi bir akademisyen veya düşünür değildir. Bütün anlamıyla üniformasız bir bakış olduğundan, her zaman yeniden okunası bir külliyata sahiptir. Onu smokinli bir düşünür, sistematiği olan bir felsefeci veya bir türe karşılık gelen bir edebiyatçı gibi düşünemeyiz. Pijamalı bir zihindir; seyirleri, okumaları, notları kendincedir. Forma sokulmuş ağaçların oluşturduğu bir şehir parkı değil, hayatın türlü hallerine karşılık gelen enva-i çeşit börtü-böceğe evlik eden bir ormandır. Kendisi rahatsızdır ve yazdıklarıyla da rahatsız etmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Meriç sadece ayakta olan insanın hallerini barındırmıyor; düşen, acı çeken, yetmeyen, acz ile malul insanı da içeriyor. Ait olduğu hakikatten hareketle iddialı ve coşkuludur; vecd içinde, şiire yakın etkili bir dil ile seslenir. Olduğu hal üzere ‘sağ’ veya ‘sol’da Doğu veya Batı’da barınamadığı, inancın sükûnetine kavuşamadığı ve açlıklarını gideremediği için de kendini mağdur ve mazlum görür. Bu durumunu bütün açıklığıyla okuyucunun önüne koymaktan da çekinmez. Hiçbir dönem ‘güç’lü olmamış ve ‘iktidar’a eklenmemiştir. ‘Ezeli Mağlup’lardan biri olan Cioran’ın yaptığı şu değerlendirme Meriç için de geçerlidir: “İktidarın kötü, çok kötü olduğuna inanıyorum. Onun varlığı karşısında mütevekkil ve kaderciyim, ama bir musibet olduğunu düşünüyorum. Bakın, iktidara ulaşmış kimseler tanıdım ve bu korkunç bir şey. Üniformalı olmak gibi bir şey bu; üzerinizde bir üniforma varsa, artık aynı insan olamazsınız. İktidara ulaşmak da, daima aynı olan görünmez bir üniformayı giymektir. İktidar şeytanidir: Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Meriç’i toparlamak&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Meriç gibi epey dağınık bir zihni tanımlamak ve toparlamak çok zor. Dolayısıyla bu yazının, onu bütünüyle tanımladığını veya toparladığını söyleyemem. Meriç’in üzerime düşen fotoğrafını okumaya çalışarak, kurucu bakışlarımdan birine minnet borcumu kısmen ödemek istedim. Bir form veya ‘taraf’tan hareketle değil, Meriç’e yakın bir ruh akrabalığı içinde kendimce bir okuma yaptım. Bu şahsi okuma, doğal olarak, ucu, sonu ve içeriği net bir metin ortaya koyamazdı. Durum böyle ama yazı da bir yerde bitmeli. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ali Ural’ın Hece Dergisi’nin Cemil Meriç Özel Sayısı’nda belirttiği gibi, Meriç’in koltuğu boştur. Ural’ın aktardığına göre, koltuğunun sergilendiği sergide, kızı Ümit Meriç sergiyi gezenlere koltuğu işaret ederek, “Bakmayın öyle, oturabilirsiniz!” demiş. Oturanlar olmuş mudur bilmem, ama sanırım o koltuğa oturabilecek çok az sayıda insan vardır. Cemil Meriç’in kaderini paylaşmadan o koltuğa oturmak mümkün mü? Belki de Ümit Hanım o sergiyi gezenlere zımnen şunu demek istemiştir: Meriç’in koltuğuna oturmayı hak eden bir hayatınız olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergah Dergisi, Eylül 2010 Sayısı&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-2940975867624063047?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/2940975867624063047/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/11/sahsi-bir-cemil-meric-okumas.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2940975867624063047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2940975867624063047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/11/sahsi-bir-cemil-meric-okumas.html' title='Şahsi bir Cemil Meriç okuması'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOqOnd_urQI/AAAAAAAAAGo/_xCamuiWiLw/s72-c/cemil+meric+2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-6580713371718917583</id><published>2010-11-20T05:00:00.000-08:00</published><updated>2010-11-20T05:01:06.100-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>Sarıl Kardeşine, Sarıl Kendine...</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kırkı aşan yaşımın otuz yılını hissederek yaşadım. Hissederek yaşadığım bu otuz yılın her karesine ise dokunabiliyor ve dokunabildiğimi okuyabiliyorum. Şüphesiz insan mekânda yaşar; her bir şey, dâhil olduğu mekânın rengini alarak insana dokunur. Bu yüzden şunu diyebiliyorum: Otuz yılıma doluşan her bir şey Türkiye denen gerçekliğin içinden geçerek yüreğime ve zihnime kazındı. Hayatımı Türkiye’de geçirdiğime göre, ne yaşamış ve yaşıyorsam bu biraz da ‘Türkiyece’ olmuştur. Ancak şunun da farkınday((d)ım; kendimi Türkiye’nin gerçekliğiyle baş başa bırakırsam, ‘can’ıma ihanet etmiş olacağım. Bu sebeple, Türkiye’den önce dünyaya doğmuş olduğumu hiç unutmadım. Doğduğum mekânın/Türkiye’nin çapını ve gerçekliğini merkeze almadım, ‘mekân’ımı epeyce dar ve yetersiz gördüm. Sonra, daha geniş zemin ve bağlamlar aradım ‘can’ıma, Türkiye’nin bana zindan olmasına müsaade etmedim. ‘Yerel’den ‘evrensel’e doğru yürüdüm; Kürt veya Türk olmaktan çıkıp insan olmaya vardım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;‘İç’teki bu uzun ve katmanlı yolculuk sayesinde kendimdeki insanı açığa çıkardım ama bedenimle, doğduğum mekânın/ülkenin gerçekliğiyle beraber olmaya devam ediyorum. Bu şu demektir: ‘İç’imle ‘dış’ım akraba değil, düşman kardeşler gibiler. Ve hayatım bu iki karşıtlığın çatışması üzerine akıyor. Dolayısıyla biteviye gergin ve kaygılıyım. Yaşadığım ülkede, dolaştığım kentin caddelerinde başım öne eğik, zihnim, dâhil olduğum çatışmanın yüreğime kazdığı soru(n)ların cevaplarıyla meşgul. Başım önde dolaştığım için ensem güneşe açık, dolayısıyla esmerim. Tiril tiril, hayat değmemiş, ‘beyaz’ bir vatandaş değilim. Türkiye’nin rengini alarak bana dokunan hayatla el ele, kol kola yaşamıyorum. Zira içinde olduğum, üzerinde dolaştığım ‘mekân’ın büyüttüğü, şekillendirdiği hayatın yaralı ve hastalıklı olduğunu düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Böyle düşünmem için çok sebep var. Kitaplığımda biriken, üzerlerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen barındırdıkları dile halel gelmeyen, hayatın ve varlığın hakikatini en çıplak haliyle görebilen onca kitabın penceresinden bakıyorum. Ki bu kitapların ayırıcı vasfı, bir ‘mekân’a ve ‘zaman’a hapsolmamalarıdır. Mekân ve zamanüstülükte varlıklarını tescil etmiş kitaplardır bunlar. Kim, Homeros’un ve Mevlana’nın ‘mekân-zaman içi’ konuştuklarını söyleyebilir? İnsan denen varlığa, hayat denen gerçekliğe esastan anlamlar kuran bu üstatların rehberliğinde kendimi tanır ve bulurken, sadece hakikate akraba olmuş disiplinlerin inşa ettiği kavramlarla da yaşadığım mekânı/ülkeyi ve zamanı okuyorum. Ülkemin/mekânımın gerçekliğinden hareketle bir dil kurmuyorum kendime, bana ve insan kardeşime yararı olsun diye inşa ettiğim dilden hareketle ülkemin kavramsal karşılıklarını buluyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kırkı aşan yaşımın otuz yılını çok iyi bildiğimi söylemiştim. Bu çok iyi bildiğim otuz yıla düşen Türkiye fotoğrafları hiç ‘olağan’ değildir. Dinleri, kadim anlatıları, felsefeyi, sosyal bilimi, adaleti ve hak’ı esas alan hukuku, hakikate ayarlı yolculuklar yapmış arifleri, düşünürleri ve yazarları merkeze alırsak, bugün de can’ımızı boğan Türkiye fotoğraflarını ‘olağan’ görmemiz mümkün değildir. Türkiye’deki yaşam ve insan manzaraları Türkiye’nin ‘olağandışı’ olduğunu gösteriyor. Köpürtülmüş, şişirilmiş, kurgulanmış ‘beyaz’ ama epeyce ‘kanlı’, dolayısıyla ‘kirli’ bir iktidarın sürekliği adına hukukun canına okuyan bir yargı; hakikatte vazifesi hakikati açmak iken hakikati örten bir medya; ‘iktidar’a ve ‘güç’e karşıt olması gerekirken ‘iktidar’a ve ‘güç’e omuz veren bir yazın dünyası Türkiye’nin ‘olağandışı’lığına birer karinedirler. Otuz yıl boyunca, ilkel ve çocuksu kibir/gurur/nev-i şahsına münhasır haller adına kırkbin çocuğunu öldüren bir ülke asla ve kat’a ‘olağan’ olamaz, olsa olsa, çıldırmış hasta bir ülke olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İki gözüm, canım kardeşim okuyucu! Ben, sen ve diğerleri… ‘Olağandışı’nın ‘olağan’laştırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. İşte bu yüzden, günün erken saatlerinde daha yüzlerimizi yıkamadan televizyon ekranların alt yazılarında geçen onlarca ölümü okuyoruz. Bir ovanın daha basıldığını, bir dağa daha bomba yağdırıldığını, bir kentin daha ‘Gazze’leştiğini, onlarca/yüzlerce evin daha ateşin düştüğü yer olduğunu görüyoruz. Hukuk dışına çıkmış onlarca kudretli adamın yine hukuk dışına çıkan onlarca yargıç tarafından aramıza salındığını öğreniyor, ellerinden her şeyleri alındığı için taşlara tutunmuş binlerce çocuğun ise hapislerde tutulmaya devam ettiğini fark ediyoruz. Ülkenin kudretlileri kendilerinden yana çalışıyor, bize az mı az bir hayat aralığı bırakıyor ve çokça ölüm hazırlıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsan olanın kalbine bir yumruk, bir zıpkın gibi düşen bu kahredici gerçeklik yetmiyormuş gibi, bu ‘kör’lükten beslenen onlarca yeni ölüm sebebiyle ülkenin biraz daha ‘olağandışı’laşmasını isteyen ‘kara siyasetçi’ adamların bağırışlarıyla cezalandırılıyoruz. Farkında değil misiniz; ‘olağandışı’lığı ‘olağan’laştırılmış ülke, derecesi daha da yükseltilmiş bir ‘olağandışı’lıkla hapishaneye, ‘büyük kapatılma’ya dönüştürülmek isteniyor. Anlamıyor musunuz, hepimizi boğmak istiyorlar! Türkiye büyük bir hapishane olmakla karşı karşıya, yani ölümle… Ne ben, ne siz, ne de diğerleri artık hür değiliz! Meydan artık savaş baronlarının, kalbi körleşmiş elleri kanlı muktedirlerin, kanın orta yerinde masalarını kurup orda kurum kurum oturmaya devam eden ‘küçük’ adamların ve önlerine atılan kemiklerle hayata tutunan aşağılık gardiyanlarındır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOfGTNSFx5I/AAAAAAAAAGk/DLicbTeNTx0/s1600/untitled2.bmp" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOfGTNSFx5I/AAAAAAAAAGk/DLicbTeNTx0/s1600/untitled2.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;İki gözüm, canım kardeşim okuyucu! Etrafında kurulmak istenen çitleri tekmele, kır onları, çık dışarı! Kalbine sahip çık, kendinden çık, insan kardeşine git! Kalbini ortaya koy; rengine, diline, cinsiyetine bakmadan komşunu kalbine çağır! Sarıl kardeşine, sarıl kendine… Hayır, sana Türk veya Kürt olmaktan vaçgeç demiyorum. Diyorum ki gün, daha çok Türk veya daha çok Kürt olma günü değildir! Gün, Türk veya Kürt oluşu da içeren ‘daha fazla insan’ olduğumuzu hatırlama günüdür. Ve unutmamak gerekiyor; Türk veya Kürt olmanın imkânsızlaştığı demlerde ‘insan’ da kalamayız.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-6580713371718917583?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/6580713371718917583/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/11/sarl-kardesine-sarl-kendine.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6580713371718917583'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6580713371718917583'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/11/sarl-kardesine-sarl-kendine.html' title='Sarıl Kardeşine, Sarıl Kendine...'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOfGTNSFx5I/AAAAAAAAAGk/DLicbTeNTx0/s72-c/untitled2.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-1783899608477544958</id><published>2010-11-20T04:52:00.000-08:00</published><updated>2010-11-20T05:01:39.833-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>Bayramı Gördüm!</title><content type='html'>Çocukluğum, eski bir tarih!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, tarihimden sürgün bir sayfa gibiyim. ‘Sağlı sollu park etmiş evler’den müteşekkil kentlere konup göçüyorum. Misafire hazırlıksız yakalanmış bir evin dağınıklığı içinde karşılıyorum bayramı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabullendim artık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayramı en iyi çocuklar karşılıyor. Bayram çıkıp geldiğinde, yalnız çocukları hazır buluyor kendine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bayramda açıkçası gizlendim. Sabahın köründe telefonu ve kendimi kapattım çağrılara, mesajlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asuman Güzelce’den aşk, vatan ve kadınlık hallerine dair hikâyeler okumuştum. Gazetenin kitap eki, Elini Kalbime Koy için benden yazı bekliyordu. Bayramın birinci gününü bu yazıya verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin bir vakti yazıyı bitirip telefonu açtığımda mekanik bir sesin ortasında kaldım. Onlarca mesaj bildirisi, gün içindeki sessiz kalışımı imliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtim hepsini, kendimi İbrahim Tenekeci’nin şiirlerine vurdum. Bütün gece Uçuş Denemeleri’nde kaldım, altını çizdiklerim altımı çizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabaha, yağmurla uyandım. İzmir’de ‘yağmur o kadar çok yağıyor ki, su bile sırılsıklam oluyor.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yere varmam gerekiyor, bunun için Karşıyaka otobüsündeyim. Elimde şiir, altını çiziyorum: ‘Beceriksiz kent,/Sen busun, insanların/Üstünde tepindiği.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur dindi. Islak caddelerden ve onlarca siluet arasından vapura geçiyorum. Altımı çizen şiirin şairine, Tenekici’ye telefon açmak istiyorum. Mümkün olmuyor, içinde kaldığım kalabalığın uğultusu kulaklarımı işgal ediyor. Mümkün değil başka bir sesi duymak. İçimdeki seslerin arasına oturuyorum öylece. Gözlerim, vapurun içine doluşan yüzlerde geziniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, bu yüzler bu hatın yolcuları değil. Kentin periferisinde tutuklu kalmış ne kadar esmer ve kavruk yüz varsa sanki bayram zincirlerini kırmış, öyle çıkmışlar evlerinden. Yaşamadıkları bir ‘kıyı’ya kendilerini atma imkanı bulmuş, sere serpe dolaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar zaten hep böyledir, hayat onlar için bir lunapark. Anne ve babaları ilk kez vapura binmiş gibiler. Deniz, martılar, gerisinde köpüklü bir beyazlık bırakan vapur gözlerindeki bayramı çoğaltıyor. Bir bayram gününde bu vapur, bu yolculuk, içinde kaldığım esmer yolcuları biraz çocuk yapmış. Büyüklerin de çocuklardan farkı kalmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapur sanki tam da şimdi yolculuk yapmayı beceren bir topluluğu taşıyor. Çocuklarına bayram elbiselerini alabilmiş yolcular Konak’a varmak üzere bu vapura binmiş gibi değiller. Gözleri Konak İskelesi’ne değil, şu an içinden geçtikleri denize, vapura eşlik eden martılara, denize ve martılara sevinçlerini atan çocuklarına çevrili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculuğumuz, peyzajdan geçmemiş bir heyecan içinde geçiyor. Vapur da bu çocuksu sevincin içinden yüzüyor. Denizi, martıları, dalgaların bedeninde bıraktığı köpüksü sesi alışkanlıkları içinde görünmez kılan her zamanki yolcularının ağırlığından kurtulmuş gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapur da haklı; önceki yolcularının gözünde, ne deniz ne de vapur kalmıştır. Düşündükleri tek şey, inecekleri iskeleye varmak. Hem deniz hem vapur onlar için birer araç olmuştur; varacakları iskele, yetişecekleri işleri ise amaç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentin varoşlarından kopup gelmiş şimdiki yolcuları öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, bakışları dipdiri, heyecanları taptaze, sevinçleri formsuz… Varacakları iskeleyle ilgili değiller, şu an yaptıkları yolculuğa gömülmüşler. Vapurun içinde oturuyor ama dışında yaşıyor gibiler. Kendileri içeride, bakışları ve kalpleri denizde, martıda, dalgalarda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bayram en çok çocukları hazır bulur kendine. Sonra kentlerin yoksullarını…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçlerinde kaldığım şu çocuk, şu esmer, şu yoksul yüzler bunu gösteriyor bana. Kentin ışıltılı imkânları, çocukların ve yoksulların bayramında kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentin varsılları ise ‘tatil’e kaçmışlar. Bayramı, çocuklara ve yoksullara bırakarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOfEff88zlI/AAAAAAAAAGg/Gwl2vrVIXaE/s1600/untitled.bmp" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="133" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOfEff88zlI/AAAAAAAAAGg/Gwl2vrVIXaE/s200/untitled.bmp" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-1783899608477544958?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/1783899608477544958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/11/bayrami-gordum.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1783899608477544958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1783899608477544958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/11/bayrami-gordum.html' title='Bayramı Gördüm!'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TOfEff88zlI/AAAAAAAAAGg/Gwl2vrVIXaE/s72-c/untitled.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-5710411313228845021</id><published>2010-08-19T23:46:00.000-07:00</published><updated>2010-08-19T23:46:21.405-07:00</updated><title type='text'>Bir yurt, bir vatan, bir medeniyet…</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Birkaç yıl öncesine kadar, daha üç ayların başlarında tedirgin olmaya başlardım. Gelen her bir kandille biraz daha Ramazan’a yaklaştığımızı hisseder, bu tedirginliğim artardı. Çünkü Ramazan, çünkü oruç ile aram iyi değildi. Ya mecburiyet ve vazife duygusuyla tutmuş olduğum oruca açık bir içten yoksun olurdum, ya da tutmamışsam ‘tutamamış’ olmakla dışarıda kalır, üşürdüm. Oruç günleri uzar, derinleşir, genişler, bitmek bilmezdi. Otuz oruç günü koca bir mevsim olurdu. ‘Oyuna giremeyen çocuğun’ iç kırıklarını yaşar, iftar vaktinde sokaklarda ‘oruçsuz’ insanın yabancılığını yaşar ve bunu yazardım. Ramazan’ın öncesi ve sonrası benim için ‘mübarek on bir aylar’dı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Öyleydim çünkü orucun üzerini çizdiği her ne idiyse bunlara dâhildim. En çok, dışarıda, sokakta sere serpe akan hayatın içinde olmak isterdim. Orucun beni tutması, tutup ‘hayatın’ içinden çekmesi bana ağır geliyordu. Yaşanan hayatın parçası olmaktan çıkıyor, onun seyircisi oluyordum. Yaşamadığım, katılmadığım, seyircisi olduğum bir hayatın gözlerimin önünden akıp gitmesi beni üzüyordu. Dahası… Oruç ile çekildiğim ‘kıyı’da kendimle kalıyordum; içime düşüyor, kendimi görüyordum. Düştüğüm içim, gördüğüm kendim katlanılası bir şey değildi. Yara bere içinde bir haldi benimkisi… Cevaplanmamış sorular, doyurulmamış arzular, çok yetersiz imkânlar, baştan ayağa bir acziyet… Her bir şey gürültüyle sesleniyordu bana. Duyduklarım, insan oluşumu, yüklendiğimi, uyuyakalmış ‘öz’mü hatırlatıyordu. Bir yola işaret ediliyor, bu yola kışkırtılıyordum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir yola çıkmam gerektiğini fark ediyordum ama buna takatim yoktu. Çünkü bu yola karar verebilmem için, çok şeye sırt dönmem gerekiyordu. Yola çıkmaya evet dediğimde, beni çağırıp duranlara hayır diyecektim. Hâlbuki ‘hayır’ denecek şeylere hayır diyecek biri değildim. Yığınla arzu, istek ve beklenti paçalarımdan çekiyor, yola çıkamıyordum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TG4ksDUtb9I/AAAAAAAAAGQ/eRi7p5yvElY/s1600/ey+oruc.bmp" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TG4ksDUtb9I/AAAAAAAAAGQ/eRi7p5yvElY/s200/ey+oruc.bmp" width="195" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Böyle bir hayatım oldu, böylesi zamanlardan geçtim. Şükür olsun ki, oldu böyle bir zamanım. Tarihimin bu aralığını lanetlemiyorum. Çünkü bu aralık sayesinde soğukları biliyorum, oyuna giremeyen çocuğu tanıyorum, iftar vaktinde sokaklarda oruçsuz kalmanın yabancılığına aşinayım. Arafta, arada kalmanın yersiz ve yurtsuzluğunu yaşadığım için, nereden nasıl bir yere vardığımı fark edebiliyorum. Şimdi oruç bana bir yurt, bir iklim, bir medeniyettir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Oruç insanı tutar, insan oruç ile tutulur. Orucun tuttuğu insan bilir ki, maruz kaldığı hayat onu hep kendisinden sürgün eder. Oruç öncesi ve sonrasında insan hep kendinden dışarı kaçar; sokağa, hız’a, başarıya, yetişmeye, yetmeye çalışırken kendisini unutur. Karıştığı kalabalıkta, parçası olduğu gürültüde kalbi altlara düşer; kalbinin sesleri, kalbinin sözleri, kalbinin beklediği tatmin duyulmaz ve görülmez olur. Çok şeymiş gibi tafra yapan bir akla kilitlenir, doyurulmakla doyulacağı sanılan çocuk kılıklı arzuların peşine takılır, yazıldığı yolun kenar süsü olan ayrıntıları yolun kendisinden daha fazla önemser, zamanla öncesiz ve sonrasız bir ‘ara’yla yetinir. Yola nasıl ve niçin çıktığını, bu yolun varacağı yerde nasıl bir neticeyle karşılaşacağını unuttuğu için doğmamış, olmamış, dolayısıyla tüketilmiş bir şey olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hiç şüphesiz oruç her kapıyı çalmaz; orucun vardığı ve çaldığı kapılar azdır. Oysa oruç büyük bir imkândır; bu imkâna, bu medeniyete karşılık gelen insanlardan olmak ise bir ihsandır. Bu ihsanı derinden hissedenler bilir ki, oruç her seferinde gelip kendilerini tutmuştur. Dışarıda, serseri bir gürültüde akıp giden hayatta yitmek üzereyken oruç gelip kendilerini çekmiştir oradan. Tutup çekmiş, yaşananın nasıl bir şey olduğunu görebilecek bir kıyıya bırakmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet oruç, kıyıya düşmektir; kıyıda, yaşananı bütün halinde görebilmektir. Oruç, ‘kıyı’ gibi bir yurt, bir vatan, bir iklim armağan eder sahibine. Bu bir medeniyettir! Zira ehl-i oruç, bırakıldığı kıyıda, yaşananı hakkıyla görür, olması gerekenin böyle bir şey olmadığını anlar, dolayısıyla yaşantının başka türlüsüne açık hale gelir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-5710411313228845021?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/5710411313228845021/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/08/bir-yurt-bir-vatan-bir-medeniyet_19.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5710411313228845021'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5710411313228845021'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/08/bir-yurt-bir-vatan-bir-medeniyet_19.html' title='Bir yurt, bir vatan, bir medeniyet…'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TG4ksDUtb9I/AAAAAAAAAGQ/eRi7p5yvElY/s72-c/ey+oruc.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-2184949635554240401</id><published>2010-08-06T05:23:00.000-07:00</published><updated>2010-08-06T05:23:37.264-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>İnanmış insanın romanı mümkündür</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet, roman Batı’da gelişmiş, içi doldurulmuş bir türdür. Üzerlerinden yüzyıllar geçmesine rağmen okunmaya devam eden romanların hepsi ‘buralı’ değildir. Daha çok Batı’nın tarihi ve zihni tecrübesine yaslanan bu romanların konu ve kahramanlarıyla bir akrabalık içinde olmamız da düşünülemez. Birer anıt gibi duran bu romanların ustalıkla gösterdikleri insan ve bu insanın etrafında yaşananlar da, Batı’daki tarihi ve zihni evirilmenin bilinmesiyle anlaşılabilir. Romanın tarihini ve eleştirisini yapanlar şunu der: Romanın (şüphesiz bu Batı’daki romandır) konusu ve kahramanı, trajedinin yakınlığında kurulur; romancı, daha çok insanın kötücül olan ile karşılaşması ve sonrasıyla ilgilidir. Bu anlamda Batı, roman için mümbit bir yerdir. Zira Batı’da sınıfların kavgası vardır, din bütünüyle ‘kavga’nın nesnesi ve öznesidir. Savaşların sebep olduğu tahribat; dini ve Tanrı’yı hayattan kovan zihni dönüşümün kurduğu ve yalnız başına bıraktığı ‘birey’in çıplaklığı, güvensizliği ve nihilizmi Batı romanının vazgeçilmezleridir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;‘Roman’a dair bu gerçeklik sebebiyle Doğu(lu)’nun romanının olamayacağı, olsa bile hep ‘eksiklikle’ malul olacağı söylenmiştir. Bu yorum, Batı romanının yaslandığı unsurlar merkez alınarak yapılmıştır. Trajedi, çatışma ve kötücüllük olmazsa olmaz görülüyor; Doğu’nun ise trajedi, çatışma ve kötücül olanla mesafeli, dolayısıyla roman için bir yeterlilikten yoksun olduğu düşünülüyor. Hiç şüphesiz bu değerlendirmenin haklı tarafları vardır. Aşkın olan ile mesafesizlikte görünür olan Doğu’nun Batı’dakine benzer/akraba bir trajedisi, çatışması ve kötücüllüğü yoktur. Doğu’da yazılacak bir romanın konu ve kahramanı da doğal olarak Batı’dakine benzer şekilde trajik ve kötücül olamaz. Ancak şu sorulabilir: Doğu’da yazılacak romanın konu ve kahramanı niçin Batı romanının benzeri olsun? Bir bağlam olarak Batı kendince bir insan inşa etmiş ve doğal olarak bu insanın romanını yazmıştır. Batı’dan farklı bir bağlam olan Doğu’nun inşa ettiği insan ise şüphesiz başka türlüdür. Soruları, kaygıları, içinde olup bitenlerle bu insan niçin başkaca bir romanın konusu olmasın? Kendini ve varlığı Batılı bireyden farklı konumlandırması onun büsbütün ‘kaygı’dan uzak olduğu anlamına gelmiyor ki!? Hem Doğu’nun inanmış insanının etrafında, duyuların ve güdülerin ötesinde aşkın bir evren yaşanabiliyor. Bu insanın aklı aşan halleri niçin daha oylumlu bir romanın imkânı olarak okunmasın? Güdülerin ve duyuların saldırısı karşısında ‘ol’makla mükellef bu insanın düşmesi, bu düşüşün ‘iç’inde kurdukları, yeniden ayaklanma çabası, düşme ve kalkma arasında yaşanan soluksuz kaygı bir romanı besleyecek kıratta değil mi?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet, Doğu’da yazılacak romanın Batı’dakine benzemesi gerekmiyor. Ve Doğu’nun romanı da mümkündür. Ki bu mümkünlük iddiası, büsbütün teorik izahatlara yaslanmıyor, yaşanan ve yazılan da bunun haklılığını ortaya koyuyor. Mesela yenilerde, Kaynak Yayınları arasında yayımlanan Seyit N. Erkal imzalı “Geç Kalınmış Bir Gün” romanı, Doğu’da romanın mümkün olduğuna mütevazı bir işarettir. Bu roman, konu ve kahramanlarıyla okuyucuyu başka bir gerçekliğe çekebiliyor. İnsan olma imkânıyla doğan insanın kendindeki insanı, insan-ı kâmili gerçekleştirme adına ‘yol’a yazılması ve bu ‘yolda’ yaşadığı haller, inanmış insanın içinde ve etrafında yaşananların bir romanı kurabileceğini gösteriyor. Bir ‘üçleme’nin ilk kitabı olan Geç Kalınmış Bir Gün’e yakından bakalım: &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TFv-sM6wp8I/AAAAAAAAAGA/EEwHBsjzvgg/s1600/gec-kalinmis-bir-gun-seyit-nurfethi-erkal.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" bx="true" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TFv-sM6wp8I/AAAAAAAAAGA/EEwHBsjzvgg/s200/gec-kalinmis-bir-gun-seyit-nurfethi-erkal.jpg" width="143" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İbrahim Müşfik, hayatın türlü hallerine başkentlik eden İstanbul’da sahneye çıkmış, beğeni, ilgi ve alkış toplamış meşhur bir yazardır. İlgi, beğeni, sahne ve alkış İbrahim Müşfik’e, haddini aşmaya açık ve teşne ‘ben’in varlığını, insanın varlığına işaret ederek onu yok eden bu ben’in hallerini göstermiştir. Tatlandırılmış zehirli bir bal olan ben’in açtığı çukurların başında uyanan meşhur yazar eyledikleri üzerinde yeniden düşünür, muhakemeleri içinde muhasebeye tutar kendini. Yanı başında bir yol arkadaşı, can’ına akraba sahaf Hikmet bulunmaktadır. Böylesi dost, her dem bir tarafı eksik insana koltuk değneğidir, yüklendiğine yetemeyen omuza güç verendir. İbrahim Müşfik ve Sahaf Hikmet’in beraberliğine/yolculuklarına biri daha katılır: Hakikatin taliplisi bu ikilinin yolculuğunu süsleyen, İbrahim Müşfik’e eş olan Hale Hanım… Hakikatin keşfi adına yola çıkılınca bir yol göstericiyle nasiplenmemek mümkün değildir. Ciğerci İlyas Efendi yolculara rehberlik eder, onları kalplerine çağırır. Kalpleri açılır bu yolda ve rehberlikte… Malum, hayat her dem yeniden yaratılmakta, Allah hayata her an müdahale etmektedir. Hale Hanım ve Ciğerci İlyas Efendi’nin vefatı İbrahim Müşfik’i ‘dil’den dışarıya, sözün taşıyamadığı hallere taşır. O artık Akhisar’ın bir dağında inzivaya çekilmiş bir münzevidir. Toprağın, börtü-böceğin, sessizliğin içinde duyulmayanı duymaya kilitlenir. İnsanların etrafında kurulan ve insanları içinde eriten hayatla, haftanın belli günlerinde kendisine süt getiren İsmail üzerinden münasebetini devam ettirir. Bu sırada İstanbul’da yazı’ya, yani söz’e taze yazılmış Musa Sadık, İbrahim Müşfik’in peşine düşer. Şiir ve filmlere taşınmış romanları üzerinden tanıdığı yetkin yazar İbrahim Müşfik’i yazmış, kitabının konusu yaptığı önemli yazara bizatihi dokunmak ister. Cevabı alınmamış onlarca mektup ve Akhisar’a yapılan ama sonuçsuz kalan yolculuktan sonra büsbütün ümidini keser. Heyecanlı genç yazar Musa Sadık beklemediği bir anda üstad bildiği yazardan mektup alınca yeniden ümitlenir. Akhisar ile İstanbul arasında mektuplar gidip gelmeye başlar. Bu mektuplar bize İbrahim Müşfik’i, Sahaf Hikmet Bey’i, Hale Hanım ve ailesini, Ciğerci İlyas Efendi’yi, Hızır’ı içine alan ‘yol’u ve ‘yolda olma’ halini anlatır. Kitap, İbrahim Müşfik’in Akhisar’dan İstanbul’a dönme arifesinde biter.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci ve üçüncü kitabı da gelecek olan “Geç Kalınmış Bir Gün” romanı; insanın, varlığın ve hayatın hakikatini keşfetme adına okuyucuyu yolculuğa çıkarırken, insanın yazarlık (eylediğimiz her ne ise onun) halleri içinde görünen ve beliren hastalıklı durumlara da işaret ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-2184949635554240401?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/2184949635554240401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/08/inanms-insann-roman-mumkundur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2184949635554240401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2184949635554240401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/08/inanms-insann-roman-mumkundur.html' title='İnanmış insanın romanı mümkündür'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TFv-sM6wp8I/AAAAAAAAAGA/EEwHBsjzvgg/s72-c/gec-kalinmis-bir-gun-seyit-nurfethi-erkal.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-6077162822251362494</id><published>2010-07-21T01:15:00.000-07:00</published><updated>2010-07-21T01:15:17.299-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Kalbimizin ibresi neyi gösteriyor?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Göğsün sol tarafında bulunan ve vücudun bütününe kan/canlılık pompalayan kalbin önemiyle insanın bir sorunu yok, gereken ehemmiyet gösteriliyor. Ancak edebiyatın, felsefenin ve dinin resmini çizdiği başka türlü bir şey olan kalb için aynı şeyi söyleyemiyoruz; bu kalbe, insanın bu tarafına dair hayati sıkıntılarımız var. Bugünün dünyasını ve insanını inşa eden uygarlığın özü, bu kalbe körleşmesi, onu önemsizleştirmesi, bütünüyle akla iman etmesi ve yaslanmasıdır. ‘Batı’ ismini alan bu uygarlık biçimi insanı ve varlığı Allah’tan bağımsız okuması, insanı ve varlığı Allah’a karşıt bir yerde anlamlandırması insanı ve varlığı kalbsiz kılmıştır. İnsan ve varlık, görünenden, ele avuca gelenden, deney masasına getirilebilen kısmından öte bir şey değildir. Allah inkâr edildiğinden insanın ve varlığın ‘gaybi’ tarafı da yok sayılmıştır. İnsan salt kendisi olarak merkezi bir nokta görülmüş ve böyle belirlenmiştir. Hümanizma’nın özü budur! Buna göre insanın üstünde bir güç yoktur; kendisi ve çevresine dair bütün belirlemeler, onun tercihlerine dâhildir. Evet, hümanizmanın insanında, edebiyatın, felsefenin, hikmetin ve dinin işaret ettiği kalbi yön yoktur; o bütünüyle cismaniyetten ve güdülerinden ibarettir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TEar-H8X_nI/AAAAAAAAAF4/XpYT9UfapfE/s1600/JCA40N2FOCAFQ2QZZCAGWJ1PRCALJNIEJCABIOSUVCAE12AMPCA10F7UOCANFCDFXCAOBE0KQCA2I0XRQCAI4Z2NFCATWRN96CAQ8X8UTCAFUKSTNCA59M91DCA9Q6URVCAI3IT90CAGJVU82CAQVGMH9.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TEar-H8X_nI/AAAAAAAAAF4/XpYT9UfapfE/s320/JCA40N2FOCAFQ2QZZCAGWJ1PRCALJNIEJCABIOSUVCAE12AMPCA10F7UOCANFCDFXCAOBE0KQCA2I0XRQCAI4Z2NFCATWRN96CAQ8X8UTCAFUKSTNCA59M91DCA9Q6URVCAI3IT90CAGJVU82CAQVGMH9.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Allah’tan, dolayısıyla kendisini başka türlü bir yere yükselten kalbi tarafından düşen, görülebilir ve dokunulabilir ‘küçük bir şey’ halini alarak ‘şeyleşen’ insan ‘dünya’ya ve ‘kendisi’ne hapsolmuştur. Varlığın ve şeylerin hepsi olan ‘bütün’den kopuk ‘küçük’ bir parça olmuş, dışındaki ‘bütün’ü düşman görmüş, bu ‘bütün’e karşıtlık içinde varlığını ikame etmeye çalışmıştır. Doğru’nun, iyi’nin, güzel’in kaynağı kendisi olunca ve kendisi de güdülerinden öte bir şey olmayınca ‘savaş’ın hem nesnesi hem de öznesi olmuştur. Her bir şey savaşılacak bir unsur ve düşmanı da böylesi çok ve yenilmez olunca yenilmek, değersizleşmek, anlamsızlaşmak ve hiçleşmek bu insan için kaçınılmaz olmuş. Dışındaki her bir şeyi düşman görerek onları ‘kötü’nün içine çekmiş, kendisi de, böylesi anlamsız bir savaşın öznesi olduğundan çürümüştür.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İçine doğduğumuz ve şükür vesilesi olan ‘ihsan’ ile hemhal olduğumuz dinin, İslam’ın tasavvuru böyle bir insan, böyle bir hayat ve varlık okuması, kavga ve savaş içinde görünür olan böyle bir uygarlık öngörmüyor. Daha başta insanın dikkatini bir ‘bütün’ün varlığına çekiyor. İnsan; evren, kozmos, kâinat denen bu ‘bütün’ içinde ayrıcalıklarla anılsa da, ‘bütün’ün sahibi değil şahidi olarak belirleniyor. İnsana şu deniyor: ‘Bütün’, sayısız şifreyi muhteva eden bir kitap, bir kitaptır ve sen de bu şifreleri çözecek bir anahtar, bir okuyucusun. Başta kendini tanımakla mükellefsin, bir anahtar olduğunu fark etmekle... Kendini tanıdığın ve bir anahtar olduğunu fark ettiğinde ‘bütün’ün şifrelerini çözecek ve hazineye kavuşacaksın. O hazine sana gösterecektir ki, sen ‘bütün’den bağımsız ve gayrı değil, ona dâhilsin. Ki sen ve varlık ‘şuhudat’tan ibaret değildir, bir de hikmetin ve hakikatin yurdu olan ‘gaybi’ tarafınız vardır. Yapman gereken, ‘bütün’e içkin ruha teslim olmandır; ‘bütün’le birlikte Sahibi’n, Allah’ın muradını tefekkür ve tezekkür etmenizdir. Gaybi tarafına açık ve akraba bir şuhudatın olmalı. Sen insan! Cesedini ruhuna ve aklını kalbine muti kılarak ‘kalb ve ruhun derece-i hayatı’na yükselmelisin. Kendini ‘bütün’den kopartır, ‘bütün’e içkin manaya yabancılaşıp ona düşman olursan büyük bir zulme imza atmış olursun. Bütün bir varlık karanlıklaşır, karanlıkta geçen korkunç bir hayat belirir ve sen de elem içinde bir ömür geçirirsin. Bunun nihayeti ise ağır bir ceza olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TEarOkMpFPI/AAAAAAAAAFw/iLPdjYYUZ1Y/s1600/2609_b.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" hw="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TEarOkMpFPI/AAAAAAAAAFw/iLPdjYYUZ1Y/s200/2609_b.jpg" width="125" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Allah, ‘bütün’ü bu zulmetten insanı da bu ağır cezadan uzak tutmak için kitaplar göndermiş, insanı ve varlığı bu kitapların ruhuyla hemhal kılmak adına peygamberler vazifelendirmiştir. Ne kadar şükretsek azdır, varlıklarını peygamberlerin ayak izinde ikame eden kalb ve gönül ehli insanlar da insana çalışmış, Allah’ın muradını murat etmiştir. Fethullah Gülen Hocaefendi bu gönül ehli insanlardan biridir; ömrünün bütün demleri buna şehadet ediyor. Vesile olduğu hizmetler, konuşmaları ve onlarca kitabı insan ve varlık kalbsiz kalmasın diyedir. Kalbin Zümrüt Tepeleri isimli kitabı bile tek başına bu hakikate işarettir. Biz bu eserde, insanın bütününe dair oylumlu hakikatler görüyoruz. Her kitabı böyledir, ancak şimdi bir kez da dikkatimizi ‘kalbe’ çekiyor, bu yaralı çağda kalb ibremizin seyrini gösteriyor. Yaraya şifa bir kitaptır bu, çünkü kalbimizin sıhhatine ve yönelimine göre mahiyet değiştiririz. Bizden çıkan her fiil, sahip olduğumuz her arzu ve fikir kalbimizin boyasını alır. Biz kalbimiz kadarız; kalbimizin ibresi neyi gösteriyorsa biz oyuz. Allah buyuruyor: “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma.” Ve Hz Peygamber’in sabah akşam ettiği dua şöyledir: “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dininle sabitleyip perçinle.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hocaefendi’nin ‘ikindi sohbetleri’nden oluşturulan Kalb İbresi kitabı, insan ve hayat ve varlık için böylesi hayati olan bir durumdan bizi haberdar ediyor. Unutmamak lazım; haberdar olmamak neticeyi değiştirmez ve ancak haberdar olanlar neticeye tesir edebilirler.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-6077162822251362494?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/6077162822251362494/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/07/kalbimizin-ibresi-neyi-gosteriyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6077162822251362494'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6077162822251362494'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/07/kalbimizin-ibresi-neyi-gosteriyor.html' title='Kalbimizin ibresi neyi gösteriyor?'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TEar-H8X_nI/AAAAAAAAAF4/XpYT9UfapfE/s72-c/JCA40N2FOCAFQ2QZZCAGWJ1PRCALJNIEJCABIOSUVCAE12AMPCA10F7UOCANFCDFXCAOBE0KQCA2I0XRQCAI4Z2NFCATWRN96CAQ8X8UTCAFUKSTNCA59M91DCA9Q6URVCAI3IT90CAGJVU82CAQVGMH9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-3931254933077674866</id><published>2010-07-15T06:26:00.000-07:00</published><updated>2010-07-15T06:26:12.877-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>‘Bütün’e işaret kardeşliğe çağrı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gasset, “İnsan çaresiz mekânın tutsağıdır” der. Öyledir, ancak insan doğduğu mekândan, kendisine zindan olabilecek sosyolojinin tutsağı olmaktan çıkabilir. Bu durumu hayatımdan biliyorum. Doğduğum mekânın ve sosyolojinin içinde Kürtçe’den Türkçe’ye, ‘sıla’dan ‘gurbet’e çıktım. Hayatım ‘gurbet’te, Türkçe’nin içinde kuruldu. Kürtçe ‘anne dili’m olarak kalırken, Türkçe bana ‘ana dil’ oldu. Annemden, dilinden ve doğduğum ‘hikâye’den uzakta yalnız başımaydım. Gerçekliğin kıyıcılığından kitaplara kaçtım, okumayı sığınak bildim. Kaçtığım kitaplardan edindiğim şudur: Ebeveynimin hikâyesinin kurduğu bir ‘ben’ değilim artık; sosyolojimin dışında öznel bir hikâye ve dil edinmişim. Tarihim, sosyolojim, anne dilim ve etnisitem bana dâhil olsa da bunların içinde hapis yatmıyorum. Bunlar sahip olduğum şeyler, ben onlara ait değilim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TD8LHeRoyTI/AAAAAAAAAFo/oGWuswvzbnQ/s1600/ozgurluk.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="150" rw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TD8LHeRoyTI/AAAAAAAAAFo/oGWuswvzbnQ/s200/ozgurluk.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türk, Kürt, Arap veya başka bir şey olarak doğmadığımızı, sadece insan doğduğumuzu düşünüyorum. İnsanın sonradan Türk, Kürt, Arap veya başka bir şey olması sosyolojik ve tarihseldir diyorum. Dolayısıyla, insan olarak doğuşuma içkin sorularla ilgili olmayı daha çok önemsiyor, ‘cümle varlığın birliği ve kardeşliği’ni imleyen ‘bütün’ fikrini paylaşıyorum. Hakikatin ve hikmetin peşinde olan felsefenin, kadim anlatıların, kutsal metinlerin işaret ettiği ‘anlam’ın içinden bakınca; tarihin, sosyolojinin ve seküler zihnin inşa ettiği modern tanım ve belirlemelerin ‘bütün’ü parçaladığını, ‘parça’yı ‘bütün’ gibi sunduklarını görüyorum. Bunun bir yanılsama olduğunu, ‘parça’yı ‘bütün’ görmenin bizi hakikatsiz kıldığını düşünürüm. Bu yüzden, siyasi sınırlarla belirlenmiş ‘vatan’ ve sonradan inşa olmuş etnisiteler adına köpürtülen kavgalara adımı yazdırmıyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayır, altını çizdiğim ‘bütün’, büsbütün homojenliği değil, farklılıkların beraberliğinde oluşan ‘bir’liğe işaret ediyor. Bir ülke veya etnisiteden önce hayata, dünyaya doğarız, dünya ise, doğu ve batısıyla, kuzeyi ve güneyiyle Allah’ındır. Etnisite ve siyasi vatanlara dair meseleler dünyaya dairken, dünyanın kendisi, mümine vatan olamayacak kadar, bir süreliğine oturulabilen kısa bir gölgeliktir. Bu sebeple etnik olarak Kürt olduğum için değil, ‘cümle varlığın birliği ve kardeşliği’ne inandığım için Kürt Meselesi’yle ilgiliyim. Müslümanlığımdan hareketle değil, adalete ve hakkaniyete inandığımdan İsrail devletinin zulmüne karşı Filistinlilerden yanayım. Yeryüzünün kuytularında hakkı yenmiş her bir varlığın acısını paylaşıyor, her bir şeyin kendi hakkı üzere yaşamasını savunurum. Herhangi bir ‘parça’nın ‘bütün’den bir ‘parça’ veya ‘bütün’ün hepsine egemen olmasını haksızca bulurum. Adalet esas olmalı; her bir şey hak ettiği üzere yaşamalı, böyle yaşanırken de ‘bütün’le kardeşlik incitilmemeli.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TD8K9H0c9rI/AAAAAAAAAFg/LE4YR_vDKeQ/s1600/kardeslik.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="141" rw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TD8K9H0c9rI/AAAAAAAAAFg/LE4YR_vDKeQ/s200/kardeslik.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tasavvurum böyle, ama ne yazık ki yaşananlar başka türlü; her bir ‘parça’, ‘bütün’den farklılığı üzerinden ontoloji ediniyor. Mesela Türkiye’deki ulus devlete içkin etnik milliyetçiliğin büyüttüğü Kürt Meselesi’nde ‘kardeşliğin dili’ epey yaralanmıştır. Türkler’in Kürtler’e kardeşliği bir retorikten öte gitmezken, Kürtler, ‘kardeşliği’ değil ‘eşitliği’ talep ediyorlar. Türklerin kardeşlik retoriğinde hakları teslim edilmiş Kürtler yokken, Kürt milliyetçilerinin geliştirdikleri dilde, ‘parça’lar arasındaki ortak paydaları gözetmeyen, dolayısıyla ‘bütün’ün ruhunu inciten pür bir eşitlik öngörülüyor. Oysa ortak coğrafyada Türklerin, Kürtlerin, Arapların ve Farsların bir ‘meta hikâyesi’ vardır. ‘Parça’lar bu meta hikâyenin içinde özgül hikâyelerini bütün halinde yaşamışlar. Yunus Emre, Hz Mevlana Mele Ceziri ve Şirazli Sadi aynı hikâyenin müellifidirler. Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar bu hikâyenin içinde ve hakkaniyet üzere kardeş olmuşlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cihan Aktaş’ın İz Yayıncılık’tan çıkan “Kardeşliğin Dili” kitabı, bütünüyle siyaset, sosyoloji ve yasaların soğuk dilinin işaret ettiği bir çözüme değil, ‘bütün’ü oluşturan ‘parça’ların akrabalığıyla yaşanan kardeşliğe vurgu yapıyor. Haklı olarak şu soruları soruyor: “Neler oldu da sanki en fazla bir yüzyıl içinde bu coğrafyada kardeş kardeşi anlamaz, dinlemez hale geldi? Birileri belirgin şekilde üstünlük, ayrıcalık ve tahakküm bildiren, diğerleri öfke ve isyan dolu, ayrılıkçı bir dil kullanmaya başladı? Neler yaşandı, uzun kardeşlik yüzyıllarının süreğinde sohbetler yerini yas toplantılarına terk etti?” Kitabı oluşturan yazılarda, ‘cümle varlığın birliği ve kardeşliği’ni esas alan bir ruhun, bir vicdanın, bir zihnin dokunuşlarını hissediyorsunuz. İsrail bombalarına hedef olmuş Gazzeli çocukların başlarını okşarken, İsrail’in şahsında Yahudilerin hepsini lanetlemenin yanlışlığına da işaret ediyor. Yazar başörtülü öğrencilerin çığlıklarına kulak olurken, katledilen Hrant Dink’in ve ülkesinden uzakta ölen Ahmet Kaya’nın işaret ettiği vicdansızlığa da işaret ediyor. Kirli savaşta oğullarını kaybetmiş Türk ve Kürt annelerini ayrıştırmıyor, nasıl bir acı içinde benzeştiğimizi ve çürüdüğümüzü dillendiriyor. Evet, savaşın dili ayrıştırıp öldürürken, kardeşliğin dili bütünleştirip yaşatır. Cihan Aktaş bu farkı ortaya koyuyor; yitirdiğimiz ‘bütün’e işaret ederken, kardeşliğe, dolayısıyla hayata da çağırıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-3931254933077674866?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/3931254933077674866/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/07/butune-isaret-kardeslige-cagr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/3931254933077674866'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/3931254933077674866'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/07/butune-isaret-kardeslige-cagr.html' title='‘Bütün’e işaret kardeşliğe çağrı'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TD8LHeRoyTI/AAAAAAAAAFo/oGWuswvzbnQ/s72-c/ozgurluk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-240727041829312534</id><published>2010-06-30T00:05:00.000-07:00</published><updated>2010-06-30T00:05:24.033-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ne bekleniyorsunuz</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hz Peygamber’in ‘büyük cihad’ı tanımlayan hadis-i şerifi, insanın ‘büyük düşman’ına da işarettir: İnsanın kendi nefsine… Bu hakikatli işarete sırtımızı yaslayarak diyebiliriz ki, insanın büyük zindanı çoğu zaman kendisi olmaktadır. Kendisini kendisine yeter görmesi, insanın kendine hapsolması anlamına gelir. Sağırlık, başka seslere kulak olmayış demektir; kendi sesi içinde kalması veya yitmesi… İnsanın kendi hikâyesinden gayrı hikâyelerde de hakikatin olabileceğine inanmaması da bir tür sağırlıktır. Sağırdır çünkü başka hikâyelere kulak değildir; kendini, bu hikâyelerde olması muhtemel hakikatlerden yoksun bırakır. Sahih ve hakikatli bir edebiyat ise, insanı başta kendi içinde gezdirerek kendisini fark ettirir, sonra da başka hikâyelere açık kulak kılar. İyisinden bir roman, hikâye ve şiir, insanı açan ve gösteren bir ayna olur. İnsanda var olan ve olup bitenler, en çok edebiyata yansır. Zira edebiyat bütünüyle insanı çalışır, onu gösterir. Romanın, hikâyenin ve şiirin konusu şu veya bu olabilir, fark etmez; her ne ise konu, o insana dair bir şeydir. Edebiyat okuyucusu, içine düştüğü metinde ucundan tuttuğu izi takip ederek kendisine varır. Edebiyatın merkezinde duran hikâyelere maruz kalarak hikâyesinden çıkar, içine düştüğü hikâyeleri kendi hikâyesi kılarak çoğalır. Başkalarının hikâyelerine karıştığı ve kulak olduğu için de, kendi zindanında bir mahkûm ve sağır olmaktan çıkar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TCrrre787SI/AAAAAAAAAFQ/KnWHYuo22q8/s1600/32416.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="149" ru="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TCrrre787SI/AAAAAAAAAFQ/KnWHYuo22q8/s200/32416.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yakın bir zaman önce Sütun Yayınları’ndan çıkan Recep Şükrü Güngör imzalı Kayıp Ruhlar Kıraathanesi isimli hikâye kitabı zihnime bunları düşürürken, bir hikâye toplayıcısı/anlatıcısı olan ‘hikayeci’nin aslında ne yaptığı konusunda da düşündürttü. Derdim; hikâyecinin dil, teknik ve kurgudaki ustalığı hakkında çözümlemeler yapmak değil, insanın hikâyeci hali üzerinde düşünmektir. Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni okurken kendimi iyi çekilmiş fotoğrafların sergilendiği bir salonda hissettim, hikâyeler anlatan hikâyeciyi de usta bir fotoğrafçı olarak karşıladım. Hikâyeciyi niye fotoğrafçıya benzetiyorum? Fotoğrafçı, dünyanın bir yerinde bir kez yaşanan ve çok az kişinin tanık olduğu ‘an’ları çeker. Uzaklarda yaşanmış ‘an’ların fotoğraflanmış hali olan kareler önümüze geldiğinde, kendilerine uzun uzun bakıp düşünürüz. Çünkü o tek an’a düşen şey, bize fotoğraf karesine giremeyeni de anlatır. Göğsüne silah dayanmış bir çocuğun fotoğrafında sadece eli silahlı adamları ve çocuğun çaresizliğini görmeyiz, fotoğraf karesinde görünmese de dünyanın ve insanın türlü hallerini de okuruz. Hikâyeciler de fotoğrafçılar gibidir! Şahid olmadığımız ve yaşamadığımız kimi yaşanmışlıklar zihinlerine düşer, kendilerinde biriken bu şeylerin yalnız şahidi kalmak istemedikleri için bunları yazarak paylaşırlar. Hikâyeciler sayesinde yığınlarca yaşanmışlığa ve insani hallere vakıf oluruz. Her fotoğraf karesi ve her bir hikâyeyle insanlık ailesinin yaşanmışlığı üzerinden insan hallerimizi öğreniriz. Dolayısıyla şu denebilir: İyi ki fotoğrafçılar var, böylelikle gözlerimiz ‘başkası’nı da görmüş oluyor. İyi ki hikâyeciler var, topladıkları ve paylaştıkları hikâyeler sayesinde hikâyemize hapsolmuyor, başka hikâyelere de açılıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TCrsN_NaMQI/AAAAAAAAAFY/sXNX_B1Dc34/s1600/untitled.bmp" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" ru="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TCrsN_NaMQI/AAAAAAAAAFY/sXNX_B1Dc34/s200/untitled.bmp" width="186" /&gt;&lt;/a&gt;Recep Şükrü Güngör’ü uzun zamandır tanıyorum, hikâyeyle kurduğu varoluşsal bağın tanığıyım. Fotoğraf makinesini boynundan çıkarmayan usta fotoğrafçılar gibi, o da hayatın ortasında kalem ve defterleriyle birlikte yaşıyor. Karşılaştığı her bir insan yüzünde uzun yaşanmışlıkların izini arıyor. Ucundan tuttuğu iplikleri takip ederek yaşanmışlığın özüne varmak istiyor. Recep Şükrü Güngör’ün hikâyeciliğinde altını çizdiğim husus şudur: Derdi olan bir hikâyecidir o; dünden bugüne dünyanın aldığı hal, insanın gelip vardığı nokta, yaşadığı ülkenin evrilmeleri ‘can’ına dokunabiliyor. Ağrısı olan bir can ile hikâyeler yazıyor. Hikâyelerinde; insanın, varlığın ve hayatın hakikati adına gördüğü yitiğe ve yaşanan sahihliğe işaret ediyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Özelde roman, hikâye ve şiir, genelde edebiyat insanı çalışır, insana seslenir. Ama ne yazık ki, edebiyat gençlik döneminde geçirmemiz gereken bir hastalıkmış gibi muamele görüyor. Büyümüş hissederek kendimize hapsoluyor, şiir, hikâye ve romana rağbet etmiyoruz. Böylelikle hem edebiyata hem de kendimize haksızlık ediyoruz. Nasıl bir değerden yoksun kaldığımızın farkında değiliz. Demem o ki, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ne bekleniyorsunuz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-240727041829312534?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/240727041829312534/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/06/kayp-ruhlar-kraathanesine.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/240727041829312534'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/240727041829312534'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/06/kayp-ruhlar-kraathanesine.html' title='Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ne bekleniyorsunuz'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/TCrrre787SI/AAAAAAAAAFQ/KnWHYuo22q8/s72-c/32416.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-3724836119635849945</id><published>2010-05-01T08:55:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:33:05.533-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Büyük Kopuş!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yaratıcı için varlık, ‘bütün’ halinde ‘bir şey’dir; bir bütün olarak, ‘bir şey’ için yaratılmıştır. Bunu şuradan anlıyoruz: İnsanı konuşmak, bütün bir varlığı konuşmayı gerektiriyor. Çünkü insan her bir şey ile ilgilidir, insanın gerçekleşebilmesi için her bir şeyin var olması gerekiyor. Bütün bir varlık da, kendisini oluşturan her bir şeyin katılımıyla mümkün olabilmektedir. Bu anlamda küçük, ayrıntı bir şey yoktur; küçük ve ayrıntı olarak bilinenlerin yokluğu ‘bütün’ü yaralar, eksiltir, varlığını çözer. Hayatiyet, ‘bütün’ün her bir şeyiyle birlikte devamına bağlıdır. Parça bütünü kurarken, bütün parçanın hayatiyetini imkânlı kılar. Parçasız bir bütünden bahsedilemeyeceği gibi, bütünden uzak düşmüş parçaların sıhhatinden de bahsedilemez. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Evet, böyledir! Ancak ve ne yazık ki, korkulan olmuştur. Bütün parçalanmış, parça bütünden uzak düşmüştür. Görünen o ki, bugün ve şimdi her insan teki, varlığı oluşturan her bir cüz, sadece bir çığlık olarak beliriyor. Bu çığlık, derinden kopuşu, acıyı, gurbeti ve hasreti duyuruyor. Kendini derinden duyuran kopuş, acı, gurbet ve hasret, ‘bütün’den uzak düşmüşlüğü vurguluyor. Sanki büyük bir patlama olmuş, sonrasında sert bir rüzgâr esmiş, her bir şey bir yana fırlamış. Bütün parçalanmış, her parça bu yırtılmayla uzaklara savrulmuş. Büyük kopuş gerçekleşmiştir. Parçalar, yırtılmanın acısı ve ağrısıyla yalnız başına kalmışlar. Bu öyle bir acı ve ağrı ki, ancak ‘bütün’e dâhil olmakla giderilecekken, bu mümkün olmamış; parçalar gayr-ı mümkün bir yola, kendileriyle kalarak bunun üzerinden gelmeye çalışmışlar. Varoluşu bir bütün halinde karşılamak ve yaşamak varken, her bir parça kendini bir bütün görme yanlışına düşmüş. Bütünün parçalanması sonrasında parçanın kendini bir bütün gibi sunması günahı işlenmiştir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tabi ki bu kendiliğinden, ızdırari, ‘doğal’lık içinde gerçekleşmemiş. Büyük patlamaların, sert rüzgârların oluşturduğu derin, büyük bir kopuştan bahsedebiliriz. Yaratıcı Varlık’ı bir bütün olarak yaratırken, onun ‘bütün halinde bir şey’ olduğunu da bildirmiştir, Varlık’a bir anlam vererek onu anlamlı kılmıştır. Bütün bir vahiy medeniyeti, Yaratıcı’nın Varlık’a verdiği anlamın açılımı olarak okunabilir. Vahiy Varlık’ı Varlık’a verilmiş anlam içinde okur ve insanı böyle kurarken, vahyin dışına düşen vahye mugayir akıl Varlık’a verilmiş anlama yabancılaşarak kendisi Varlık’a bir anlam bulma yoluna girmiş. Büyük patlama ve sert rüzgâr bu noktada patlayarak, bütünün parçalanması, kopuş gerçekleşmiş. İnsan bütünden bir parçayken, bütünün merkezi olmuş; akıl insanın bir şeyiyken, insanın her şeyi olmuş. İnsan bütün içinde kendi anlamını bulur iken, bütüne anlam vermek durumunda olan bir konuma sokulmuş. Olduğundan fazla bir şey yapılan bu insan, Varlık’ın, yani ‘bütün’ün sahibi ve anlamı yokmuş gibi, Varlık ve ‘bütün’ üzerinde tasarrufa gitmiş. Yaratıcı’nın üzeri çizilmiş, insan tanrı konumuna çıkarılmış.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayır, bu insanın hayrına olmamış. O güne kadar insan ‘bütün’ ve bütüne verilmiş anlam içinde kaldırabileceği yükümlülükleriyle yaşarken, bütün’ün üstüne/dışına çıkarılarak ‘bütün’ün sorumluluğunu yüklenir olmuş. Yaratıcı’ya karşı sorumluluktan imtina ederek özgürleştiğini sanırken, bir yığın sorumluluk ve kaygının esaretine girmiş. Özgürlüğü başına bela olmuştur. Sığınabileceği Tanrı’yı öldürmüş, özgür kalışının bütün sorumlulukları, kaygı ve korkularıyla yalnız başına kalmış. Ama gelin görün ki, kendisinin tanrı konumuna sokulması onu Tanrılaştırmamış, çünkü o Varlık karşısında yine o küçük ve yetersiz varlık olarak kalmıştır. Varlık’ın her bir şeyi olarak görülmüş ama kendisinde merkezi bir yerde duran akıl, Varlık’ı kendisi için düşman olarak görmüş, bu düşmanın üzerinden gelmeyi de kendisine biricik vazife olarak inşa etmiştir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi, bu seküler/batı aklının çocuğu uygarlığın inşa ettiği şimdiki zaman içinde her bir şey bütünden kopuşun acısı ve ağrısı içinde eriyor. Varlık’a verilmiş anlamı kabullenmeyerek inşaya koyulduğu her bir anlam Varlık’ı bir bütüne kavuşturamamış, Varlık, birbirine karşıt unsurların boğuşması içinde hayatiyetini kaybediyor. Bu durum, koca bir iddianın yalanlanmasıdır; gururlu, kibirli araçsal aklın iflasıdır. Dünyayı ve hayatı yaşanmaz kılan bu araçsal seküler aklın kurduğu uygarlık, yüreği genişletecek, insana inşirah verecek tek bir cümleden dahi yoksundur. Zira hayat(iyet) ‘bütün’dedir; Yaratıcı’nın Varlık’a verdiği anlam içinde nefes verir, orada çiçeklenebilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S9xOmW4g8nI/AAAAAAAAAFI/gpROX9bLIRg/s1600/D%C3%BCs%C3%BCnce.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S9xOmW4g8nI/AAAAAAAAAFI/gpROX9bLIRg/s200/D%C3%BCs%C3%BCnce.jpg" tt="true" width="145" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yusuf Kaplan yıllardır, dünyanın ve hayatın yaşanabilirliği için başka türlü bir medeniyete işaret eder, bu medeniyetin adresini verir. Bu medeniyet, insanı Varlık’tan koparmayan, onu Varlık’ın içine dâhil ederek ‘bütün’ü kuran bir medeniyettir. Hiç şüphesiz bu, en son Osmanlı pratiğiyle insanlık için yaşanılabilir bir ada olduğunu test etmiş İslam’a yaslanan bir medeniyet perspektifidir. İslam dışındaki kadim anlatıların bunu yapabilir olmaktan çıktığını, neo-paganist uygarlığa karşı sadece İslam’ın yaşanabilir bütüncül bir anlam kurabileceğini söylüyor. Kaplan, bu tezini şimdilerde Külliyat Yayınları üzerinden veriyor. “Külliyat olmadan fikriyat, fikriyat olmadan medeniyet inşa edilemez” ilkesiyle yola çıkan Külliyat Yayınları'nın yayımladığı ilk kitaplardan biri olan Whitehead imzalı Düşüncelerin Serüvenleri’nin merkezi konusu da ‘bütün’ fikridir. Kaplan, Düşüncelerin Serüveni kitabının önsözünde ‘bütün’den kopuşu ve Whitehead’i şöyle değerlendiriyor: &lt;em&gt;“Sokrates’le birlikte, büyük ve kuşatıcı varlık tasavvurunun bir parçası olan insan ve insanın tabiatının bir parçası olan ‘akıl’, ‘bütün’ (her şeyi açıklama ve belirleme gücüne ve kudretine sahip tek aktif varlık) katına yükseltilmiştir. Bütün (asli olan), bir şekilde devre dışı bırakılarak, parça (arizi) olan, bütün (asıl) olarak konumlandırılmıştır. İşte, Whitehead ve eseri, tam bu noktada, bize esaslı şeyler söyler: Kendi terimlerimle ifade edecek olursam, Whitehead, ‘bütün’ kavran(a)madığı sürece, parça’nın her şeyi paramparça ve tarumar edeceğini haykırır bize. Whitehead’in düşüncesinin ve eserinin özeti olabilecek tez, bu parça-bütün ilişkisine ilişkin yaptığı, bugün bütün dünya için hayati önem taşıyan bu önemli tespitte gizlidir.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yusuf Kaplan, son yıllarda kulak kesildiğim çok önemli düşünür ve yazarlardan biridir. Yazdığı her metnin bir okuyucusuyum. Ve şimdi, Külliyat Yayınları üzerinden daha gür bir şekilde sesleniyor. Çevirdiği/yayımladığı her metin, yaslanabileceğim, içinde yaşayabileceğim güvenli bir ada inşa ediyor. Demem o ki, Yusuf Kaplan’a kulak olun; yazdığı/çevirdiği/yayımladığı her metne okuyucu olmakta ‘iyi’lik vardır. Zira Kaplan’ın işaret ettiği, görünür kıldığı medeniyet perspektifi insana ve hayata çalışıyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-3724836119635849945?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/3724836119635849945/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/05/buyuk-kopus.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/3724836119635849945'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/3724836119635849945'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/05/buyuk-kopus.html' title='Büyük Kopuş!'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S9xOmW4g8nI/AAAAAAAAAFI/gpROX9bLIRg/s72-c/D%C3%BCs%C3%BCnce.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-412420201296948096</id><published>2010-03-23T01:16:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:33:45.608-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nihat Dağlı Hakkında'/><title type='text'>Kitaptan Kürekleri, Yazıdan Kayığıyla Gönüller Okyanusunda İlerleyen Bir Yazar: Nihat Dağlı'ya.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;O’nu tanıdığımda yaşım 11 idi, O'nun 22. Babamın sevdiklerini sevip yerdiklerini yerdiğim, önüme koyduğu her eseri hızla okuduğum vakitler. O da babamın dolayısıyla benim çok sevdiğim insanlar arasında yer almış, umut ve heyecan dolu genç bir yazardı o zamanlar. Ortalama her hafta görüştüklerini, bu görüşmelerde geçenleri babamın bir bir anlattığını, haftalık yazılarını okuttuğunu hatırlıyorum anılara dönünce. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Orta okulda bir sürü derece aldığım kompozisyon yarışmaları için yazılar yazarken, lisede edebiyat dergisi için çalışmalar yaparken O'na öykündüğümü ama beceremediğimi anımsıyorum. Uslubun kendine has bir şey olduğunu yıllar içinde, adını yazmadan yazacağı satırları bile tanıyabilecek aşinalığa geldiğimde kavradım. Sanırım O da, benim satırlarımı nerde görse, nasıl süslesem, ne sıfatlar arkasına saklasam, en yalın halini bildiğinden devrik cümlelerimin, hemen tanır ve ısrarlı talebimle, beni besleyen, büyüten düşüncelerini sunar yazıya. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Zaten 1992’ de gazetede yayınlanan ilk yazımı farkedip soyadından dolayı babama kim olduğunu soran da O olmuştu, ümit verici sözlerle kendisi bile farketmeden beni büyük bir coşkunun ortasına bırakan da. Ama bunların hepsi gıyabında gerçekleşen hadiselerdi ve O'nu hiç görmemiştim, bir resimdi zihnimde yıllarca. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Sonra bir gün o resimdeki adamı gördüm sokakta. Ertesi gün yine, sonraki gün tekrar. Koltuğunun altında en az üç kitap yanımdan geçip beklediğim noktanın karşısındaki binaya giriyordu her sabah. Babam söyledi sebebini sonra, oradaki bir kamu kuruluşunda memurdu yazarım o yıllarda. İki sene boyunca her sabah O'nu bu şekilde gördüm, hep umutlu, hep heyecanlı bir yüz ifadesi ile hep en yakın dostları kitaplarıyla.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Sonra ben şehrimden ayrılınca öss rüzgarıyla, dergi ve gazetelerden takip ettim yıllarca. Üniversite bitip staja başlarken bir dergide sizden gelenler başlıklı bir köşenin editörlüğünü yaparken gördüğümde O'nu, hemen bir yazı yazıp yolladım dergiye. Tabi yanına, iyice köşeye sıkıştığım o günlerde akıl danışacağım bir büyüğüm olarak bana yol göstermesini istediğim bir de mektup yazdım, hayatın örselediği ruhumdan geriye kalan samimi duygularla. Altı gün sonra beni aradığında ağlıyordum, soğuk bir koridorun acımasız karanlığında. Sesi bir el uzatmıştı ruhuma, o güçle çıkabilmiştim binanın dışına. Ekimin son günleri olsa da yazdan kalma bir günü yaşamaktaydı Konya. Ama içimdeki kışı bir O anlamış, ihtiyacım olan ateşi bir O yakmıştı o gün bana. Sonrasında hep destek oldu zorluklarımda, bıkmadan usanmadan dinledi beni, uzayan satırlarımda. Çözüm önermeyi pek sevmeyen ama alternatifleri bulacağım noktaya kadar sesli düşünmeme eşlik eden bir tavrı vardı. Bence demezdi hiç, ben değildi çünkü. Ben olsam şöyle yapardım diye ahkam kesmezdi, bilirdi ki kimse kimsenin içinde olduğu resmi tam olarak göremediğinden ne kadar destek amacıyla da söylese fikrini, hep eksik kalacaktı söyledikleri. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Ve bir zaman sonra O'nu ziyaret ettim, İzmir’e geldiğim bir hafta. 21 yaşındaydım o zaman, o 32. Yıllardır gıyaben tanıdığın biri ile yüzyüze gelmek, tanışmak çok ilginç bir duyguydu, şimdi bunu anlatacak kelime bulamıyorum. Hani çok eski dostların yıllar sonra karşılaşmasındaki gibi bir coşku, on yıldır okuduğun, çocukluk ve ilk gençliğine yön vermiş bir yazarla ilk kez karşılaşmanın korkuyla karışık heyecanı…Ve daha bir dolu karışık duyguyla gitmiştim çat kapı, çalıştığı iş yerine. Ne cesaret… O zamanlar demek ki cesurmuşum, buradaki “cesur” kelimesinin manasını en iyi o anlar. Hatta cesur kavramının gönül sözlüğümdeki karşılığı onun adıdır. Çok genç yaşlardan itibaren ne istediğini bilen, kararlı bir insan olmayı başarmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Yazısına öykünmeyi bırakıp önderliğinde çıktığım başka okumalar esnasında onun en çok bu yönüne hayran kalmışımdır: Cesur, kararlı, azimli, bedel ödemeye razı. Ağır sonuçları çıksa da önüne tercihlerinin, geri dönmeyecek kadar dik başlı, kimseye dayanmadan, hatta ona dayananları da taşıyabilecek kadar güçlü bir adam. İnandığı herşey uğrunda dünyayı karşısına alacak kadar cesur, ama bir kuşun kırık kanadına, bir çocuğun gözünden akan yaşa, ülkesinde herhangi bir kadının daha doğru ifadeyle dil, din, ırk farkı gözetmeksizin bir insanın uğradığı haksızlığa dayanamayacak kadar naif bir insan. Okurlarına dost muamelesi yapacak kadar mütevazı, her yazılana cevap verecek kadar nazik bir adam. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Sıkıştığım her köşe başında fenerini içime tutan, babamın gözlükleri yerine kendi gözlerimle bakmam gerektiğini hatırlatan bu değerli insan kadar cesur olsaydım, bugün bambaşka bir hayatım olurdu diye düşünüyorum, geriye bakınca. Ama ben onun kadar keskin kararlar veremeyecek ölçüde köşeye sıkıştırılmıştım, bu, çocuklarını yiyen, ataerkil ülkede. Boyun eğmek zorunda olduğum kurallar çerçevesinde yaşadım hep, hala değişen bir şey de olmadı yaşantımda. Ancak durduğum yerde nefessiz kaldıkça, yeni yeni pencereler açıyorsam kendime, bu enerjiyi buluyorsam hala, hep onun ektiği tohumlar yeşerdiğinden içimde, başlarını çıkarıp topraktan bakıyorlar penceremden güneşe, şimdi benimle birlikte. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;“Tarihin sadece tarih olduğunu, dönüp dönüp gidilecek ve orada konuklanacak bir yer olmadığını “ söylemişti bir keresinde bana. “Yaşanması ve üzerine düşünülmesi gereken bir yer olduğunu “ belirtmişti. Bugün öylesi bir muhasabeye girdim ben de içimde. Keşke diyemeyecek bir tercihler silsilesinden gelseydim bugüne keşke. Ama bizi bizden iyi Bilen taşıdı ya bugünlere, razı olmayı bilmeli kadere. O’nun deyişiyle “Kulak kesilmeli aleme”, belki de.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Acılar yaşatıp sınandıkça dost bildiklerimle, onun yüreğinin önüne düştüm her seferinde. “Galiba biz başkasından acı görerek seyrelecek, bir sürü başkası böylelikle dökülecek yakamızdan, biz kalacağız kendi başımıza ve Rabb’imiz…Etraf sakinleşecek…Hafiften konuşmaya başlayacağız Rabb’imizle… Ağlayacağız ona…Yani kendimiz olacağız.“ demişti bir gün teselliler sunarken bana.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;O’nu çok az gördüm yıllar içinde. Bazen senelerce yazışmadık ama ne zaman bir selamda kesişse yolarımız, bıraktığımız noktadan başladık kalbi dostluğa. Zamanın; kardeşliği, dostluğu, haldaşlığı silemediğine olan inançla. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;O benim şehrimde, bense çölün ortasında bir serap gibi sığındığım “ada”mda, iyi ki, kitaplar var diyerek yaşıyorum hala. Onun kitaplarını nasıl da içtiğimi geriye bakınca görüyorum. Hele de “Hiçkimseye Mektuplar” ı satır satır didiklediğimi, onun üzerine sayfalarca yazdığım mektubu görünce hatırlıyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Son kitabına kadar hepsini okudum defalarca. Sonuncusunu ise onca aramama rağmen bulamamanın üzüntüsünü yaşıyorum bu gün. Onbeşinci yılı devirdiğim gurbetten, belki bir yıla yaklaşan sıla özlemiyle döndüğümde İzmir’e, orada bulurum ve özlediklerimle buluşurum duygusunu yaşatıyorum içimde. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;O’nun dediği gibi diyorum bugün: “Bazen çıkamıyor insan kendinden, kendisi kendisine hapishane oluyor, muhkem bir hapishane, gardiyanı çok...Tutuklu da aczden başka bir şey değilse…Talip olmaktan çıkmışsa, gelen/maruz kaldığı neyse sadece bunu karşılamaya gücü kalmışsa…” Bu sözlerin üzerine söz söylenir mi hala?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Bir de şunu belirtmek istiyorum: Çok az insan böyle bir yere sahip oldu, gönül haritamda…Otuz sene de bir elin parmaklarına ulaşmadı beni bunca anlayan dost sayım. Ama belki de onun kadar anlayan olmadı, olamayacak. Çünkü o benim çocukluğumun, ben onun gençliğinin uzaktan da olsa şahidiyimdir. Söylediğim her kelimenin derin ve çağrışımlı bağlarını ancak o çözebilir. Ne demiş bir bilge; insan çocukluğudur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S6h4UmOCgXI/AAAAAAAAAFA/0w__9iOYctA/s1600-h/IMG_7736.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="133" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S6h4UmOCgXI/AAAAAAAAAFA/0w__9iOYctA/s200/IMG_7736.jpg" vt="true" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;Bu gün onun beni tanıdığı yaştayım: Burdan bakınca hayat çok başka görünüyormuş, onu kısmen anlıyorum ama o yine benden önde gidiyor, kimbilir yeni yaşlarında neler keşfediyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Evet o bir kaşif, kendinde yol alıyor, öyle geniş bir okyanus ki içi, her gün bir başka sahil daha buluyor sığınacak ve kapıyor kendini yanlışa, yalana, bir rüya olan hayata. Ölmeden önce ölme telaşında O, herkes gibi mutluluk denen yalanın peşinde değil gönlü. Kendini bilme, böylelikle alemi okuma, kitaptan kürekleri, yazıdan kayığıyla içindeki okyanusta yol alma telaşında.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yıllardır görmediğim ama haberlerini bir şekilde aldığım yazarıma dair, bir şeyler söylemek zor oldu doğrusu ama yazmasam olmayacaktı noktasına taşıdı bu sabah gelen bir ileti beni. Bir sosyal paylaşım alanı olan Facebook’tan gelen iletide arkadaşınız Nihat Dağlı’nın doğumgünü bu hafta diye bir hatırlatma vardı. Yetiştirmem gereken acil işlerim sebebiyle ve daha zamanı var diyerek birkaç saat bastırdım yazma isteğimi ama olmadı. Ve bu yazı böyle çıktı ve gönülden düştüğü gibi buraya aktarıldı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nihat Dağlı kadar geniş gönüllü birini yazmak haddime değil ama bana açtığı pencerden selam vermek, yeni yaşını erkenden kutlamak istedim. Onu anlatmaktan uzak, paylaşmak istediklerimden çok çok eksik bu yazı onu tanıyanlara mutlaka bir şey ifade edecektir. Eğer hala tanımayan biri var da bu satırları okuyorsa, dilerim bu yazı onun kitaplarına, onun dünyasına taşısın gönlünü bu baharda.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ve Sayın Yazarım, gelecek günlerin geçenlerden bereketli olsun, sağlık ve huzurla uzun yıllar daha yaz kağıtlara, oradan aksın sıcacık kelimelerin çoraklaşmış gönül haritalarımıza. Eminim son yirmi yılda sana karşı bir çok kusurum olmuştur, kırmışımdır belki seni, öyleyse eğer affet beni. Koruyacaksın her daim, yüreğimdeki yerini.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yazan: Handan Güler&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-412420201296948096?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/412420201296948096/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/03/kitaptan-kurekleri-yazidan-kayigiyla.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/412420201296948096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/412420201296948096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/03/kitaptan-kurekleri-yazidan-kayigiyla.html' title='Kitaptan Kürekleri, Yazıdan Kayığıyla Gönüller Okyanusunda İlerleyen Bir Yazar: Nihat Dağlı&apos;ya.'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S6h4UmOCgXI/AAAAAAAAAFA/0w__9iOYctA/s72-c/IMG_7736.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-930358434829513955</id><published>2010-03-14T15:26:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:34:33.178-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>Bir Soru(n) Olarak Dünya</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Durduğum kıyıda güneşin batışını izliyorum. Gün batıyor. Yatağını seren gece az sonra ‘kara’dan bir yorganı insanın ve eşyanın üzerine atacak. Uygarlığın ışıkları nafile, gece olacak; aydınlatılmalara rağmen söz kara(n)lığın olacak. Gökteki yıldızlar hayatın devamına bir işaret ve umut olsa da, bir gün daha ölecek. Günler insanlar gibidir; doğup ve ölürler. Bugün gibi… Ama biliyorum ki, yarın diye bir şey olacak, gün yine doğacaktır! &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsanlar da günler gibidir, doğar ve ölürler. Bu demektir ki, insan dünyalı değildir; dünyaya gelir ve dünyadan gider. İnsan dünyaya bir yerden geliyor ve dünyadan bir yere gidiyor. Uzun bir yoldan gelen insan, bir ağacın gölgesinde dinlenen ve bir süre sonra yoluna devam eden yolcu gibi dünyada duruyor. Dünya insana ‘gürültülü’ bir ara durak oluyor. Ara bir durak oluyor ama biz sadece insanın dünyadaki duruşunu görebiliyor ve okuyabiliyoruz; dünyaya gelişinin öncesine ve dünyadan ayrılışının sonrasına vakıf değiliz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S51ibj3X3OI/AAAAAAAAAE4/XrzbyOBEeng/s1600-h/kainat.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="183" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S51ibj3X3OI/AAAAAAAAAE4/XrzbyOBEeng/s200/kainat.jpg" vt="true" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsana dair önemsenen ve konuşulan her şey, insanın dünyaya gelişiyle ve dünyada kısa duruşuyla ilgilidir. Din(ler) dediğimiz kadim birikim, insanın dünyaya gönderilişinin hikmetinden ibarettir. Bütün bir felsefe külliyatı, insanın dünyaya gelişinin ve bulunuşunun sorularına cevap arar. Evet, insanın dünyada duruşu yolcunun ağacın gölgesinde durduğu kadardır ancak bu kadar kısa ve az duruşun anlamı, önemi ve hikmeti küçükçe bir şey değildir. Değildir çünkü dünya, insana ev sahipliği yapmakla önemli hale gelmiş; din, tarih ve felsefeden bahsediyor oluşumuz, insanlı bir dünya ile mümkün olabilmiştir. Hüseyin Nasr bu konuda şu belirlemeyi yapar: “İnsan, belirli bir açıdan bakıldığında kendisi için muğlâk ve bilinmez olan iki sessizlik dünyası arasına yerleştirilmiştir. Birincisi, ölümden önceki dönem; ikincisi ise ölümden sonraki evredir. Bu ikisi arasında insan hayatı bir çığlık gibi sonsuz sessizliği kısa bir anlığına, onunla birleşmek için dağıtan bir uğraktır. Fakat derin bir çalışma gösterir ki, insana, ‘hiçbir şey’lik ya da sessizlik olarak görülen şey, yani bu dünya hayatının ötesindeki süreç, ‘Saf Varlık’tır; görünüşte bu maddi evrende hayatın kısa uğrakları olan şey ise, ‘aşkın Varlık’ın yalnızca yansıması ve gölgesidir. İnsan hayatı da, bütün müziklerin en derin boyutu olan o ebedi sessizliğe karşı bir gürültüden başka bir şey değildir.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hıristiyanlığın baskın yorumu dünyayı, insanın sürgün edildiği bir yer bilir; dünya, işlenen ‘ilk günah’ın cezası olarak insana evlik eder. Bu sebeple dünya biraz lanetli bir yerdir, necistir. Her doğan çocuk, ‘ilk günah’ın ağırlığıyla dünyaya gelir, dünyada sürgün gibi yaşar. Felsefe ise, insanın dünyaya fırlatılmışlığından bahseder, sanki lanet bir yere gelinmiş gibi bir his verir. İslam’ın insan ve dünya tasavvuru bu iki kanaati paylaşmaz. Der ki: Her çocuk ‘temiz’ doğar. Dünya bir sürgün ve ceza yeri değildir; insan dünyada insan olur; Allah’ın yarattığı bir yer olarak yaratıcısının isimlerini gösterir. İnsan dünyada kendini ve Rabbini bilir. Bütün bir kâinat Allah’ın yarattığı bir kitaptır; Allah, her bir varlığın yüzüne yansıyan hakikatlerde görünür. Dünya bu yüzden necis değil, mübarektir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dinlerin ve felsefenin dünyaya getirdiği yorumlara doğan insan için, dünya yine de daha çok soru(n)dur; kendisine doğan her bir insanın gönlüne ve zihnine soru(n)larıyla dokunur. İnsan dünyanın sordurduğu veya dünyanın yüzüne sorulan soruların ve bu sorulara verilen cevapların içine doğsa da, kendini yine de cevap bekleyen sorular karşısında bulur. Dünyanın işaretlediği ihtiyaç ve sorulara yetişmek gibi bir çaba kaçınılmaz olur. Kutsal metinlerin ve felsefe kitaplarının sayfalarında sorulmuş soru ve verilmiş cevaplara rağmen insan yine sorar. Sorduğu şey elbette ki ilk kez sorulmuyordur, ama hiç şüphesiz o ilk kez soruyordur. Kendisinin de sorduğu soruya daha önce verilmiş cevapları da, kendi cevabı olarak bilmez. Bulacağı şey aynı olacaksa da, bilir ki bu kendi cevabı olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dünya sorularla birlikte vardır, hayat bu soruların verdiği rahatsızlık içinde geçer. Bu yüzden her insan için dünya daha çok soru(n) demektir. Dünyaya niçin ve kim tarafından gönderiliriz? Dünya insanın nesi olur? İnsan dünyada ne yapmalı, nasıl yaşamalıdır? Dünya ile nasıl bir ilişki kurulmalıdır? Bu sorulara verilmiş cevapların çeşitliliği kadar dünya ve dünya ile ilişki biçimi olmuştur. Dünyayı, insanın sürgün edildiği/fırlatıldığı bir yer olarak gören dinler ve felsefe bir dünya ve dünya ile ilişki biçimi geliştirirken, İslam başka bir dünya ve yaşam pratiği öngörmüştür. Dünyayı bir cezaevi, dolayısıyla necis gören Hıristiyan Batı’da yaşanan sıkışmışlık insanı boğmuş, onu Hıristiyanlık ve kiliseyle karşı karşıya getirmiştir. Pozitivist okuma biçimine yaslanan aydınlanmacı felsefe ise Batılı insanı dünyaya egemen olması gereken biri haline getirmiştir. Hıristiyanlık onu, olan bitene sadece maruz kalan bir zavallı görerek değersizleştirirken, aydınlanmacı düşünce kendisinde olmayan güçleri onda varmış gibi görerek kaldıramayacağı yüklerin altına sokmuştur. Hıristiyanlıkta insan hiçbir şey, aydınlanmacı düşüncede tanrı olmuştur. Tarih göstermiştir ki, ‘hiçbir şey’ ve ‘tanrı’ olma arasında gidip gelen Batılı insanın dünyası epey problemlidir. Din savaşları, bu savaşların sonrasında insanın tabiatla savaşı, tabiata egemenliğinin geliştirdiği teknolojik araçlarla dönüp bu sefer başka uygarlıklarla savaşı… Oysa İslam der ki: insan ne hiçbir şeydir, ne de tanrı; dünya ne necistir, ne de insanın fırlatıldığı bir yer... İnsan Allah’ın önemsediği bir kul, dünya ise, insanın kendisini ve Allah’ı bileceği bir yerdir. Tamam, insan dünyaya gelir ve dünyadan gider, bu yüzden insan dünyalı değildir, ama insanlık kalıcıdır ve bu yüzden dünyalıdır. Buradan hareketle insan dünyayı önemsemelidir; kirli bir şeyi tutar gibi, dünya sadece parmak uçlarıyla geçiştirilemez. İnsan Allah’ın başka türlü bir kitap olarak yarattığı tabiatta cari kanunların dilini çözerek tabiatı işlemelidir. Aydınlanmacı düşüncenin kalbin ışıklarından yoksun bıraktığı çıplak aklın kurduğu bir dünyanın tersine, kalbe kulak kabartmış selim bir kalple dünyayı inşa etmelidir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kendini İslam içinde kuran bu coğrafyanın medeniyet algısı bize önemli ipuçları verir. Mesela mimarisiyle… İnsanın kendisiyle ilgili olan ‘ev’i, dünyadaki misafirliğinden hareketle daha basit bir malzemeyle kurmuşken, insanlıkla ilgili olan cami, sebil, köprü gibi eserleri kalıcı bir malzemeyle inşa etmiştir. Bu durumu şimdilerde hepimizin katıldığı bir deyişle temellendirelim. Çok da yazı ve okumayla ilgili olmayan algımızı anlamaya çalışırken aklımıza hep şu söz düşer: Söz uçar, yazı kalır! Bu sözü kim söylemiş, niçin söylemiş, söylerken neyi kastetmiş bunu bilmeyiz. Bildiğimiz şu: Şimdilerde bu söz, ‘söz’ün ‘kıymetsizliği’ne ‘yazı’nınsa ‘kıymetliliği’ne vurgu yapıyor. Bu, şifahi kültürden, ‘söz’den, ‘sohbet’ten beslenmiş medeniyet perspektifimizi hafiften yanlışlama anlamına geliyor. Söz gerçekten hükümsüz bir şey mi? Sadece uçar mı? Söz gidip bir yere konmaz mı, konduğu yerde bir şeyler yapmaz mı? Sözün bayram yeri olan sohbet sofrası yeteri kadar besleyici değil mi? İrfan meclislerinde uçuşan sözlere kulaklarını açan o kadar kalp sahibi öylece mi kalkarlar? Hayır hayır, ‘söz uçar, yazı kalır!’ deyişinde bir problem olmalı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Az çok sosyal bilim okumuşlar bilir ki, her medeniyetin bir grameri vardır. Braudel’in Uygarlıkların Grameri kitabı bu hakikatin altını çizer. Eski Yunan’da felsefe, Roma’da hukuk, Doğu’dan ve Batı’dan ayrı bir yerde duran bizde ise daha çok ‘söz’ vardır. Şifahi kültür denen şey ne ise o… Sözün pişirdiği sohbetlere yaslanan bir irfan kültürümüzden bahsedilebilir. Öyledir, zira dünyayı bir misafirhane bilen insanların ‘burada’ kalıcı olmak gibi bir dertleri olmaz. Kısa süreliğine yaşadıkları dünyada yıkılmaz evler yapmazlar, çünkü zamana hâkim olmak, zamana rağmen ‘kalmak’ gibi bir amaçları yoktur. Sadece kendilerine verilmiş ‘an’ı/ömrü yaşarlar, bunun için de ‘an’la uyumlu yaşamayı, geçen zamanla birlikte uçup gitmeyi yeğlerler. Söz bu durumu karşılar. Evet, söz uçar, hareket halinde olur. Uçar ama gider kalplerde konuklanır, kalplerde bir hayat başlatarak hayatta kalır. Kalplerinde konukladıkları sözlerin etrafında bir hayat kuran insanların medeniyetinden, mimarisinden, müziğinden, estetiğinden bahsediliyorsa, sözün uçar oluşu da doğru değildir demektir. ‘Yazı’ya gelince, o başka bir şey söyler; ‘an’ içinde donup kalmayı işaret eder, geçecek zamana rağmen ‘kalma’nın altını çizer. Her söz de uçup gitmez ve her yazı da öylece kalmaz. Hem yazıya geçmiş kaç söz insana ulaşmış, kalplerde konuklanmış, bir hayat kurmuştur? Bu soruyu sorarak bu konuyu burada kapatalım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dememiz o ki; İslam, insanı ve dünyayı okurken ‘denge’yi sağlamış, ancak bu sefer İslam’ı okumalarda farklılıklar olmuştur. Dolayısıyla ‘denge’ yine tutturulamamış, dünya ve dünya ile ilişki yine soru(n) olmuştur. Hiç şüphesiz Allah’ın rızasına karşılık gelen bir insan ve dünya tasavvuru vardır, Kur’an bunu anlatır, Hz Peygamber’in hayatı da bunun pratiği anlamına gelir. Ancak çok sonra Kur’an ve Hz Peygamber okumalarında ortaya çıkan farklı disiplinler (tefsir ve fıkıh mesela) ve bu disiplinlerden doğan dini yaşama biçimleri bir ‘vasat’ta buluşamamıştır. Her bir okuma biçimi kendi insanını, dolayısıyla kendi yaşam pratiğini oluşturmuştur. Mesela Divan Şiiri’nde karşımıza çıkan rind ve zahid tipleri, aynı dini ve dünyayı farklı biçimlerde okuyan nerdeyse karşıt iki tiptir; zahir ve batın karşıtlığı içinde birbirlerini hükümsüz kılıyorlar. Biri formel olana, diğeri ‘öz’e vurgu yapıyor; biri aklı, diğeri kalbi işaretliyor. Dengeyi değil, her biri dengenin bir ucunda durana yoğunlaşıyor. Asıl olan ikisinin birliği, yani aklın ve kalbin izdivacıyken, bu ikililiğin karşıtlığı ve ayrılıkları vurgulanıyor. Zahid; dünyaya sırtını dönmüş, onu elinin tersiyle itivermiş kişidir. Dünya sevgisine gönlünü kapatmış, zengin olsa da fakir gibi yaşar. Ham sofu, çiğ tavırlı dindar, dinin özünden ziyade şekliyle ilgilenen, dediğim dedik dayatmacı biridir. Dinin zahiri tarafına odaklanmıştır, irfandan ve aşktan haberi yoktur. ‘İç’siz bir dış’tır. Rind ise; dünyanın geçiciliğine, üzüntü ve neşenin aynılığına inanan biridir. Aldırışsız bir şair, bohem bir filozoftur. Özcüdür. Pişmiş biridir. Âşıktır. Gönlünün rehberliğinde yaşar. Dünyaya bir pul kadar değer vermez. Serazattır. Dini ‘iç’e indirger; ‘dış’sız bir ‘iç’in adamıdır. Rind ve Zahid; dünyayı, insanı, hayatı ve hayata dair olan her şeyi bir karşıtlık içinde konuşuyorlar. Zahid dünyaya dair olan her şeyi tehlike içeren bir şey olarak (neredeyse necis) okurken, Rind bunları Zahid’in tersi bir yere oturtuyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Fuzuli, Rind ve Zahid’ isimli kitabında çözümü de işaretliyor; kitabın sonunda Rind ile Zahid’i el ele tutuşturup ‘dualite’nin ‘bir’liğine, akıl ile kalbin buluşmasına götürüyor okuyucuyu. ‘Dış’ı ‘iç’e elbise, ‘iç’i ‘dış’a hayat kılıyor. Böylelikle ‘dış’ ‘iç’i korurken, ‘iç’ ‘dış’ı beslemiş oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-930358434829513955?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/930358434829513955/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/03/bir-sorun-olarak-dunya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/930358434829513955'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/930358434829513955'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/03/bir-sorun-olarak-dunya.html' title='Bir Soru(n) Olarak Dünya'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S51ibj3X3OI/AAAAAAAAAE4/XrzbyOBEeng/s72-c/kainat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-7693388356916186804</id><published>2010-03-14T15:13:00.000-07:00</published><updated>2010-05-01T08:45:34.084-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gazete Yazıları'/><title type='text'>Mahcup Bir Kürt Oluyorum Şimdi...</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bana Kürt derler. Derler çünkü Mardinli, okula gitmemiş, Türkçe bilmeyen bir ebeveynin oğluyum. Mardin’de doğmayı ve böylesi bir ebeveyni ben seçmedim, ama seçmediğim bu yanlarım sebebiyle Kürt oluyor ve öyle adlandırılıyorum. Daha önceleri de yazmışlığım var. Kendimle dertlendiğim günden bu yana ontolojimi başka yerlerde kurmuşum. Bir şekilde edebiyat ve felsefenin armağanı yollara düşmüş, bu yollarda kendimi toplamış ve vardığım duraklarda demlenmişim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hiçbir dönem “daha çok Kürt olma”ya çalışmadım, kendimdeki “insan”ı gürleştirmeyi önceledim hep. Ve şimdi şöyle düşünürüm: Etnisite “öz”sel değil, daha çok tarihsel ve kültüreldir. Şu veya bu değil, en çıplak haliyle insan olarak doğarız. Ancak içine doğduğumuz tarih ve mekân bizi kendilerince giydirirler. Kimi bu elbiselere göre konumlanır, kimileri de bir şekilde bu elbiselerden çıkar dışarılarda kendince elbiseler giyinirler.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Şüphesiz; okullara gidememiş, Kürtçe dışında başka diller öğrenmemiş o Kürt anne ve babadan doğmayım, ama sadece bu ebeveynin kurduğu biri değilim. Kürtçe benim “anne” dilim, “ana” dilim değil! Anne dilim, içimde olan içinde olmadığım bir dil! Anne dilimi de içeren çok daha kuşatıcı bir dil içinde varlığımı gerçekleştiriyorum. Bu cümleleri, içine doğduğum mekânı, tarihi, dili, ebeveyni, bunların toplamı entisitemi “aşağı”lamak için kurmuyorum. Biliyorum ki, bunu yapmanın kendisi “aşağı”ca bir şeydir. Derdim bu değil! Maksadım, insanı, etnisitesine ve anne diline hapsolmuş biri olarak görmediğime işaret etmek…&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Etnisiteme ve anne dilime hapsolmuş biri değilim, hayatın türlü yüzlerine insan olarak maruz kalıyorum ama Türkiye’nin nev-i şahsına münhasır hususiyetleri hep Kürtlüğümün altını çiziyor. Daha çok insan olmaya çalışırken, hayatı böyle karşılar ve böyle yaşarken, Kürt Nihat Dağlı değil sadece Nihat Dağlı olurken, Türkiye’nin son yirmi yılını hep bir “Kürt” olarak yaşamak durumunda bırakıldım. Öldürmeyi kendine dil kılmış PKK’nın bütün operasyonlarının hesabı ya benden soruldu veya ben kendimi bu hesabı verir buldum. Diyarbakır, Mardin, Hakkari, boşaltılan ve yakılan köyler, onbinlerce cinayete tanıklık etmiş coğrafyamın manzaraları karşısında hem mağdur ve mazlum, hem de müsebbip ve zalim oldum. Mardin’de Kürt olarak doğmuş olmayı sırtımda bir yük gibi taşıdım. Kürtlüğün yoksul ve yoksunlukları bir yana, mağdur ve mazlumluğundan doğurttuğu “zalim”liğiyle de başım dertte oldu.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Elbette ki bir Kürt olarak değil bir insan olarak Kürtlerin taleplerine hak verdim, bu hakları savundum. Ama yaslandığı felsefe ve bu felsefeden hareketle kurduğu ve büyüttüğü “ölümperver” dili sebebiyle PKK’ya hep karşı oldum. Ve doğrusu PKK’nın ‘sivil’inde siyaset yapan Kürtlerin dilini de paylaşmadım. PKK ve ona yakın siyasetçilerin çizgisindeki Kürt profiline hiç uymadım. Bu profilin Türk modernleşmesinin hastalıklarıyla malul bir Kürt versiyonu olduğunu düşündüm. Ve şimdi, PKK’nın ve onun kurguladığı siyasi çizginin Kürtlere ve Türklere yarar bir hayata çalışmadığını, bütün bir Türkiye’yi savaşın, ölümün, acının ve yoksulluğun içinde tuttuğunu daha net görüyorum. Bu, mevcut Türk devlet yapılanmasının karnesini iyiye çıkardığım anlamına gelmiyor. Dediğim şu: PKK ve onun ‘sivil’deki siyaseti, ülkenin bütün ötekilerine sadece acı veren devlet yapılanmasını çözmüyor, aksine onu daha da muhkem kılıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu ülke için bir ilk olan ‘açılım’ın çiçeğe durmasını ve meyve vermesini beklerken, Kürtler bu açılıma kalplerinde yer açması gerekirken, APO Kürtleri ve Türkleri kendisine kurban olmaya çağırdı. Ve ne yazık ki Kürt siyasetçiler de bu çağrıya uydular. Diyarbakır, Hakkari, bütün bölgenin sokakları ateşe verildi, taşa tutuldu. Hep savaşa çalışmış olan dil barışı telaffuz edemedi. Bildiğine döndü, varlığını savaşta buldu. Açılım taşlandı, barış vuruldu, Serap ve Aydın öldürüldü, gencecik yedi delikanlı pusuya düşürüldü. Hepimizin canını yakan, boğazımızı sıkan devlet yapılanması biraz daha kanlandı, Ergenekonotik odaklara nefes verildi, DTP kapatıldı, siyaset boğduruldu, Öymen formüllerine davetiye çıkarıldı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S51fMxslBGI/AAAAAAAAAEw/iFPJ0_YtzBw/s1600-h/14745_1271762203206_1504435850_30732593_7040898_n.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="159" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S51fMxslBGI/AAAAAAAAAEw/iFPJ0_YtzBw/s200/14745_1271762203206_1504435850_30732593_7040898_n.jpg" vt="true" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;‘Ben ben’ diyen Apo fotoğrafına eklenen Kürt coğrafyasındaki kareler, taşa ve molotofa tutulmuş caddeler, şiddete doğan ve şiddet kesilen ergen çocuklar, yakılan ve öldürülen gencecik insanlar, kırılan umutlar, köpürtülen kinler karşısında mahcup bir Kürt oluyorum şimdi. Serap’ı ben yakmışım, Aydın’ı yere yıkan kurşun benden çıkmış, gencecik yedi delikanlıya pusuyu ben kurmuşum gibi ağır bir utanç içindeyim. Gazete haberleri, televizyon ekranları, dostlarımın bakışları beni işaret ediyor. Kendime, kalbime ve evime kaçıyor, öylece saklanıyorum. Ahmet Altan, DTP’nın kapatılmasından hareketle ‘Böyle Türklükten utanıyorum’ demişti. Her Türkiyeli insanın insanca yaşaması adına cümleler kuran, yüreği kadar geniş ve vicdanı gibi adalete ayarlı bir dil için kendini ortaya koyan bu güzel insana katılıyor, ‘ben de böyle Kürtlükten utanıyorum’ diyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nihat Daglı&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Taraf Gazetesi&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-7693388356916186804?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/7693388356916186804/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/03/bana-kurt-derler.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/7693388356916186804'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/7693388356916186804'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/03/bana-kurt-derler.html' title='Mahcup Bir Kürt Oluyorum Şimdi...'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S51fMxslBGI/AAAAAAAAAEw/iFPJ0_YtzBw/s72-c/14745_1271762203206_1504435850_30732593_7040898_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-7178814590538369936</id><published>2010-02-21T01:55:00.000-08:00</published><updated>2010-06-17T11:35:06.024-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nihat Dağlı Hakkında'/><title type='text'>Hayat bir sıla arayışı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S4EC6-xSPuI/AAAAAAAAAEo/A8QVjANSEfM/s1600-h/s%C4%B1la.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ct="true" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S4EC6-xSPuI/AAAAAAAAAEo/A8QVjANSEfM/s200/s%C4%B1la.jpg" width="125" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bazı kitapları okurken size hep bir şiir sesi eşlik eder. Yazılanlar görünüşte şiir değildir ama yazar cümlelerini ‘ateşten harflerle’ kurmuştur. Sözlerini acı ve hüzün duraklarından geçirip, aşkla söylemiştir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nihat Dağlı’nın yeni kitabını Sezai Karakoç’un “Ben onun sılası, kendimin gurbetiyim” dizesinin yol arkadaşlığında okudum. Sayfalar arasında gezinirken kimsesizliğin yurdundan geçip terk edilmiş istasyonlara uğradım. Merhamet daha çok merhamet diyen yazar gibi ben de “Binalar niye ağaçlardan yüksek?” sorusunun peşine düştüm. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nihat Dağlı benim yazarlarımdan. Yazarlık iddiası taşımayan bir yazıcı o. Kendi ifadesiyle “Yazar Nihat Dağlı yok, Nihat Dağlı sadece yazıyor.” On beş yılı aşkın bir süredir dergilerde, gazetelerde metinler kaleme alıyor, kitaplar yayımlıyor. Yayımladığı kitapları ve yazmaya devam ettiği metinleri yolculuğa dönüşen hayatının kendisine yazdırdığı notlar olarak adlandırsa da üslup sahibi bir denemeci. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kaynak Yayınları’ndan geçtiğimiz günlerde çıkan Sılada Gurbet Tadı, Dağlı’nın sekizinci kitabı. Yazar bir kez daha bize içinden haberler veriyor. Çocukluğuna, hüznüne, şaşkınlığına ortak ediyor. Okuyucu bu kitapta martılara tutkun bir kara adamının mekânlarda yaptığı yolculukların kendisine armağan ettiği hayata şahitlik ediyor. Yazara göre “İnsan mekân’larda yola çıkıyor, yoldayken her şey içinde olup bitiyor. Hayat bir sıla arayışı içinde sona eriyor. Sıla olarak bilinen ve kabullenilen yerlerde gurbet duygusu ağır basıyor. İnsan sılada gurbet tadı alıyor.” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sılada Gurbet Tadı insanın hallerini anlatıyor. Kitap yol hali, iç hali ve mekân hali olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Yazar, ilk bölümde okuru çocukluğuna götürüyor. Elektriği olmayan, suyu bol bir köyde doğan, dağa bakan bir evde büyüyen yazarın edebiyat ve aşkla tanışmasına şahitlik ediyoruz. Yazar, lise yıllarında kendisini Yaşar Kemal’le, Ahmet Hamdi Tanpınar’la, Tolstoy’la tanıştıran edebiyat öğretmeni Nursel hocadan minnetle bahsediyor. Yine bu bölümde kitaba adını veren “Sılada Gurbet Tadı” başlıklı deneme var. Yazar, Alsancak garından kalkmak üzere olan trenlere yetişmeye çalışan insanların yüzündeki hikayeye ortak ediyor bizi:. “Hem her yazı bir trendir. Bir istasyon olan bize gelir, bizi yüklenip gider, yerine birer istasyon olan dergi veya kitapta bekleyen yolcuya demir atar.” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kitabın ikinci bölümü “İç Hali” başlığını taşıyor. Yazar bu bölümde mevsimlerden söz ediyor. Yaz sıcağından, eylül kırığından, kar tanelerinden... Takvimler bir yılda dört mevsimi gösterirken insan içinde zamansız mevsimler yaşayabiliyor. Çünkü “Her şey içimizde olup bitiyor. İçimiz bir harman yeri sıcaklığında, yorgunluğunda ve telaşesinde pişiyor. Piştikçe kokular veriyor, dışarıya çıkıyor. İçerde neler olmuyor ki! Mevsimler yaşanıyor, kış ve bahar birbirini takip ediyor. Düşüyor ve kalkıyoruz... Yurdumuz içimiz oluyor...” Bu bölümdeki, “Edebiyat Acı Verir İyi de Eder” başlıklı yazıya dikkat çekelim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Mekan Hali” başlığını taşıyan son bölümde Nihat Dağlı, şehirlere bölünen adamın hikâyesini anlatıyor. Doğup büyüdüğü mekânlara olan yolculuklarını Mardin, Diyarbakır, Hasankeyf, Maraş, Bursa gezilerini, gözlemlerini iç gözüyle aktarıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Murat Tokay&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kitap Zamanı&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sayı: 24 &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bölüm: Edebiyat &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-7178814590538369936?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/7178814590538369936/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/02/hayat-bir-sla-arays.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/7178814590538369936'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/7178814590538369936'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/02/hayat-bir-sla-arays.html' title='Hayat bir sıla arayışı'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S4EC6-xSPuI/AAAAAAAAAEo/A8QVjANSEfM/s72-c/s%C4%B1la.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-3720878842289635995</id><published>2010-02-21T01:48:00.000-08:00</published><updated>2010-02-21T01:48:56.236-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Durup ince şeyleri anlamak</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S4EBQzXk0II/AAAAAAAAAEg/cOR_3tB6IoA/s1600-h/haydar+ergulen-eski_yazi_20081161522.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ct="true" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S4EBQzXk0II/AAAAAAAAAEg/cOR_3tB6IoA/s200/haydar+ergulen-eski_yazi_20081161522.jpg" width="133" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gün, kalabalığın ve de gürültünün içinden geçerek bitiyor. Muradı anlamın hamurunda bir şey olmak olan kelimeler muhteris dillerin lakırdılarına malzeme oluyor. Hız, şimdiki hayatın olmazsa olmazı. Hıza ayarlanmış bir koşunun galibi olmanın hatırına hatırlar kırılıyor. Herkes ‘ulaşmak’ derdinde; insan yanı başındakini yenerek geçmek, başarmak, ‘birinci’ olmak istiyor. Kimse artık evinde değil, kalbinde değil, kendinde değil. Kimsenin derdi kendisi değil; herkesin ulaşmak istediği bir nokta, arzu duyduğu çok şey, bitirmesi gereken bir yığın işi var. Hayat, Gülten Akın’ın o unutulmaz dizesi üzre akıyor: “Ah, kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya.” Anlamak için düşünmek gerekiyor. Düşününce insan, durur! Ama manşetlere çekilen, sahnelere çıkarılan, parmakla gösterilen ve hep alkışlanan ‘koşucu insan’ durmaktan korkuyor. Korkuyor çünkü, durunca koşudan düşeceğini biliyor. Düşecek ve düşlemeye başlayacaktır o zaman. Kendisiyle kalacaktır. Başı kendisiyle derde girecektir. Derdi kendisi olacaktır. Oysa kendisini taşıyacak omuzları yoktur onun, sorularına cevap olacak cümlelerden, dilden, bir iç ülkeden yoksundur. İçini değil, dışını kalabalıklaştırmıştır. İçine doğru kıvrıldığında kimsesizlikle karşılaşacağından emindir. Kalabalıklaştırdığı dışına kaçıyor, orada kaybolmayı tercih ediyor. Görünmek adına sahnelere koşan, hep görünmek isteyen insanın kalabalıklarda görünemez oluşuyla karşı karşıyayız.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Artık görünemez bir şey olan zamane insanının inşa ettiği gerçeklikte ‘ince şeyler’e, ince şeylerle akıp giden bir hayata, dahası kendimize, insan kalbine nerede yakalanacağız? Kiminle, ne ile? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Doğmuş, olmuş bir şey olarak dünyaya gelmiyoruz. Çok şey olma imkânıyla yeryüzüne bırakılıyoruz. Sadece bir ham madde olarak... Beraberimizde bir can taşıyoruz. Bu canın keyfini mi süreceğiz, yoksa mesuliyetini mi hissedeceğiz? Bununla sınanıyoruz. Canı ortalık yerde bırakırsak, onu kara kışlarda üşütüp toz-duman içinde kirletirsek cansız kalırız. Hayatın yaşanılası yüzlerine ev olan ‘can’lı bir şey olmaktan çıkar, hayatın her bir şeyini çürüten bir obura dönüşürüz. İnsan, can’ı diri tutmakla mükelleftir; payına, can’ı parlatmak ve gürleştirmek düşmüştür. Gelin görün ki, geçen zamana doluşmuş çok şey can’ın üzerine yığılmış, can altlara düşmüştür. Hayat, toz toprak içinde ayna olmaktan çıkmış cana ışığını ve gölgesini düşüremez olmuştur. Can görünmeyince ve dolayısıyla göstermeyince, ne insan ne de hayat mümkün olabilmektedir. Oysa hayatta ‘yar sesi’ vardır. Bu yar sesinin görünür ve duyulur olması için, aynanın, yani can’ın görünür olması gerekiyor. Soru şudur: Yığıntıyı süpürecek, can’ı tekrar görünür ve hayata ayna kılacak şey nedir?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sorunun cevabı, ‘Şairane oturur, / insan bu yeryüzünde’ dizesinde saklı. Hölderlin bu dizesiyle, yeryüzünde ancak ‘şairane’ oturularak insan olunabileceğini söylüyor. Çünkü şiir, yeryüzüne içkin ‘yar sesi’nin açığa çıkış halidir. İşi canını parlatmak ve gürleştirmek olan şaire, hayat bütün sahihliğiyle görünür. Şair hayatı bütün açıklığıyla, en hakikatli haliyle okur. Çünkü o kirlenmemiş gür bir can taşır içinde, hayatın ışığına ve gölgesine ev olabilen bir canın sahibidir. Hayatı koşarak yaşamaz, durup düşünür biteviye, düşler. Kulağını değil, gönlünü açar yar sesine. İnce şeyleri anlamaya vakit ayırır, hayatını verir buna. Akıl bir yere kadar kendisine eşlik eder; görünenin dışına çıkar, zahiri geçer, görünmeyenle burun buruna gelir. Düşünür, düşer, düşler. Kalabalıkta duyulmayanı duyar, görünende görünmeyeni görür. Çıktığı bütün yolculuklardan, dile sığamayan ve dilin taşıyamadığı hakikatten haberlerle döner. İnsanın ve hayatın ne olduğuna tanıklık eder. Dünyada insan neslinin bulunuyor olmasının anlamını şiirle hatırlatır. Peygamberler, filozoflar, bilgeler görünenin ötesinde duran bir habere işaret ederler. Şiir bu haberi diri tutar. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir şairin kaleminden çıkmış, şiirin izinden yürünerek yazılmış bir deneme kitabı olan “EskiYazı”yı okurken, şiire bir kez daha inandım. Şairin çıplak bir can ile hayata açık yaşadığını yeniden fark ettim. Hayatın kuytulara sürülmüş o sahih seslerinin ve yüzlerinin şiirde duyulduğunu ve göründüğünü gördüm. Haydar Ergülen’in İstanbul’da, soylu bir şair olan Sezai Karakoç sempozyumunda bana imzaladığı EskiYazı’da yakalandığım ve bundan böyle hayatımı ışıklandıracak çok ince şey, çok cümle oldu. Hayatın sakini olmayı, dünyanın aslında bir Nuh’un Gemisi olduğunu, sokaklarla dolu ev içlerini, gönülleri sağır olanların kulaklarının da hükümsüz kaldığını, ulaşmayı değil kavuşmayı, zalime duyulan öfkenin de insanı kendine getirebildiğini, narın ‘birin içindeki çokluğu’ anlattığını, şiirin; dünya uyurken, içimizin, gözümüzün, gönlümüzün açık olması demek olduğunu, yetinmenin sevindirdiğini, insanın dünyaya ruhunu aramak için geldiğini fark ettim. Kendimi şiire ve şaire iliştirerek yolculuklara çıktım, trenlere bindim, İthaki’nin kentlerine vardım, narın gölgesinde oturdum, ‘sen’lere açık avlulara girdim, gün isimli bir lunaparkta oynadım, kedilere sokuldum, şimdilerde bize uzak ülke olan evin kapısını araladım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sevgili okur, iki gözüm kardeşim! Haydar Ergülen imzalı, EskiYazı isimli bu kitap bize yazılmış bir mektuptur. Bu mektup; tren, gemi, şehir, nar, kedi, ev, yaz, sonbahar, şimdilerde yabancılaştığımız başka türlü kardeşlerimizin unuttuğumuz seslerini taşıyor bize. Alın bu mektubu okuyun. Çünkü durmaya, ince şeylere ihtiyacımız var.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-3720878842289635995?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/3720878842289635995/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/02/durup-ince-seyleri-anlamak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/3720878842289635995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/3720878842289635995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2010/02/durup-ince-seyleri-anlamak.html' title='Durup ince şeyleri anlamak'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/S4EBQzXk0II/AAAAAAAAAEg/cOR_3tB6IoA/s72-c/haydar+ergulen-eski_yazi_20081161522.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-6062695717803953153</id><published>2009-10-10T14:40:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:35:24.331-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Kadını dile/hayata çağırmak</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/StD_NM5-yrI/AAAAAAAAAEY/W0oswPnLSl0/s1600-h/Cok+ve+Deniz.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img $r="true" border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/StD_NM5-yrI/AAAAAAAAAEY/W0oswPnLSl0/s200/Cok+ve+Deniz.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kitap Zamanı'nın bu sayısında başka bir kitapla yer almayı düşünürken, Ali Çolak'ın telefonuyla kendimi Çöl/Deniz: Hz Hatice'yi okur, ‘kadın'ı düşünür buldum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kalbime ve zihnime vurmuş insanlığımızın kadınlık durumlarına yoğunlaştım. Mevzuuyla hemhal olduğum günün gecesinde, bir kadın çığlığıyla uyandım. Hıçkırarak ağlayan kadın bağırarak bir şeyler söylüyordu. Sanki kalbime bir şey saplandı. Acı içinde yataktan çıkıp odamın açık penceresine koştum. Sesler alt komşudan geliyordu. Kadının çığlığı ve hıçkırıklar içerisinde eşine yalvarması yediği dayağa emareydi. “Eşinim” diyordu kocasına, “kölen değilim! Annemi ara, gelip beni alsın!” Yeni taşınmış bir aileydi bu, tanımıyordum. Kadının yüzünü bilmiyordum ama aşağıda, evinin arka odasına kaçmış bu kadının acı kesilmiş bir yüz olduğunu tahmin ediyordum. O an koyu bir ağrı hissettim içimde. Artık uykum yoktu, pencerenin önünde dışarıdaki geceyle kalmıştım. Kulaklarımda o ses vardı: “Eşinim ben, kölen değil!” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Hakikatli bir dil kurmak&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kadının cümlesi, tarihte hep yaşanmış ve bugün de yaşanmaya devam eden bir zulme, bir adaletsizliğe ve hak gaspına yöneltilmiş ciddi bir itirazdı. Kadın erkeğin eşi olarak yaratılmış ama ‘eş' kılınmamış, erkekçe kurgulanmış hayatın devamına çalış(tırıl)mış bir ‘şey' olmuştur. Erkeğin hayatına eklenmiş, erkeksi olanın mümkün olmasında kullanılmıştır. Tarihteki fotoğraf budur ve ne yazık ki hayat bu hak ihlali üzere akıyor. Tarihteki fotoğraf ve bugünkü gerçeklik şüphesiz hakikate mugayir bir şeydir. Havva salt Âdem için yaratılmış değildi, Âdem ile Havva, ikisi birlikte bir şey için yaratılmışlardı; içine bırakıldıkları hayatı keşifte birbirlerine eş olacaklardı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kutsal metinlerde ve bu metinlere yaslanan anlatılarda var olan Âdemoğlu ve Havva kızlarına yakından baktığımızda başka türlü bir erkek ve kadın görüyoruz. Demek ki, tarihin ve bugünkü gerçekliğin öznesi durumundaki erkekler dinlerine ve anlatılarına yabancılaşmışlardır. Metinlerdeki ve anlatılardaki erkek ve kadınlar kutsal ve dokunulamaz kahramanlar kılınarak, bugüne sadece bir bilgi nesnesi olarak taşınmışlardır. Yaşanan değil kurgulanan bir tarihimiz vardır. Bu tarihte erkek etkin bir kurucuyken, kadın sadece bir siluet olarak yer almıştır. Bu sebeple kadını yeniden hayata taşımak için, erkeğin eşi bir varlık olarak yaratıldığı hakikatini dilde var kılmak gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sibel Erarslan'ın Timaş Yayınları'ndan çıkan Çöl/Deniz: Hz Hatice isimli biyografik romanı, kadının erkeğe eş olarak katılacağı bir hayat için hakikatli bir dil kuruyor. Daha çok insan olmayı önceleyerek varoluşunu gerçekleştiren Eraslan, Hz. Fatma ve Hz. Meryem'i yazdığı biyografik romanlarda erkek kadar bir kadın profilini önümüze koymuştu. Hz. Hatice'yi konu edinen Çöl/Deniz romanıyla bu profili daha da görünür ve dokunulabilir kılmıştı. Hz. Hatice kendisi olarak hayatta var olmuş, bu şekilde ataerkilliğin kıskacından çıkmış, kendisini inancına vakfetmiş kurucu kadın/insan olarak karşımıza çıkıyor. Ataerkil adetlerin hüküm sürdüğü bir toplumda ilk eşi ölmüş, ikincisinden de boşanmış, bu iki evlilikten olma çocuklarıyla yaşayan, ticaretle uğraşan, çocuklarını büyüten, bu haliyle saygı gören; inandığı, güvendiği, herkesin kendisinden emin olduğu ‘amcaoğlu'suna evlilik teklifini yapabilecek kadar etkin bir kadın… Hz. Hatice başta Mekke'nin yetim ve ‘emin'ine ev, kadın ve arkadaş oluyor. Hz. Peygamber'in nübüvvet öncesi onun evinde, yanı başında, ‘eş'liğinde geçiyor. Hz. Peygamber'in inziva döneminde yaşadıkları, bir kadının yakınlığıyla yaşanıyor; ilk vahiy sonrasında yaşadığı titremeye bir kadın örtü oluyor; bir kadın, Hz. Hatice ilk namaz için Peygamber'e eşlik ediyor. Son Peygamber'in en yakın iki destekçisi vardır. Birisi göklerdendir Cebrail isimli Melek, diğeri ise yeryüzünü temsil eden bir kadın, Hz. Hatice… &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sibel Eraslan, ilk önce bugün artık hayatta olmayan, dolayısıyla hayatlara müdahale etmeyen bir ‘kadın'ı dile çağırmayı, dilde yaşanır kılmayı önemsiyor. Dile çağırılmış, dile gelmiş ve dilde yaşayan böylesi bir kadın sayesinde adaletli bir hayatın mümkün olabileceğine inanıyor. Bu yüzden Çöl/Deniz'de, Hz. Hatice dokunulabilir ve dokunabilir biri olarak karşımıza çıkıyor. Kadınların ve erkeklerin dönüp bakacakları, hayatlarına taşıyarak hayatlarını yaşanılır kılacakları, esatiri değil dokunulabilir olan, örneklik teşkil eden kurucu bir ‘özne'yi hayatın bütünlüğü içinde veriyor. Kitapta, Hz. Hacer'in oğlu İsmail ile birlikte Mekke'yi kurduğu yıllardan İslam öncesi dönemlerde şehirdeki toplumsal yapıya kadarki zaman, Hatice validemizin ailesi, ilk evlilikleri, çocuklarını ve dul bir kadın olarak tek başına ayakta durma mücadelesi anlatılıyor. Efendimiz ile evliliklerini, ilk vahiy döneminin sıkıntılarında eşini şefkatiyle sarmasını, tebliğ yıllarının zorluklarını, hicretleri de okuyoruz kitaptan. Kitaptaki Hz. Hatice, ‘tarih olmuş bir zaman kesitinde yaşamış ve biyolojik ömrünü tamamlamış bir insan teki olarak değil, bugüne uzanmış, yaşamıyla başlattığı her ne varsa ta bugüne ulaşmış bir kişiliktir.' &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kitap Zamanı Sayı: 45 &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bölüm: Edebiyat &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-6062695717803953153?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/6062695717803953153/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/10/kadn-dilehayata-cagrmak.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6062695717803953153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6062695717803953153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/10/kadn-dilehayata-cagrmak.html' title='Kadını dile/hayata çağırmak'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/StD_NM5-yrI/AAAAAAAAAEY/W0oswPnLSl0/s72-c/Cok+ve+Deniz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-1388583198258909138</id><published>2009-09-26T13:09:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:35:50.954-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nihat Dağlı Hakkında'/><title type='text'>Tuğlası kitaplar olan evin rahatsız mutlusu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mardin’den Diyarbakır’a, oradan da Adana’ya uzanan ve halen İzmir’de devam eden yolculuğunuzdan bahseder misiniz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sr50r6eGJII/AAAAAAAAAEQ/aAanQSknFi8/s1600-h/IMG_7724.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" iq="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sr50r6eGJII/AAAAAAAAAEQ/aAanQSknFi8/s200/IMG_7724.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Bugün ne yazıyorsam, hayatın içinde nasıl görünüyorsam sorunuzun cevabı odur diyeceğim. Ortadaki fotoğrafım üzerinden okunacak türlü şeyler bu hikâyeden bir alıntı olacaktır. Kalkıp yeniden baştan bu uzun hikâyeyi anlatmaya koyulsam farklı bir şey anlatmış olmayacağım. Sorunuzun kışkırtıcılığına kapılsam uzunca bir biyografimi yazmaya koyulmuş olacağım. Çıkar Sokak’ta bunu yapmaya çalıştım. Bu söyleşinin bağlamı bunu kaldırmaz diye düşünüyorum. Bu sebeple hikâyenin kendisinden çok onun zihnime ve kalbime düşürdükleri üzerinden konuşabilirim.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Zaman zaman hikâyeme yoğunlaştığımda ortaya çıkan fotoğrafımda ihsan ve lütuf görüyorum. Zira sebep sonuç ilişkisi içinde başka türlü bir ben olurdu diye düşünüyorum. Bugünkünden farklı bir Nihat Dağlı fotoğrafı… Gasset, insan çaresiz mekânının tutsağıdır der, Durkheim toplumsallık üzerine kurduğu tezinde insanın içine doğduğu gerçeklikten bağımsızlaşamayacağını söyler. Bana, hem Gasset’in hem de Durkheim’in tezlerine ters bir netice armağan edilmiştir. Hayatın içine sokulmayan Kürtçe’ye ve daha birçok yoksulluğa doğmuş biri olarak öğrendiğim ve aralıksız okuduğum Türkçe ile ‘rahatsız-mutlu’ bir ben olmuşum. Epey çileli sayılabilecek patikalardan geçerek hakikat kaygısı edinmiş, bu kaygıyla yolu kendine varmış bir ben… Şükür diyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Evet, bütününe vakıf olamadığım bir hikâyenin içine düşmüştüm. Mardin’den Diyarbakır’a, oradan Adana’ya, sonra İzmir’e uzanan bu hikâyenin neler içerdiğini bilmiyordum, bilmeme de imkân yoktu. Bu hikâyede hep yalnız başıma olduğumu hatırlıyorum. Şimdiki zamandan baktığımda, yalnız başına bir çocuk, bir delikanlı hissiyatı içinde kendine kaçan, içini yaşanılır kılacak bir dilin taliplisi olduğumu görüyorum. Yalnızlığını kitaplarla, romanlarla ve öykülerle gideren, böylelikle çoğalan, bu şekilde çoğalmış biri olarak üzerine gelen hayata yetebilen biri olmuşum. Şimdi anlıyorum ki, o kadar yoksulluk ve çile benim için rahmetmiş. Yalnızbaşınalığa yazılmışlığım beni çocukluğumun epey problemli mekânından ve gerçekliğinden azad etmiş. Ancak böylelikle gönlümce bir mekân ve gerçeklik kurmaya girişmişim. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Adana Borsa Lisesi’nde başladığınız edebiyat okumaları hangi güzergâhları takip edip bu günlere geldi?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Zihni ve içi keskin/net yargılarla dolu, buna bağlı olarak somurtkan bir yüzle etrafını kolaçan eden biriydim. Bırak hayatı, kendi üzerinde bile düşünememiş bir çocuk kocaman kitaplara maruz kalmıştı. O kitaplardan ‘tanım’lar edinmişti; koca bir hayatı, dahası insanı bu tanımların içine sığdırıyordu. Hayat ve insanın çokluğu karşısında tanım(lar)ının yetersizliği canını sıkıyordu. Bu sıkıntıma tanıklık eden gencecik bir kız (vahlar olsun bana ki bu kızın ismini, yaşayıp yaşamadığını dahi bilmiyorum) bir gün elime Kerime Nadir’in Hıçkırık’ını tutuşturmuştu. Ailemin uzağında Adana’da gurbette ve beraberimde taşıdığım dil içerisinde de bir yabancıydım. Hıçkırık’ı hıçkırıklar içinde okumuştum. Ergenlikten yeni çıkmış bir delikanlının ucu açık taraflarına dokunan cümleler üzerine kapattığı kapıları açmıştı. İlk kez o zaman dışarı çıkabildiğimi hissetmiştim. Okuduğum, beni çarpan o cümleler içimin ellerinden tutmuş beni dışarı çıkarmıştı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kızın ismi Nurten miydi yoksa? Sanmıyorum. İçinden ‘s’ geçen bir ismi vardı. Ve nedense ben en çok ‘s’yi seviyorum şimdi. O günden sonra, o kızdan epey roman edindim. Galiba kütüphanesi olan bir evin kızıydı. Böyle olduğu içindir ki, elimden tutan, içime iyi gelen cümlelerin sahibiydi. Ne getiriyorsa onu okuyordum. Hiç şüphesiz kendisinden üçüncü sınıf metinler okumuşluğum da olmuştur. Ama bununla ilgili değildim, okuduğum metin yeter ki bir hikâyeye ve kahramanlara sahip olsun. Sadece benimle akan hikâyemi, okuduğum hikâye ve tanıştığım kahramanlarla kalabalıklaştırıyordum. Daha çok kitaplara kaçıyor, daha çok hikâye ve kahramanlar ediniyordum. Bu bana iyi geliyordu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Üniversiteyi okumak üzere İzmir’e geldiğimde klasiklerin peşine düşmüş biriydim. O asla okunarak bitmeyecek, hep yeniden okunacak romanların evreninde içim delik deşik olmuştu. Bu romanların her bir kahramanı insan yanlarıma dokunuyordu. Bu romanlardan, romanların kahramanlarından kendimi toplar gibiydim. İçim gibiydiler; kahramanları ben gibi acı çekiyor, çelişkiye düşüyor, sorular soruyorlardı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Edebiyat, romanlar beni soruları olan biri kılmıştı. Hayır, roman kahramanlarının sorularını tekrarlamıyor, bu soruları ben olarak soruyordum. Sorularımın verdiği rahatsızlık içinde cevapların peşine düşmüştüm. Varoluşsal sıkıntılar çekiyordum. Her iyi okuyucunun vardığı bir yerdi burası. Bu yaralanmışlığı gidermek, bundan yararlanmak adına felsefi okumalarım olmuştu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Diyebilirim ki, okumalarımın seyri ve çeşitliği bu paralelde akmaya devam ediyor. Derdim kendimle… İçine bırakıldığım bu hayatta kendimi doğurtmak, var kılmak çabası diyorum okuma ve yazmalarıma… Bilmek değil, olmak derdindeyim. Yazarın değil, insan olmanın kaygısını taşıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Yazma eğilimleriniz ne zaman başladı? Sizi yazıya götüren sebepler nelerdi?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkçe içine doğduğum bir dil değil de öğrendiğim bir dil olduğundan hep konuşma problemini çekmişimdir. Konuşamıyorum. Bu hem Türkçe’yi sonradan öğrenmişliğimle ilgili, hem de içime doluşanların kaotikliğinden kaynaklanıyor. Epey diyalektik bir içe sahibim. İçim çok karışık… Bu karışıklığı başı ayağı düzgün bir form içinde sunma becerisini geliştiremedim. Ben böyle ta baştan konuşmayı beceremezken yazı ile aramın hep iyi olduğunu hatırlıyorum. Bunu daha lise döneminde sınavlarda verdiğim dopdolu kâğıtlardan biliyorum. Mesela komposizyon notlarım dikkat çekerdi.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İlk yazımın yayımlandığı güne kadar yazdıklarıma yazı diye bakmadım; yazmaya dair bir isteğim, arzum ve çabam olmadı. Yazar olmak gibi bir düş kurmadım, bu düşü gerçekleştirmek adına yollar denemedim. Bir okuyucuydum, okumayı seviyordum. Okurken iyileştiğimi biliyor, bu sebeple okumaya devam ediyordum. Altını çizdiğim o kadar cümle, okuduktan sonra rafa yerleştirdiğim o kadar kitabım oldu ki… Kütüphanemde duran altı çizili cümlelerle dolu o kitapların boş kısımlarına yazdığım notlar benim ilkyazı çalışmalarımdır diyebilirim. Yanımda, çantamda taşıdığım defterlere yazdığım küçük notları da buna dâhil edebilirim. Ama sanıyorum okurken hissettiğim iyileşmeyi yazarken de hissetmeye başladığımı yazdığım mektuplarda fark ettim. Hep gurbette geçen bir hikâyem olduğu için yazdığım çok mektup oldu. Bu mektupların okuyucularından iyi tepkiler alıyordum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Konuşma üzerinden aktaramadığımı yazıya dökebiliyordum. Yazı ile içimi açıyordum. İçimde büyüyen soruların verdiği rahatsızlığı okuma ile iyileştirirken, okumalarla içime doluşan o kadar şeyi yazı ile dışarıya taşımakla da bir yükten kurtuluyordum. O gün için öyleydi, bugün de bu böyle olmaya devam ediyor. İyileşmek için okuyor ve yine iyileşmek için yazıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Okumak eyleminde okuyucunun aslında özne değil nesne olduğunu vurguluyorsunuz? Yani okurken bir bakıma da okunmuş mu oluyoruz? Ya da okumak başlı başına bir okunmak mıdır?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şöyle düşünürüm: İnsan, varlığı aç(ıklay)an bir anahtar olduğu gibi kendisi de açılmayı bekleyen bir ‘şey’dir. Öncelik onun açılması, sahici bir okunmadan geçmesidir. Açılacak ve okunacak ki kendisinin okunmasından geçmesi gereken varlığa ve hayata gidebilsin. Bu yüzden olsa gerek ki, bütün kadim anlatılarda başlığa insanın kendini bilmesi/tanıması çıkartılır. ‘Kendini bil!’ denir başta. Sokrat’ta bu vardır, bizim Yunus’ta yine bu vardır. Felsefenin, hikmetin, tasavvufun, irfanın öncelediği bir hakikattir bu. Çünkü insan tamamlanmış, bitmiş bir şey olarak doğmaz, bir imkân olarak doğar sadece. Biyolojik doğuşu başlangıçtır, ömründe eyledikleriyle bir imkân olan kendisinden kendisini doğurtur. Diyebiliriz ki herkes insan olma imkânıyla doğar, ancak herkes insan olarak ölmez. Dağların omuz vermekten çekindiği emanet belki de budur, ‘olma’ hali öyle altından kalkılacak bir mesuliyet değildir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Okumalarımdan, içine girip çıktığım hallerden çıkardığım ve şimdilerde derinden yaşadığım hal bana bunu söyletiyor. Bütün okumalarımız ‘dışarı’ya açılma gibi görünürken aslında biz okumayla içimize yöneliyoruz. Başka bir şeye değil, kendimize doğru yürüyoruz. Okuduğumuz her neyse onunla kendimizi açıyoruz. Çevirdiğimiz her sayfa bizden çevrilen bir sayfa oluyor, altını çizdiğimiz her cümle bir kuytumuza sokuluyor. Evet, okurken okunuyoruz. Ve ancak okunmaya dönüşmüş okumaların kurucu olabileceğini düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Salt bilginin peşinde, her okunanda mülkiyete yeni bir veri daha taşıma şehvetini içeren okuma biçimleri bizleri ‘ansiklopedik adam’lar kılabilir, ama insan kılar mı, bizi oldurur mu bilmiyorum. Okumalardan edinmiş ve istif edilmiş bilginin adamı bozduğunu, bilginin bir güç olmaya başladığını ve bu gücün sahibine olmadığı bir şey hissini verdiğini, bu hissiyatı hakikat zanneden bilgili adamın hakikatine yabancılaştığını düşünüyorum. İnsan-ı kâmil bilginin değil hakikatin taliplisidir. Bilgi hakikatle tanıştırıyorsa ehvendir, değilse bozucudur. İyileştiren bilgi Bacon’un bilgisi olmadığından, insanı ‘güç’lü değil hakikatli kılar; bir iktidar armağan etmez, ezeli ve ebedi iktidar karşısında acze düşürür. Bu bilgiyle büyüklüğümüzü değil küçüklüğümüz fark ederiz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İşte yaşadığım bu hal içre yaşarken, yani okurken okunuyorum. Metinlerin karşısında üniformalı bir adam gibi durmuyorum, yaka bağrım açık halde cümlelerin içine düşüyorum. Cümlelerin kalbinden esen rüzgârlar bağrımı dövüyor, her bir tarafımı ters yüz edip öylece ortalığa bırakıyor. Küçüklüğümle, acziyetimle, gücümü yitirmekle, varlığımın çözülüşüyle karşı karşıya kalıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Okumak ile yara arasında bir bağlantı kuruyor ve ‘okumanın tarihi aynı zamanda yaranın/yaralanmanın tarihidir.’ diyorsunuz. İnsan okurken aynı zamanda yara mı alır? Hâlbuki insanlar çoğu kez zevk için okuyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İsmet Özel’in enfes bir sorusu var. Şöyle ki: Can’ın keyfini mi sürdüreceğiz, yoksa mesuliyetini mi hissedeceğiz? Can’ın keyfini tercih ederseniz hayata, etrafınıza, varlığa bir tüketici olarak gidersiniz. Her bir şeyi bir av olarak telaki eder, onu mülkiyetinize, nefsinizin hesabına geçirmek istersiniz. Yaratılmışlığınızı, yaratılmışlığınıza zemin olan hayatı bir oyun alanına çevirir, her bir şeyi oyununuzun nesnesi kılarsınız. Öyle bir hal alır ki bu, oynarken oynanırsınız; oyun ve oyuncaklar sizinle oynamaya başlar. Başta bunu canınızın istediği şeyi yapma özgürlüğü olarak algılarsınız, ancak sonradan fark edersiniz ki sınırsız isteklerin oyuncağı olmuşsunuzdur. Biliyoruz ki özgürlüğün serbestiyetle ilgisi yoktur, özgürlük tinselliğe dairdir. Tin’in dirilmesi, öz’ün gürleşmesidir özgürlük. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu sebeple tüketimin ve zevkin dolayımında dolaşıma sokulan okumaları mevzunun dışında tutuyorum. Can’ın mesuliyetini hissedenlerin okumalarını kendimize mesele yapıyoruz. Buradan da baktığımızda gördüğümüz şey şudur: Hakikatin taliplisi ne kadar Âdemoğlu ve Havvakızı varsa hemen hepsinin okumalarla yaralandığını görüyoruz. Bugün kendilerinden hakikate dair cümleler okumaya devam ettiğimiz her ismin hayatı ‘yara’lıdır, metinleri çığlıklarla doludur. İnsan olmanın, olabilmenin, öyle kalmanın ağır yükü altında can ağrısı çekmişlerdir. Çünkü fark ettikleri, karşılaştıkları hakikat huzmeleri içlerine bir kıymık gibi saplanmıştır. Hakikatle kendi hakikatlerini kıyaslamış, aradaki uçurumu görmüş, bu uçurumu doldurmakla yükümlü hissetmişler kendilerini. Güçleri yetmemiştir, güçlerinin yetmediğini görmüş, dolayısıyla acze düşmüşlerdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu büyük bir yaradır! Ama bu yara aynı zamanda büyük de bir imkândır. Bu yarayı görmek, hissetmek bile sahibini insan kılmaya yeter. İçinizde bu yarayı diri tutarak, yaraya merhem hakikatin peşinden giderek insan kalırsınız. Fark etmek, farkında olmak, ama bunu başaramamanın aczini hep hissederek yaşamak insanı ‘yaş’lı ve yaşıyor kılar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Modern çağ insanının hayatın özünden gittikçe uzaklaşmasıyla birlikte mutsuzluklarla bezenmiş bir profil ortaya çıkıyor. Siz de bu profili ‘oblomovluk’ olarak nitelendiriyorsunuz. Nedir tam olarak‘oblomovluk’ hali? Bu hale elveda çekebilmek elde mi?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İtiraf edeyim; Oblomov’un üzerimde bir hakkı vardır. Elveda Oblomov’u oluşturan metinleri yazdığım dönemde sanki onu biraz eksik, parçalı okumuşum. Kitabı yayımladıktan sonra Oblomov’u açmaya, anlamaya çalışmaya devam ettim. Ya da o benim peşimi bırakmadı. Şimdi onu daha iyi anladığımı düşünüyorum. Kendisine hak verdiğimi, olumladığımı söylemiyorum ama onu şimdi daha iyi anlıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Oblomov, tembel adam değil, hayata katlanamayan adamdır. İnsan olabilmenin ağırlığını taşıyamamaktadır. Hayata her gidişinin, varlıkla her temasının, her bir insanla münasebetinin sırtına ağır bir yük bıraktığını hissetmektedir. Bu yüzden kapısının, perdelerinin açılmasına dahi tahammül edememektedir. Evini, kendisini her yıl biraz daha iflasın içine taşıyan üçkâğıtçı kâhyasını değiştirmek bile ona zor gelmektedir. Yeni bir ev, dürüst bir kâhya bulmaya girişmek kendisi için hayatla yeniden alışverişe geçmek anlamına geliyor. Bir kızı sevmek, ona âşık olmak, bu aşkın açtığı yoldan yürümek de öyle… Levinas, insanın başkasıyla, başkasının yüzüyle karşılaşmasıyla bir sorumluluğun altına girdiğini söyler. Çünkü ‘yüz’ karşısındakini sorumluluğa çağırır, ilişkiye zorlar der. Kendisine sabahtan, şikâyetçi ev sahibinden ve kötü niyetli kâhyadan haber verilmesi, perdelerin açılması onu hayatın yüzüyle karşı karşıya bırakıyor. Karşısına çıkan bu hayat Oblomov’a bir sorumluluk yüklüyor. Oysa onun hayatla problemi vardır; hayat kendisi için katlanılmaz bir şeydir! Karşılaşmamak, herhangi bir yüzle münasebete geçmemekle hayata katlanabiliyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Oblomov, bir dönem romanıdır. Bir geçiş süreci yaşayan Rusya’nın nihilist aurasından haber veriyor. Hayatı yaşanılır kılan anlamların çözüldüğü dönem Rusyasında Oblomov hakikatli bir fotoğraftır. Tanrı yoksa her şey mubahtır! Her şeyin mubah olduğu yerde katlanılacak çok da fazla bir şey kalmıyor. Hobbes’in Leviathan’ına gün doğuyordur. İnsan kalmaz, çünkü kurtlaşır. Haneke’nin filmi Kurdun Günü’ndeki gibi... Oblomov romanının diğer kahramanını hatırlayın. Öncesinde Oblomov’un kâhyasının oğlu olan, sonradan Oblomov’un aşkı Olga’yı da çiftliğini de elinden alan Stoltz’u… Kurt adamdır Stoltz…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Oblomov bu yüzden anlaşılır bir karakterdir. Şunu diyebilirim. Hayatı Oblomov gibi okumuyorum. Çünkü hayatın da bizim de bir sahibimiz var. Bu sahip, insanı ve hayatı tutuyor. O’nu tutmakla tutuluyoruz, tutulan bir şey olarak hayata gidiyoruz. Münasebete geçtiğimiz her bir şeyin dili, ruhu ve hakkı oluyor üzerimizde. Haddimizi biliyoruz. Hayatın sahipleri olmadığımızın şuurundayız, böylelikle hayat bizim için taşınası zor bir yük olmaktan çıkıyor. Ve şuna inanıyorum: insan ilişkide çiçeklenebilir, karşılaştığımız yüzlerle geliştirdiğimiz hukukta doğar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kitaplarınızda yer yer değindiğiniz aşk ‘hal’ini siz nasıl tanımlıyorsunuz? Yıllar öncesinde sizin de örneklerinden birisine arkadaşınız Sinan Bahar’da tanık olduğunuz aşk için intihar vakaları, günümüzde şahit olduğumuz aşk için işlenen cinayetler... Aşk öldürür mü?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Doğrusu, aşka dair sorulara cevap vermekte güçlük çekiyorum. Çünkü meselenin özüne varmak için önce bir yığın süprüntüye dikkat çekmek, bunları bir kenara itmek gerekiyor. Her defasında bunu yapıyor olmak, zamanla beyhude bir çabaya dönüşüyor. Meselenin kendisi ise insanı zaten susturan bir şeydir. Aşk hali bir sükût halidir, hale dair konuşmak ise hale mugayirdir. Çünkü dilin dışına değil üzerine çıkılmış, dil geride kalmıştır. Düşünülebilen ve konuşulabilen bir hal değildir aşk, yaşanandır. Ama gel gör ki, biz hala ehl-i diliz, dünyamızın sınırları dille belirlenmeye devam ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İbn Arabî aşk bahsinde şu tespiti yapar: Aşk, insanın uykusunun kaçmasıdır. Demek ki, aşk öncesi uyku halidir ve aşk ehli olmayan uykuda demektir. Ne Leyla’nın ne de Mecnun’un gözlerinde uyku izi vardır. Ki onların ki ‘mecazi aşk’ olarak isimlenmiştir. Leyla Mecnun’da Mecnun Leyla’da erimiş görünse de bu aşkta ben ve o vardır. Leyla ile Mecnun’un süreği bugünkü aşklarda bu hastalıklı parçalanmalar çok daha patolojiktir. Bugünün âşıkları kendilerini karşısındakine vermiyor, karşısındakini kendilerine alıyorlar. Mülkiyetlerine geçirip boğuyor, kesip biçiyorlar. Seven değil sevilen öl(dürülü)yor modern zaman aşklarında. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kendisine değil belki huzmesine uyanma lütfuna erdiğimiz ve kendisine işaret ediyor gibi göründüğümüz aşk hali ise başka bir şeydir. Bu aşk halinde ben ve o ikilisi, dualitesi yok, sadece O bulunur. Zira ‘cümle varlığın birliği ve kardeşliği’nin yaşandığı BÜTÜN’de sadece O hissediliyor. Hakikatini keşfetmiş ben bütün’e karışır. Evet, aşk öldürür! Sevileni değil seveni… Aşka düşen ölür, sevdiğinde ölerek varlığının altını çizer.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Bir kitabınız ‘Hiçkimseye Mektuplar’, başka bir kitabınız da ‘Hiç, Yoktan İyidir’ başlığını taşıyor. Bir yerde de ‘Eğer VAR yok ediyorsa, HİÇ var edecektir...’ diyorsunuz. ‘Hiç’ neye karşılık geliyor sizde?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hiç, tam da bir önceki soruda sevenin sevilende ölmesi haline karşılık geliyor. İşaret ettiğiniz değerlendirme, ‘insan-tanrı’yı üreten hümanizmanın bir eleştirisi olarak da okunabilir. Tanrı’nın öldüğüne inanan hümanist felsefe tanrının koltuğuna insanı oturtuyor. Mademki artık tanrı yok ve boşluk da kaldırılacak gibi değil, o zaman insan kendisinin ve varlığın tanrısı olmalıdır deniyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Seküler uygarlık bir anlamda bu tezin gerçekleşmiş halidir. Bir numara olmak bu çağın temel rüyası. Büyümek, çok daha büyümek… Her şeye sahip olmak, hükmetmek… Bir egemen güç olmak her şeyin üzerinde. Rakip görünen her şeyi tepelemek, aşmak, geçmek… İnsanlar, küçücük birer tanrı gibi. Kimi ülkeler de bu küçücük tanrıların ülkesi, tanrı ülkeler. Saldırıyor, vuruyor, öldürüyorlar. Kendinden başka bir numara görmek istemiyor, tek efendi olmak peşindeler. Ama görünen o ki, bir egemen olarak ‘var’ olanların dünyasında ‘yok’lar hüküm sürüyor. İnsan yok, çevre yok, huzur yok! Yıkım var, ölüm var, savaş var! Bir egemen olarak ‘var’ olmak ‘yok’ları çoğaltmış.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yaşanır bir dünya, anlamlı insanî bir durum isteyenler, egemen olma düşüne itiraz ediyor; birer tanrı olmadığımızı, varlık üzerinde hâkimiyet kurma gibi bir hakkımızın olmadığını düşünüyorlar. Biz insanların ve her şeyin neticede bir ailenin farklı fertleri olduğumuza dikkat çekiyorlar. İçimizdeki egemen olma virüsünü frenlememiz, benimizi ‘hiç’leştirmemiz gerektiğini söylüyorlar. Kendimizi terbiye ettiğimizde, ‘bir numara’ ve ‘büyük’ değil, ‘iyi’ olduğumuzda, kavga etmeyeceğiz, paylaşacağız; öldürmeyeceğiz, anlamaya çalışacağız. Seveceğiz! Eğer seversek, sevdiklerimizi de ‘var’ edeceğiz; dünyayı, insanları, aşkı, barışı… Eğer ‘var’ yok ediyorsa, ‘hiç’ var edecektir, diye düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;‘Sılada Gurbet Tadı’ isimli kitabınızda ‘Edebiyat acı verir, iyi de eder.’ Başlıklı bir deneme var. Bu başlığı açıklayabilir misiniz, edebiyat nasıl acı verir/iyi eder?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;‘Felsefe mi edebiyat mı?’ sorusundan hareketle şöyle bir ayırım yapılmıştır: Felsefe bakar ve düşünür, edebiyat ise dokunur ve açar. Edebiyatın düşünceyi içermediği kanaatini paylaşmasam da edebiyat genelde insana şunu yapar: Bir tırmık gibi insanın içinde gezinir, ince ince altını üstüne getirir. Maharetli bir el gibi dokunmadık tek bir kör nokta bırakmaz. Dokunduğu her bir şeyi uyandırır. Sonra, uyandırdığı o kadar şey arasında bir aynaya dönüşüp okuyucusunu kendisiyle/içiyle karşı karşıya bırakır. Edebiyat okuyucusu şiirde, öyküde ve romanda çıplak hakikatini görür. Zaaflarına, boşluklarına, kör noktalarına, arzularına, korkularına, bir bütün olarak kendisine vakıf olur. Raskolnikov’un, Oblomov’un, Alyoşa’nın iç kıvrımlarında gördüğü, dokunduğu ve hissettiği her bir şeyin kendine dair de olduğunu fark eder. Bu fark ediş onu ürpertir; okuduğu kahramanların kendisinde de yaşadığını hisseder, aynı çelişkilere, acılara, ümit ve ümitsizliklere yakalanır. Böylelikle kendisine ve içine bırakıldığı hayata dair can yakıcı sorular edinir. Durur ve düşünür, bu soruların peşine düşmeden rahat edemeyeceğini anlar. Alternatif okumalara girişir. Yaptığı bu okumalardan cevaplar toplar, topladıklarıyla içindeki sızıyı dindirir, acıyı giderir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;İzmir’de yaşamayı tercih ediyorsunuz. İzmir’e bu denli bağlılığınızın sebebi ne? Kendi İzmir’inizi anlatır mısınız?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Daha başta kuracağım cümle şudur: İzmir bana bir hikâye, okunası bir ömür armağan etmiştir! 1984’ün yazında o ceviz ağacının gölgesinde yanlış tercih yapmamış olsaydım, o yılın eylülünde İzmir’e bir üniversite öğrencisi olarak gelemeyecektim. Gelemeyecek ve ihtimal başka türlü bir hayatım olacaktı. Neyse ki İzmir’deydim. Büyük şehirlerden biri olan Adana’da liseyi okumuş olsam da bir taşralıydım. Denizin kıyısında yaşanan bir hayata evlik eden bir kente gelmiştim. Okuldan çıktığımda karşıma deniz çıkıyordu. Okulun amfisinde Medeni Hukuk hocasının anlattıklarını dinlerken deniz dalga dalga kordona vuruyordu. O zamanlar deniz şimdikinden daha yakındı kente, dalgalar daha bir sokulgandı. Deniz kentten henüz uzaklaştırılmamıştı, tonlarca moloz dökülmemişti böğrüne. Kıyı on metre yakınlıktaydı. Ve galiba o zamanlar İzmir’e daha sık ve daha uzun süreli yağmurlar düşerdi. Sanki rüzgâr daha bir sert esiyordu. Öyle olmalı ki, her yağmurda deniz hırçınlaşır, kıyıdaki işyerlerini basardı. Bütün bir kış, yol ve kaldırımların hep deniz koktuğunu hatırlıyorum. Banklar hep ıslak olurdu mesela. Kordonboyu daha çok denizdi, daha çok imbat…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir eylül günü İzmir’e gelmiştim. O güne kadar tınısını, hissiyatını bilmediğim bir havanın içinde kalmıştım. İmbat demişlerdi bu havaya, bu İzmir’in unutulmayacak ayrıcalığı imbat… İzmir bana imbat olarak kaldı. Her eylülde İzmir’e ilk kez gelmiş gibi çarpılır, ürperirim. İzmir’e çarpıla çarpıla ve bütün zamanları imbatın içindeymiş gibi yaşayarak İzmir kesildiğimi bir yıl kadar yaşadığım İstanbul’da fark ettim. Ne çok İzmir’e dönüştüğümü, ancak İzmir’de yaşayarak hayatı taşıyabildiğimi, biraz ‘İzmirce’ olan bir hayata yazıldığımı İstanbul’da geçen o bir yılımda gördüm. İzmir’e dönüşümde, bu geri dönüşü izah ederken şöyle demiştim: “İstanbul ‘hız’a ve ne şekilde olursa olsun ‘başarı’ya kilitlenmiş bir şehir. İstanbul’da hızlı ve başarılı olamayınca yaşayamıyorsunuz. Oysa ben çoktan ‘hız’ı ve ‘başarı’yı problemli görüyorum. ‘Hız’ı ve ‘başarı’yı dayatan tasavvurdan düşmüş, kuytumda ve sükûnetimde kendimi kurmak hülyasına kapılmışım. Yani İstanbul’dan çok, ‘pijamalı hayat’ın başkenti İzmir’e aidim.”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sanıyorum anlaşılmıştır; ben bir ‘İzmirsever’im! 1984’ün eylülünde İzmir’e düşmüş o taşralı yüreğim bugün baştan ayağa İzmir’e serilmiştir. Öyle ki, sıklıkla yaptığım şehirdışı yolculuklarımın daha başlarında İzmir’den ayrılıyor oluşun kırıklığı içinde kalırım. Gittiğim şehirlerin en güzel tarafı İzmir’e dönüşleri olur benim için. Biliyorum; durumum rasyonel değil, irrasyonel! Ama böyleyim, İzmir’in her haline çokça aşinayım. Türkiye’deki İzmir’i, İzmir’deki Türkiye’yi görebildiğimi, okuyabildiğimi düşünüyorum. Şunun da farkındayım: Her sevgi ilişkisi bütünüyle olumluyu barındırmıyor. İzmir’de yaşanıp giden her şeye katıldığımı, buradaki her şeyin yolunda gittiğini söyleyemeyeceğim. Zira İzmir’in son halleri bana epeyce problemli geliyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kitaplarınızda ‘okuma notları’, ‘iç dökümü’, ‘anlam(a) çabası’, ‘insanın halleri’ şeklindeki alt başlıklarla okura ulaşıyor. Yazdıklarınızın reçete sunmaktan ziyade okuru da bu reçetenin hazırlanışına davet etmek gibi bir yanı var. Siz neler söylemek istersiniz bu konuda?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Profesyonel bir yazar değilim. Dahası kendimi yazar olarak görmüyorum. Hayır, tevazu yapmıyorum. Öykü, anlatı veya deneme yazmaya çalışmıyorum. Okuma edimimde neler hissediyorsam, yazıp yayımlarken de aynı hisler içindeyim. Kendim için okuyor yine kendim için yazıyorum. Yayımlamanın da büsbütün okuyucuya dönük bir saikle geliştiğini düşünmüyorum. Okuyucu yazdıklarıma dâhil olduğunda, içimde olmasını umduğum şey gerçekleşmiş oluyor. Ancak yazılıp okuyucuya ulaşmasıyla okuduklarım anlamlı hale geliyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Okuyucuya taze, söylenmemiş, nihai doğrular toplamak adına değil kendimi oldurmak adına okuyorum. Elbette ki okuyucunun yazdıklarıma dâhil olmasını isterim, ancak bu onların ancak benim doğrularımla iyileşebileceklerini düşündüğüm anlamına gelmiyor. Okurken ve yazarken bana iyi gelen şeylerin, okuyucunun kalbinde karşılık bulmasıyla benim için daha da iyileştirici olacaklarına inanıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yazdığım şeylerin büyük laflar olarak algılanması beni üzer. Belki bu kaygıyla ama daha çok içten bir saikle kitap dosyalarıma alt başlık koymaya gidiyorum. Bu alt başlıkların okuyucuya kitap dosyalarımın hadlerini gösterdiğini düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kütüphaneniz genel itibariyle ne tür kitaplardan oluşuyor? Kütüphanenize karşı bir bağlılığınız var mı? Varsa bu bağlılığın derecesi nedir?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Uzmanlaşmanın dikey bir körlük olduğunu düşünürüm. ‘İnsan hangi dünyaya kulak kesilmişse ötekine sağır!` der İsmet Özel bir şiirinde. Uzman da hangi sahada derinleşmişse diğerlerinde körleşiyor. Bu mesleki bir zorunluluk olabilir. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor. Hakikatini bilmek mesuliyetiyle hayata doğuyoruz. Hayatın hepsiyle ilgili ve hepsinden sorumluyuz. Ancak bütün içinde varlığımızı ve hakikatimizi keşfedebiliriz. Saha içiyle sınırlı okumalar yapmak da insanı körleştirir. Bu yüzden ‘edebiyatçı’ veya başka bir şey olarak isimlendirilmek istemem. Parça içinde tanımlanmak, burada ontoloji kurmak insanı ‘bütün’den koparır, parçayı bütün görmeye kadar götürebilir. İlk önce insanız. Edebiyattan veya başka bir sahadan önce hayata doğuyoruz, ilgili olduğumuz alandan çok hayatın sakiniyiz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Okumalarım bu kaygılar içinde devam ediyor. Edebiyat, felsefe, mikro tarih, din, içinde insan kokusu aldığım her disiplinden metinler… Dolayısıyla kütüphanem bütün’e akraba bir hüviyete sahiptir. O da kafam ve içim gibi karşıtlık ve çoğulluk içindedir. Bundan rahatsız da değilim, hepsinin hakikati duyurmakta katkısı oluyor çünkü. Çoklar ama nihayette ‘bir’leşiyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Mülkiyeti olan biri değilim; bir işim, bir odam, bir kütüphanem, az sayıda dostlarım var. ‘Az’ı önemsiyor, kendisinden düşmemeye çalışıyorum. Bir lokma bir hırka hakikatine iman edenlerdenim. Bugünkü ilerleme biçiminin ve uygarlığın hakikate mugayir olduğuna inanırım. Zira biz sahip olmak için değil, şahid olmak üzere hayata bırakılıyoruz. Bu hakikat üzere, kitaplığımı az ve çok kılmaya çalışıyorum. Çok okunacak az kitaplarım olsun yetiyor bana. Bu yüzden son yıllarda kütüphanemle ilişkim şöyle bir hal aldı: Hemen her yıl, bir daha okumayacağım kitapları ayıklıyor, sadece tekrar tekrar okumak istediğim kitapları bırakıyorum. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Bir söyleşinizde ‘Mutlu olmak gibi bir amacım yok. Rahatsızım; ama rahatsız olduğum için de mutluyum.’ diyorsunuz. Oysaki toplumumuz mutluluğun peşindedir hep. Şarkılar bile ‘yıllardır mutluluğun her gün peşinden koştum.’ tarzındadır bizde. Sizdeki nasıl bir rahatsızlık ki mutluluk kapısının kilidini açıyor?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aktardığınız değerlendirmeler tanımlanmış bir mutluluğa getirilen itiraz anlamına geliyor. Büsbütün soru(n)suz bir hal olarak tanımlanıp pazarlanan mutluluğun çürütücü tesiri altında olduğumuzu düşünüyorum. Bu mutluluğu eşelediğimde şöyle bir şekil çıkıyor karşıma: Sorusu ve sorunu olmayan, içine bırakıldığı hayatın hakikatine dair talepsiz ve kaygısız kalan, korunakların hımbıllığında yabancılaşan, hayatı neredeyse uykuda geçiren, bencilce isteklerinde alabildiğince talepkar ama bedel ödeme noktasında cimri ve isteksiz bir tip… Bu şekil, bu tip bana insanı hatırlatmıyor. Dolayısıyla bu insanın mutluluğu, beni rahatsız ediyor ve mutsuz kılıyor. Cioran’ın Çürüme’sini hatırlayarak ölümün diğer bir adı olarak okuyorum böylesi mutluluğu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir şekilde yakalandığı ‘sıkıntı’nın daimi mukimi olan insanın tanımlanmış mutluluğa alıcı olması düşünülemez. Zira insan, biteviye yenilenen hayatta ucu belirsiz bir yolculuğa yazılmıştır. Hayata yet(iş)mek gibi bir derdi vardır, olmalıdır; hayatı yol ve yolculukta geçer, geçmelidir. Devam eden hayattan yaşanılır olanı devşirmek adına derin dalışlar yapar insan, yaşanandan yuvarlanıp düşmeleri olur. İnsan, dert sahibi olandır. Bir yaranız varsa, yaranın içinde büyüyen bir dert sahibi iseniz, inanın ki bir hikâyeniz de vardır. Düşmüşseniz ayağa kalkarsınız. Ayağa kalktığınızda düşmeniz üzerine düşünür, ne üzere düştüğünüzü merak edersiniz. Durup düşündükten sonra başka türlü yürümelere koyulursunuz. Düşerken aldığınız yaralar size bir rahatsızlık, anlatacağınız bir hikâye, bir dil armağan eder. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Feridüddin Attar’ın duasına âmin diyenlerdenim. O şöyle diyordu: ‘Gıdan muradsızlık olmadıkça gafil gönlün nasıl uyansın? Dert sahibi ol ki derdin sana derman olsun. Ey yol eri, kitabıma şiir gözüyle ya da ululukla bakma. Kitabıma dertle bak da hiç olmazsa bendeki yüz dertten birine inan. İnsana dert lazımdır asıl, iş düşkünlüktedir. Kimin derdi varsa dilerim derman bulmasın. Kim derde düştükten sonra derman ararsa toprağın altına girsin, yaşamasın!’&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hava durumları ve hayat şartları bir değişimden haber vermiyor. Görünen o ki, insan zihin ve kalbini burkan sorularla mutsuz-mutlu kalmaya, ‘sıkıntı’dan yuvarlanıp yollara düşmeye devam edecektir. ‘Ev’lerin dışına çıkacak, öylece yalnız mutlu-mutsuz kalacak, dermanı derdinde arayacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Çok farklı alanlarda eserler vermiyorsunuz. Genel itibariyle deneme tarzında kâğıda akıyor kaleminizin mürekkebi. Musa Güner sizi ‘Şiir yazmayan şair.’ diye tanımlıyor ve ‘İnsanın şair olması için gereken her şey var Nihat Dağlı’nın hayatında.’ diyor. O halde niçin deneme?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Söylemiştim; herhangi bir türde yazmaya çalışan biri değilim, bir formun içini doldurmaya çalışmıyorum. Kendi hakikatime doğru yol alırken yakalandığım bir şeydir yazı. Benimkisi, kendini yazı denen şeyin içine dökerek iyileşmektir. İçimde yaşanan ne ise bunlar yazı üzerinden dışarıya çıkıyor. Sıkıntı veya coşkudan evin içine sığamayan çocuğunu sokağa, parka çıkaran ebeveynler gibiyim. İçimde tutamadıklarımı dışarıya çıkartarak rahatlıyorum. Dışarı çıkan yazı mıdır, yoksa ben miyim o belli değil. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Musa Güner’in değerlendirmesine gelince… Evet, hiç şiir yazmadım! Şiir yazmak, boyumu aşıyor. Bunu bildiğim için şiire kulak ve ev olmaya çalışmakla yetiniyorum. Okumaya, anlamaya çalıştığım en hakikatli dillerdendir şiir. İnsanın şiirden doğduğuna ve en çok şiirin hakikate ev olduğuna inanıyorum. İnsan en çok şiirde insan olabiliyor, en açılmış haliyle şiirde görünebiliyor. Hakikat hakkıyla şiirle dile gelir. İnsanın zihnini, idrakini, çıkabileceği zirveleri işaretlediğinizde şiirin altını çizmiş olursunuz. Şiiri sadece edebi bir tür olarak da görmüyorum; insanın ve hayatın, topyekûn varlığın sırrı ve dili şiirdir diye düşünüyorum. Varlığın derununda saklı olanla karşılaştığınızda, hayatın ve insanın hakikatine, yani şiire varırsınız. Hakikati kavramanız, kendinizi tanıyıp bilmeniz, şiirin aslına da ermişliğiniz anlamına gelir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Daha önce de belirttiğim gibi, derdim kendimle… Kendimi kurmak adına okumalar yapıyorum. Hep bu kaygı içindeyim. Yazdıklarım, yayımlanmış dosyalarım, insanlarla ve varlıkla yaşadığım hukuk bu kaygıdan çıkıyor. Ve doğrusu; hayatı şiirin hakikati kadar incelikli ve asil, şiir yazar gibi yaşamak gerektiğine inanıyorum. Şiir gibi bir yaşanmışlık bırakırsam arkamda, şiir yazmış biri de olurum diye düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Nur Risaleleri Nihat Dağlı’nın ‘anlam(a) çabasın’nda hangi soru(n)larına merhem oluyor? Yaralarımızın Nur Risaleleri’ndeki şifa kaynaklarından söz eder misiniz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kişisel tarihimin farklı dönemlerinde Risale-i Nurları okuma imkânı buldum. Her yeniden okuyuşum benim için yeni bir okuma oldu. İlk okumamda cevabı aranan soruların sahibi değildim, dolayısıyla soruların peşinde kurulan cevaplar da cevaplarım olmadı. Ne zamanki sorularının sahibi olarak kendilerini okudum, kendilerindeki cevaplar da bana ait oldular.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Nur Risalelerinin ruh ve insan kurucu eserlerden biri olduğunu düşünüyorum. Hakikatli bakan, düşünen, dokunan, yaşayan insanın hamurunu yoğuruyorlar. İnsan, bu eserlerden ehl-i hakikat biri olarak çıkıyor. Kendinize, varlığa, hayata bakışınız onarılmış oluyor. Nursi’nin tasavvurunu giyindiğinizde, hal olarak öyle yaşadığınızda daha pürüzsüz, daha derin, daha incelikli bakmaya başlıyorsunuz. Risaleler, insanı ve varlığı bir bütünlük içinde okuyorlar. Temel tezleri şudur: Kâinat insanın büyütülmüş haliyken, insan da kâinatın küçülmüş halidir. Ancak kendi hakikatini kavrayarak var olmuş insanın okumasından geçmiş bir kâinatla yaratılıştaki murad gerçekleşebilir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsan, bu muradın gerçekleşmesinde vazgeçilmez bir unsurdur. Kâinat okunmayı bekleyen bir kitap ise insan da bu kitabın okuyucusudur. Nasıl ki okuyucusuz kalmış kitap okunmamış, dolayısıyla yazılışındaki maksat tahakkuk etmemişse, kendisine göz, kulak ve idrak olmuş bir insan bulmayan kâinat da okunmamış ve yaratılışındaki murad da tahakkuk etmemiş olur. Ki bu insanı, varlığı, bütün olarak kâinatı ortadan kaldıran, anlamsızlaştıran bir sonuçtur. Risaleler böylesi kara bir neticenin gerçekleşmesine mani, kâinata kulak, göz ve idrak olabilen insanı inşa ediyor. İnsanı keskin bir göz, alabildiğince açık bir kulak, kuşatıcı bir idrak kılıyor. Böylelikle insan içine bırakıldığı varlıktan hareketle, onun diline kulak kesilerek idrake varıyor; hakikatini buluyor, hakikatinde de yokluğunu kavrıyor. Geriye, sadece yaradılıştaki muradın sahibi kalıyor. Kendini açtıkça ve eşyanın dilini çözdükçe insan, O’nun varlığı beyan oluyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;*) Söyleşi, V. Hüseyin Kaya, 2009&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-1388583198258909138?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/1388583198258909138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/09/tuglas-kitaplar-olan-evin-rahatsz.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1388583198258909138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1388583198258909138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/09/tuglas-kitaplar-olan-evin-rahatsz.html' title='Tuğlası kitaplar olan evin rahatsız mutlusu'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sr50r6eGJII/AAAAAAAAAEQ/aAanQSknFi8/s72-c/IMG_7724.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-4532430736209727458</id><published>2009-09-14T04:11:00.000-07:00</published><updated>2009-09-14T04:11:36.887-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Mutlu yazar olur mu, yazar mutlu olur mu?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sq4kCIYCnGI/AAAAAAAAAD4/nOlNhHQZRN8/s1600-h/nicinagliyorsun.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" mq="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sq4kCIYCnGI/AAAAAAAAAD4/nOlNhHQZRN8/s200/nicinagliyorsun.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Selahattin Yusuf’u, Ankara yıllarından, ama öncelikle yazdığı şiir ve yazılarından biliyor(d)um. Okumalarında uç veren hususları, şiir ve yazılarında altını çizdiği kadim durumları önemsiyor(d)um. Benzer okumaların içindey(d)im. Sonra bir zaman geçti, İstanbul’da ‘görünme’ye başladı. Bir televizyonun haberlerini sundu, programcılarından biri oldu. Hakikiliğin ve hakikatin taliplisi şiir ve yazısındaki ‘ağır’lığa omuz olmayan kitle ‘görünme’si üzerinde kendisiyle ilgi kurdu. Bu durum onu bir tartışmanın içine çekti. Bu tartışma ve ilgi devam ederken, Timaş’tan çıkan &lt;em&gt;“Niçin Ağlıyorsun Elisabeth, Mutlu Değil miyiz?”&lt;/em&gt; isimli kitabını okumaya koyuldum. Nietzsche’nin, kendisine ve varlığa katacağı bir anlamı kurma çabası içinde çıldırmış olarak 1900 yılında ölmek üzereyken, başucunda ağlayan kız kardeşi Elisabeth’e sorduğu soruyu kitabına isim yapan Selahattin’i anlamaya çalışarak yazmak istedim. Kitabı bitirdiğimde, yazarıyla kurduğum yakınlığın anlaşılır bir şey olduğunu fark ettim. Dediğim gibi, benzer okumalarımız olmuş. Ve sanıyorum bu benzer okuma, aynı soru(n)ların etrafında gelişmiş. Selahattin’in kitabından bende kalan duygu veya soru şu: İnsan ne olur da ‘okuma’nın içine yuvarlanıp düşer? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Latife Tekin bir yerde, &lt;em&gt;“Yazar bir şeylerin dışına düşmüş, evine dönmeye çalışan biri”&lt;/em&gt;dir diyor. Ucu belirsiz derin okumaların içine yuvarlanıp düşen okuyucu da bundan farklı değildir. Bir kitaptan diğerine, yazardan yazara giden insan türünün uzun boylu düşünmeler sonrasında ‘okumak’ta karar kıldığını düşünmüyorum. Okumaların içinde kurulan hayat ve hikâyeler bir tercihle oluşmuyor. Bu hikâyelerin sahibi insanların durumu, ‘yuvarlanarak düşmek’le izah edilebilir. İçine doğdukları dil ile kendilerini kuşatan hayatın uyumsuzluğu içerisinde hem gerilir, hem de sıkılırlar. İsimlendirilemeyen bir ‘şey’ kanlarına karışıp derinlerinde oyuklar oluşturur. O günden sonra biteviye bir şeylerin dışına (veya üstüne) çıkarlar. Bir şiir, bir hikâye, bir masal, bir roman önlerine çıkar, önlerine çıkan bir yeni dilin kıvrımlarına yerleşerek yola revan olurlar. Ahmet Turan Alkan bir yazısında bunu ne güzel anlatır. Biraz uzun da olsa bu alıntıyı yapmak istiyorum: &lt;em&gt;“Okuyacak bir şey bulamayınca, ‘canım sıkılıyor, canım sıkılıyor’ diye sızlanırdım da, ‘Niçin canın sıkılıyor evladım?’ dediklerinde, ‘bilmiyorum, canım sıkılıyor işte’ diye cevap verirdim. Bu cevabı lüzumundan fazla ciddiye alan halacığım, güzel gözlerinde hafif bir istihza pırıltısıyla derdi ki, ‘Bu oğlanın can sıkıntısını gidermek için eversek mi ne etsek?’ Evliliğin nasıl olup da can sıkıntısını gidereceğini o günlerde asla anlayamamışımdır; bugün de pek anlayabilmiş sayılmam. Benim can sıkıntımın başlıca sebebi meşgul olacak bir şey bulamamaktan kaynaklanıyordu ve bunu gidermenin bana göre en şâhâne biçimi, bir kitap bulup içine yuvarlanmaktı. Yuvarlanmak fiili rastgele seçilmiş değildir; nasıl bir şey? Şöyle bir şey: Sıcak, çok sıcak bir yaz gününde bir kum tepesinin yamacından yumuşak bir düşüşle aşağı doğru yuvarlanıp gitmek ve sonunda buz gibi suya düşüp ferahlamak. Kitaplar bende böyle bir tesir yapıyordu ve yuvarlanıp düştüğüm o ferahlıkta, dış dünya ile bütün alâkamı keserek zihnî mâceraların içinde sürükleniyor, kaybolup gidiyordum. Ve o esnada hiç canım sıkılmıyordu. Halamın, annemin bunu anlayamaması garipti; belki de o yüzden işi şakaya getirip benim daha çocukluk çağımda evlenmek istediğimi sanmaları tuhafıma gidiyordu.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sırrı nedir bilinmez, kimi insanları ‘ev’inden dışarıya çağıran, bu kimseleri iflah olmaz okur kılan böylesi bir ‘sıkıntı’ durumu vardır. &lt;em&gt;“Niçin Ağlıyorsun Elisabeth, Mutlu Değil miyiz?”&lt;/em&gt; isimli kitabın arka planında da böyle bir hal duruyor. Selahattin’in yol notlarından, kadim insanlık durumlarından olan ‘sıkıntı’nın sonrasından babaannesinin dil ve ‘ev’inden yuvarlanıp okumanın içine düşen bir insanı seçiyoruz. Tamam, Selahattin’in babaannesinin dili, hayatın türlü sorularına cevaptır. Ancak ortada bir sorun vardır: Selahattin bu cevapların sorularına sahip değildir. Ne yarasını tanıyor, ne de yerini biliyor. Tanımadığı ve bilmediği bir yaraya hangi merhemi nasıl sürsün?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Selahattin’in durumu ve sorusu ‘biz’den haber veriyor. Kader işte! ‘Şark’a doğmuş çocuklarız. Hayatın her yüzüne açık bir cevap gibi duran, ancak modern zamanların içinden geçerek deforme olmuş ‘Şark’ın bakiyesiyiz. Cemil Meriç, mealen şöyle diyordu: &lt;em&gt;“Şark niçin arasın, niçin okusun? Sorulmuş her sorunun cevabını barındıran ‘büyük hakikat’e sahip olduğunu düşünen Şark’ın, bu yüzden, çatışmanın ve arayışın çocuğu olan romanı da olmaz.”&lt;/em&gt; Hiç şüphesiz, Üstad’ın yorumlarında haklılık payı vardır. Ancak Şark’ın şimdiki haline doğanlar, ‘yurt’larının neye dönüştüğünü ve kendileri için neyi imkânlı kıldığını el yordamıyla öğrenmiş bulunuyorlar. Selahattin kendisiyle yapılmış bir söyleşide söylediklerinde çok haklı: &lt;em&gt;“Biz Şeyh Galib'in yaralarımıza merhem olduğunu biliyoruz. Ama yaramızın nerede olduğunu bilmiyoruz. Onu bize Batı felsefesi gösteriyor. Çünkü dünyamızın yaşayış olarak tüm sorunlarını Batı temsil ediyor. Biz yarayı anlamamız için Batı'yı anlamak zorundayız. Merhemlerimizin de bir işe yarayacağını o zaman anlayabiliriz. Yara Batı’ya aittir, merhem ise Doğu’ya.”&lt;/em&gt; Beşir Ayvazoğlu’nun Yahya Kemal için söylediği ‘Evine Dönen Adam’ durumu sözkonusu... ‘Ev’imizden yuvarlanıp düşmedikçe, düşüp uzaklaşmadıkça, kendisini görme, onu fark etmemiz mümkün olmayacaktır. Bir şekilde ondan düşüp uzaklaşanlar onu yeniden fark edip kendisine dönebiliyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Latife Tekin’in cümlesini hatırlayalım: “&lt;em&gt;Yazar bir şeylerin dışına düşmüş, evine dönmeye çalışan biri”&lt;/em&gt;dir. Selahattin de böyle bir yazardır. &lt;em&gt;“Niçin Ağlıyorsun Elisabeth, Mutlu Değil miyiz?”&lt;/em&gt; kitabı, Batı’ya giderek evine dönen bir adamın notları gibi duruyor. Kitap, yazarın okuma serüveninin kilometre taşlarından oluşuyor. Yoluna çıkıp elinden tutan, onu hakikatin kuytularına çağıran, hikâyesini ve dilini kuran yazarların nasıl bir dertle muzdarip olduklarını, dertlerine şifa hangi merhemlere gittiklerini, bu gel-gitleri ‘dil’e döküş biçimlerini anlatan bir kitap. Selahattin’in ve kitabın konusu olmuş yazar ve sanatçılar şunlar: Wittgenstein, Dostoyevski, Nietzsche, Faulkner, Tarkovsky, Goethe, Oğuz Atay… Şair, yazar, filozof, sinemacı, ressamların dili ve soru(n)larıyla kurulmuş bir hikâyenin ve dilin sahibi yazar, bu kitabıyla yolculuğunun notlarını bizimle paylaşıyor. Nereden geldiğini, nasıl kurulduğunu, dahası ne olduğunu ve ne söylediğini anlatıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsan ve varlık için kurucu bir anlam inşasına girişmiş, Andre Gide’nin tespitiyle Hz İsa ve İncil’e öykünerek, ömrünü, öldürülmüş Tanrı’nın yerine ‘üstün-insan’ı geliştirmeye adamış Nietzsche’nin ölüm döşeğinde sorduğu sorulardan birini kitabına başlık yapmış birinin medya starı olabilme ve bundan memnun kalma şansı var mıdır? Hayır, yoktur! (Peki, olsa ve durumdan memnunluk duymaya başlasa, geride kendisi diye bir şey kalır mı? Hayır, kalmaz!) Ergenlik çıbanı duyguların peşinde afili görüntülerin tüketicisi kitle ‘yazı’daki Selahattin’i değil, ‘görünmesi’ne taliptir. Ve doğrusu incitici bir şeydir bu, bundan rahatsızlık duymamak mümkün değildir. Selahattin’in de bu durumdan rahatsız olduğunu öğreniyoruz. &lt;em&gt;“Televizyon programı yapmaya başladıktan sonra hayran okuru oluştu. Bu incitici bir şey. Bir maskeli baloda fiziğinin yeterli olmadığını düşünen birisinin, yakışıklı bir aktörün maskesini takarak yanına gelen güzel bir hanımın kendisine iltifat ettiği andaki burukluk hissine benziyor. Kitabımı okuyanlar ekranda duruşumu sevmiyorlar. Ya da tam tersi ekranda izleyenler, kitabımı okuduklarında 'saçmalamış' diyebiliyorlar.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir şekilde yakalandığı ‘sıkıntı’nın daimi mukimi olan okuyucunun (ve de yazarın) mutlu olma şansı yoktur. Zira o, biteviye yenilenen hayatta ucu belirsiz bir yolculuğa yazılmıştır. Hayata yet(iş)mek gibi bir derdin sahibi olarak hayatı yol ve yolculukta geçer. Devam eden hayattan yaşanılır olanı devşirmek adına derin dalışlar yapar, yaşanandan yuvarlanıp düşmeleri olur. Hava durumları ve hayat şartları bir değişimden haber vermiyor. Okuyucu-yazar denen insan türünün hikâyesi aynı minval üzre akıyor. Görünen o ki, zihin ve kalbini burkan sorularla mutsuz-mutlu kalmaya, ‘sıkıntı’dan yuvarlanıp kitapların arasına ve kendisine akraba cins yazarların yanına düşmeye devam edecektir. O yine hep ‘ev’lerin dışına çıkacak, öylece yalnız mutlu-mutsuz kalacaktır Şükür ki, mutluluk arayıcısı biri değildir o; dermanı derdinde bulmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-4532430736209727458?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/4532430736209727458/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/09/mutlu-yazar-olur-mu-yazar-mutlu-olur-mu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/4532430736209727458'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/4532430736209727458'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/09/mutlu-yazar-olur-mu-yazar-mutlu-olur-mu.html' title='Mutlu yazar olur mu, yazar mutlu olur mu?'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sq4kCIYCnGI/AAAAAAAAAD4/nOlNhHQZRN8/s72-c/nicinagliyorsun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-5022123831705952338</id><published>2009-09-12T06:03:00.000-07:00</published><updated>2009-09-12T06:10:11.286-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Sultan Vahdettin'in Son Üç Yılı</title><content type='html'>&lt;div align="justify" class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Squb9tJ_nhI/AAAAAAAAADw/5WXOR8gL4Fc/s1600-h/Sulltan+Vakdettin+San+Romeo1.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" mq="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Squb9tJ_nhI/AAAAAAAAADw/5WXOR8gL4Fc/s200/Sulltan+Vakdettin+San+Romeo1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;2008’in Haziran’ında bir arkadaş grubuyla Şam’daydık. Halep’te, Hums’ta, Hama’da gördüğümüz Suriye fotoğrafları geçen bir ‘yüzyıl’ ile örtülmüş hafızamızı ortaya çıkarmıştı. Gezi boyunca yaptığımız okumalar, bir şekilde içine düştüğümüz konuşmalar bizi Osmanlı’nın bakiyesi bugünkü Türkiye’nin hâliyle ilgili kılıyordu. Türkiye’nin geçen yüzyıl içinde çocuklarına bulaştırdığı bakışın boşluklarına yakalanıyorduk. Vardığımız mekânlar, girdiğimiz sokaklar, karşılaştığımız insan yüzleri yüzyıl öncesinden bir haber gibi duruyordu. Hayatımızdan düşmüş ama alternatif okumalarla dilimize düşmüş kimi cümleler Suriye havasında ete kemiğe bürünüyordu.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gezinin son günü Şam’daydık. Bir ikindi sonrasında Şam İstasyonu’nda bir fotoğraf çektirmiştik. Yenilgiyi fotoğraflar gibi, artık Anadolu’ya gidemeyen bir vagonun üzerine çıkıp oturmuştuk. Bu bize yetmezmiş gibi, hemen sonrasında Sultan Selim Camii’ne yönelmiştik. Sürgün olarak gittiği San Remo’da vefat eden Osmanlı’nın son padişahı Vahdeddin’in Şam’daki Süleymaniye camisinin bahçesindeki kabrini ziyaret edecektik. Akşamüzerinin uzayan gölgeleri içinde bize açılan kapının ardında epey yorgun düşmüş tipik bir Osmanlı camisiyle karşılaşmıştık. Caminin ve caminin bahçesindeki kabirlerin hizmetini gören Suriyeli’nin kırık dökük Türkçe’siyle anlattıkları karşısında öylece kaldığımızı hatırlıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Osmanlı’nın son padişahı Vahdeddin’in üç yıl sürgün olarak yaşadığı ve vefat ettiği San Remo’da haczedilen cenazesinin oralardan Suriye getirilmesi ve bu bahçeye defnedilmesi durumu üzerine düşüncelere dalmıştık. Birkaç cümleye sığdırılan hikâyesi ve karşımızda duran mütevazı kabriyle Vahdeddin, o saatte içimizde ağır bir yara olmuştu. Gezi boyunca susmayan, bir şeyler okuyan, notlar alan, fotoğraflar çeken bizler öylece susmuştuk.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;O geziden sonra, Vahdeddin’in hikâyesinin peşine düştüm. ‘Hain miydi, değil miydi?’yle devam eden bir tartışma vardı. ‘Tartışma’ya taraf olmaktan çok, tartışmanın gürültüsü içinde yiten ‘insan Vahdeddin’i arıyordum. Altı yüzyıl gibi uzun bir zamanda hayatın her bir tarafına sinmiş Osmanlı şiirine konulmuş son nokta gibi duran ‘Padişah Vahdeddin’in bir hamleyle ‘İnsan Vahdeddin’e çekilerek San Remo’ya sürgün gönderilmesi zihnimi, kalbimi ve vicdanımı burkuyordu. Cevabını merak ettiğim sorularım vardı: Vatanın işgalinde cebine para koyarak Anadolu’ya gönderdiği ‘kumandanı’dan, ülkesinden ve iktidarından sürgün cezası alması ‘padişah’a neler yaşatmıştı? ‘Devlet’ten ve ‘iktidar’dan düşmek nasıl bir şeydi? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;‘Padişah’tan ‘insan’a geçişteki yırtılmalar nelerdi?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Son Padişah Vahdeddin etrafında yapılan tartışmayı daha da gürültülü kılan ciddi ve somurtkan metinlerde sorularımın cevabı yoktu. Bu metinlerde, haklı veya haksızı belirlemek üzere tartışmalar yapılıyordu. Derdim bu değildi; her açıdan ilginç olan bir hikâye üzerinden insanın iktidardan düşüş hâlini görmek ve buradan kendimi daha fazla insan kılarak çıkmak istiyordum. Şahsi bir maksatla konuya eğilsem de ‘vefa’nın böylesi hoyratça incitilmiş olması da beni konuyla ilgili kılıyordu. Zîrâ padişahın son üç yılında ‘insaf’ın ve vatandaşı olduğum ülkenin büyük hikâyesinin epeyce hırpalandığını hissediyordum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Timaş Yayınları’nın ‘Hatırat Kitaplığı’ndan çıkan “Sultan Vahdeddin’in San Remo Günleri” isimli kitabı okuyunca hem sorularıma cevap buldum hem de insaf, vefa ve hakikatle münasebetim tazelendi. Bir kadının bize kalbini ve hafızasını açmasıyla Sultan Vahdeddin’in San Remo günlerini öğrendim. Bir kadının hatıratından, son padişahın sürgün olarak gittiği ‘uzak’taki son üç yılına ve demlerine vakıf oldum. Araya tarih disiplinin o soğuk dili girmeden, çıplak insan kalbine düşen taşınması zor bir yükü omuzlarımda buldum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İster misiniz, zihnimizi ve kalbimizi o günlere açalım… Cumhuriyet kurulmuş, saltanat ve hilafet lağvedilmiş, sıra Osmanoğullarının ve saray halkının ülkeden çıkarılmasına gelmiş. Saraya kaç yaşında girdiğini, harem hizmetine ne zaman dâhil olduğunu hatırlamayan Abhaz kökenli baş nedimelerden Rumeysa Aredba’nın aklından çıkmayan 10 Mart 1924 günü… 600 yıl boyunca bu toprakları idare etmiş bir ailenin son büyüğü, son padişah Vahdeddin ve saray ahâlisi San Remo’ya gönderilmek ve gemiye bindirilmek üzere saraydan çıkarılıyor. Rumeysa Hanım şöyle başlıyor anlatmaya: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Feriye Sahilsarayı’ndan sabahın köründe alındık. Saat kaçtı bilmiyorum, ancak soğuktu, güneş bulutlardan kendini gösteremiyordu. Hâliyle daha kış, donuyoruz. Sırtımızda bir paltomuz var, altında da yağmadan kurtardığımız elbisemiz. Saraydan çıkmadan evvel cümlemiz pek ağladık.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Rumeysa Hanım, kendilerini San Remo’ya götürecek gemiye bindirilişlerini, yolculuk boyunca içine düştükleri kocaman boşluğu, belirsiz geleceği, vardıkları limanı, yerleştikleri ikametgâh Villa Nobel günlerini, yitirilenlerle birlikte içine düşülen boşluklarda gerçekleşen intiharları, kendi kuytusunda kaybolan sultanı, gerilerde kalmış İstanbul’dan&amp;nbsp; gelen kara haberleri, ikametgâha dadanıp sultandan nemalanan arsızları, son Osmanlı sultanının mahremini oryantalist merakın nesnesi yapan yabancı ziyaretleri, eriyen sermayeyi, elden çıkarılan ziynetleri, biriken borçları, koca sultanın basit bir sedirde son nefesi verişini, civardaki esnafın alacaklarını tahsil etmek üzere başvurdukları haczi, sultana ait cesedin türlü oyunlarla hacizcilerden kurtarılışını, saray ahâlisinin San Remo’da bitişini.. ve daha çok şeyi anlatıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hanedan ahâlisi, 600 yıl devam etmiş bir saray hayatından, Osmanlı denen koca bir kuvvetten, İstanbul’dan düşüp bir geminin salonuna sığınırlar. Koca bir belirsizlik içinde kendileriyle, sorularıyla kalırlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Akşam yemeğini geminin salonunda yedik. Bütün hanedan mensupları oraya geldi. Hâliyle cümlemiz mahzun ve bitkin idik. Dertleşenler oldu, bir kısmı ağlayarak yemekten sonra temiz hava almak üzere dışarı çıktılar. Ancak başkadın efendi yerinden oynamadı, biz de etrafında oturduk. İstirahata çekilince aynı şekilde biz de kabinimize döndük. Saatler sonra huzursuz bir uykuya daldım. Gecenin yarısı, bir ara uyandığımda dalgaların ve geminin motorunun sesine kulak verdim. Bir müddet sonra tekrar gözlerim kapandı.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Geminin rotası belli olsa da yolcuları bekleyen belirsiz bir gelecektir. Gemi San Remo Limanı’na varır. Limanda, hanedan mensuplarını Villa Nobel’e götürmek üzere Hayrettin Ağa beklemektedir. Villa Nobel’e yerleşirler. Misafir eksik olmaz. Bir yanda Hanedan mensuplarını merak eden İtalya sosyetesi, diğer yandan sultandan para kopartmak için gelip giden insanlar…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Villaya bilhassa zât-ı şâhâneden para istemek için terbiyeden nasipsiz insanlar da gelirdi. Evvelki saray erkânına mensup paşalar ve beyler menfi edilmelerinin sebebini Sultan Vahideddin olarak namlandırmışlardı. Kendi suçlarından ve günahlarından ise kimse söz etmiyordu. Ne yazık ki böyle insanlar tarafından Allah’ın her günü rahatsız ediliyorduk.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’dan bir gün ansızın sürgün edilen saray ahâlisi sadece memleketlerini değil akrabalarını, ailelerini de geride bırakmıştır. San Remo sürgünlüğünde boşluk ve belirsizlik duygusu büyür, büyür insanları vurmaya başlar. Boşluğa düşenlerden biri de Sultan’ın baştabibi Reşat Paşa’dır. İstanbul’da bıraktığı evlâtlarının hasretine, sürgünlüğe dayanamaz, psikolojisi büsbütün bozulur. Paşa, villanın bahçesinde deli divane gibi dolanır. Bir gün gelir buna son verip hayatını sonlandırır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bir gün akşam villada bir kıyamettir koptu. Ben başkadınla sohbet ediyordum, akşam vakti idi, birden bir tabanca patladı. Çok korktuk. Hemen kapıya koşarak koridora çıktık. Bahçeden feryadlar geliyordu. Bahçeye çıktık, feryadın geldiği ufak köşke koşmağa başladık. Yanımıza yetişen Hayreddin Ağa bize mani olmaya çalıştıysa da başaramadı. Ufak köşke vardığımızda bir de ne görelim. Reşad Paşa zavallım kanlar içinde yerde yatıyordu. Bir elinde de tabancasını tutuyordu. Efendimiz üzerine kapanmış vaziyette, ‘Paşa bunu neden yaptın?’ diye feryad ediyordu.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Zaman akıp geçer. Sabır, güç ve sermaye azalır. Sultan kendisine ayrılan odadan çok seyrek çıkar. Odada Kur’ân okur, ibadetlerini yapar. Koca Padişah o küçücük odada sürgünlüğünü, geride bıraktıklarını düşünür durur. Bazen kendisine kahve getirenleri yanında tutar, içini açar onlara. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bir gün, akşam vakti efendimiz, başkadın, Cenaniyar Kalfa ve benimle kahve içerken dedi ki: ‘Mustafa Kemal Paşa pek iyi bir asker ve kumandandır, zaten bu sebeplerden dolayı Anadolu’ya gönderdim. Başka çare yoktu. Düşmana pek uzun müddet mukavim idim, fakat saltanatımın nihayete erdiğinin de farkında idim. Zaten ben tahta saltanat sürmek için değil devletime yeni bir ufuk açmak için oturmuşum; mukadderatımız böyle imiş, ne yapalım. Anadolu’da askerimin birliği düşman tarafından bertaraf edilmesin diye bütün musibetleri üzerime topladım. Asla kendi menfaatimi düşünmedim. Daha devletim ve milletim için çalıştım. Ne yaptım ise milletim için yaptım, ama böyle olmasını da arzulamadım. Belli bir zaman sonra memlekete dönebilme ümidiyle bekledim durdum. Fakat bu artık imkânsız &lt;/em&gt;&lt;em&gt;bir hayal. Asla geri dönemeyeceğiz.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Koca bir dönem bitmiştir. İstanbul, memleket artık ‘uzak’tır. Uzaklarda, yaban topraklarda bir haingibi yaşamanın ağırlığına daha fazla dayanamayan Sultan, bir akşam vakti istirahata çekilmişken, küçük bir kanepede son nefesini verir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Alt kattan bir çığlık duydum. Bu ses o kadar dehşetli idi ki, bütün bedenim birden titremişti. Nazife’yle ben derhâl alt kata koştuk. O esnada Ulviye Sultan’la karşılaştık o da alt kata iniyordu. Hep beraber alt kata indik. Sesin geldiği odaya yönelerek efendimizin salonuna girdik. Salonda başkadın, Cenaniyar Kalfa ve Nevzad Hanım vardı. Üçü da kanepenin üzerinde yatan efendimizin üzerine kapanmışlar haykırarak ağlıyorlardı. Ben hâlâ efendimizin yüzünü görmek için salonda bulunanların arasından geçmeye çalışıyordum. Nihayet kanepeye varınca orada efendimizin üzerine kapanmış ve yüzünü okşar vaziyette başkadını buldum. Sürekli ağlıyordu. Ben zatı şahanenin yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı, yorgun bir hâli vardı. Sanki derin bir uykuya dalmış gibi oracıkta yatıyordu. Elleri göğsünün üzerinde kapalı duruyordu. İşte Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı, devletinden ve milletinden uzakta ecnebi topraklarında bulunan bu bahtsız villada basit bir kanepenin üzerinde cansız yatıyordu.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Evet, Sultan vefat ederek yaban topraklarda sürgün olmaktan kurtulmuş, Rabbine varmıştır. Ancak her şey bitmiş değildir. Sürgünde geçirdiği üç yıl içinde kendisiyle beraber uzaklara düşen saray ahâlisini zor durumda bırakmamak adına sermayesini yitirmiş, sahip olduklarını elinden çıkarmış, civardaki esnafa borçlanmıştır. Vefat edince alacaklılar kapıya dayanmış, alacaklarının tahsili için Sultan’ın tabutu dâhil ikametgâhtaki her şeye haciz koymuştur.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Biz kadınlar oturup beklemeye başladık. Felaketler ardı ardına geliyordu. Beş parasız kaldığımızın farkında idik. Fakat bir yerlerden yardım geleceği ümidini asla kaybetmemiştik. Bu ümitle borçlanmıştık her yere. Şimdi nasıl ödeyecektik? Bize kim yardım edecekti? Hâlimizin ne kadar vahim olduğunu fark etmemiz bizi tekrar buhranlara sokmuştu. Gözlerimizden yaşlar boşalarak yüce Allah’tan yardım diliyorduk. Fakat asıl kötü haber bizi bekliyordu. Alt kattaki patırtı gürültü devam ederken Hayreddin Ağa odayagelmişti. Ağlıyordu: ‘Efendimizin nâşını haciz ettiler’ deyince cümlemiz şaşkın şaşkın ağaya &lt;/em&gt;&lt;em&gt;bakakalmıştık. Allah’ım bu nasıl olurdu. Bu insanlarda vicdan diye bir şey yok muydu? Cenazeye de mi haciz konulurdu? Haykırarak tekrar ağlamağa başladık.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki, Sultan’ın haczedilen nâşı bir şekilde Suriye’ye götürülür. Borçlar da, Sultan’ın küçük kızı Sabiha Sultan’ın mücevherleriyle ödenir. Sultan vefat etmiş, nâşının dahi İstanbul’a getirilmesine müsaade edilmemiş, Suriye’deki Süleymaniye Camii’nin bahçesine defnedilmiştir. Sultan vefat edince San Remo’da kalan saray ahâlisi de dağılır, her biri başının çaresine bakar. Sultan Vahdeddin’in San Remo Günleri isimli kitap, padişahın vefatından sonra Türkiye’ye dönmüş ve İstanbul’da vefat etmiş sarayın başnedimelerinden&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Rumeysa Hanım’ın Ruhidilber Hanım’a şifahen anlattıklarından oluşuyor. Kitabı okuyucuya ulaştıran Edadil Açba bu hususta şu değerlendirmeyi yapma gereğini hissetmiş:&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Değerli okuyucu, elinizde tuttuğunuz bu kitap bir tarih kitabı, araştırma veya bir roman değildir. Sadece yaşlı ve ölüm döşeğinde yatan bir insanın ağzından dinlenen anekdotlardır. Bu insan Sultan Vahdeddin’in saraylısı olan Rumeysa Hanım’dır. Eski padişahın ölümünden &lt;/em&gt;&lt;em&gt;sonra tekrar Türkiye’ye dönmüş ve İstanbul’da hayatını kaybetmiştir. Ölmeden önce akrabası Ruhidilber Hanım’a San Remo yıllarını anlatmış, Ruhidilber Hanım da büyük bir alaka ve titizlikle anlatılanları not etmiştir.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ruhudilber Hanım, Rumeysa Hanım’dan dinlediklerini not etmiş. Edadil Açba’nın yayına hazırladığı notlar Emine Eroğlu’nun yayın yönetmeliğinde, Filiz Dığıroğlu ve Fulya İbanoğlu’nun editörlüğüyle kitaplaşabilmiş. Şam’da, Sultan Vahdeddin’in kabri başında içime düşen sorular, vefa ve hakkaniyet duygusuna bir işaret gibi duran bu kadınlar topluluğu sayesinde cevap buldu. Hepsine teşekkür…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yağmur Dergisi Sayı: 45&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Eylül, 2009&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-5022123831705952338?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/5022123831705952338/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/09/sultan-vahdettinin-son-uc-yl.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5022123831705952338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5022123831705952338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/09/sultan-vahdettinin-son-uc-yl.html' title='Sultan Vahdettin&apos;in Son Üç Yılı'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Squb9tJ_nhI/AAAAAAAAADw/5WXOR8gL4Fc/s72-c/Sulltan+Vakdettin+San+Romeo1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-9008026370522239736</id><published>2009-08-31T01:50:00.000-07:00</published><updated>2009-08-31T04:06:12.864-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gazete Yazıları'/><title type='text'>Sen öl, ben yaşayayım!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpuOaoo6aLI/AAAAAAAAADo/J_qhZuoq-KU/s1600-h/nazi.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" lk="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpuOaoo6aLI/AAAAAAAAADo/J_qhZuoq-KU/s200/nazi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Ordu! Haki, lacivert ve beyaz üniformalar, ışıltılı yıldızlar, alımlı kordonlar, daha teknik ve daha çok öldüren silahlar, yirmi yaşına gelen her Türkiye vatandaşının ve binlerle ifade edilen sayıda ‘memur’un oluşturduğu ‘milyonluk’ güç! Denmiştir ki, bu güç Türkiye’nin kurucusudur, ülkenin kurucu ruhu kendisinde ete kemiğe bürünmüştür! Türkiye ordudur! Türkiye’nin varlığı ona bağlıdır, onun varlığı Türkiye’ye işarettir! &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;ORDU KENDİNDEN BEKLENENİ VERMİŞ MİDİR &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Böyle dendiği ve kabullenildiği için ordu ülkenin ‘gözbebeği’ olmuştur. Ülkenin gören gözü yani... Bu sebeple gözbebeğini parlatmış, onu iyice besleyerek diri tutmuştur. Ülkeye doğan her erkek çocuğu ‘gözbebeği’ne taze kuvvet olmuş, ülkenin toplam kazancından büyük pay kendisine gitmiş. Karakol, bölük, alay, tugay ve tümenleriyle ülkenin dört bir yanına yayılmış. İnsan gücü, silah gücü, para gücü eksiksiz sağlanmış. Türkiye zor yaşanan bir hayata yazılsa da, ‘gözbebeği’ni rahat yaşatmış. Rahatı için kentlerin alımlı yerlerine yapılar, kamplar ve evler kurmuş. Hayat ‘dışarı’da pahalıyken ordu içinde kaliteli ve ucuz olmuş. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Durum buyken, itiraz konusu olmamıştır ‘gözbebeği’. Doğru ya, insan gözbebeğine neyi feda etmez ki! Yeter ki görebilsin, karanlıkta kalmasın. Değil mi yani, karanlık korku demek, türlü tehlike demek... Sınır boyunca ‘düşman’ gözetleyen, her an düşman olabilecek iç unsurları da gözden kaçırmayan ‘gözbebeği’ diri ve güçlü olmalı ki ‘güvenli’ bir hayat mümkün olabilsin. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Türkiye bu hal üzre silik bir fotoğraf verirken, ordusu güç, kudret ve ışıltılar içinde boy göstermiş. Buna razı olmuş Türkiye. Güveninin karşılığında ağır bir bedel göğüslemiş. Üzerindeki ceketi satıp çocuğunu okutan baba olmuş Türkiye, ordu ise, ceketsiz babanın takım elbiseli evladı... &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Niçin? &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Ordu kendisine, hayatına, güvenliğine bekçilik yapsın diye... Öyle ya, uğruna ceket satılan evlattan dönüp babasının hayatını kolaylaştırması beklenir. Peki, babanın satılmış ceketi karşılığında takım elbise giymiş evlat, yani ordu, kendisinden bekleneni vermiş mi ve veriyor mu? Kısmen evet, ‘sınırlardaki düşman’lar alımlı ve kudretli varlığından hareketle durup düşünmüş veya düşünüyorlardır. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;TÜRKİYE ORDUSU ‘İÇE’DÖNÜKTÜR &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Bir ‘Kıbrıs Çıkarması’ndan bahsedilebilir, son otuz yıldır Güneydoğu’daki duruşu değerlendirilebilir (Ki bunlar da sorunsuz değildir). Diyebiliriz ki orduların ‘birincil vazifeleri’ konusunda Türkiye ordusuna çok da fazla görev düşmemiştir. İyi ki de düşmemiştir. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Dışa doğru az görünür olmuş Türkiye ordusu, daha çok içe doğru konum almıştır. Nöbetinde dışa değil daha çok içe bakmıştır. Kurtuluş Mücadelesi olarak tanımladığı tarihten çıkardığı ve kendince kurguladığı ‘ulus-devlet’e itiraz edebilecek durumda olan unsurlar ‘iç düşman’ olarak işaretlenmiş, buraya yoğunlaşmıştır. Kendisini, duruşunu ve dilini bu noktada ikame etmiştir. Olan bir Türkiye’nin değil, olmasını istediği bir Türkiye’nin bekçiliğine oynamıştır. Zira ‘olan Türkiye’ çoğulken, ‘istediği Türkiye’ tekildir. Çoğulu ‘tek’e sığdırmak, zihninde tamamladığı bu ‘tek’in bekasını sağlamak istemiştir. Bunu istemiş, bunu yapmıştır! &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;‘Tek’in darlığında nefessiz kalan, burada yaşama imkânı bulmayıp kendilerini bir soru(n) olarak öne sürenlerin üzerine gidilmiş ve bunlar bir şekilde bastırılmışlardır. Azınlıklar, komünistler ve dindarlar, ‘çekiç’leşmiş ordunun ‘çivi’si olmuştur. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti tarihi, bir anlamda darbelerin tarihi olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Türkiye ordusu ‘iç’e bakmaya devam ediyor. ‘Tek’te ısrar ediyor, biteviye ‘çivi’leri gösteriyor ve birilerinin tepesine inme isteğinden vazgeçmiyor. ‘Tek’in yaşanamaz hale gelişine işaret olan her belirtiyi, ‘iç düşman’ın saldırısı olarak okuyor. Geçen zamanın ve bugün yaşananın, hayatı ve ülkeyi nasıl bir şeye dönüştürdüğünden habersiz, onlarca yıl öncesindeki konumundan vazgeçmiyor. Koca bir zaman geçmişmiş, hayat ve ülke artık ‘tek’e sığamayacak bir şekil almışmış, umurunda değil! Konumunu hayatın kendisi olarak görüyor, ülkeye “Hiç değişme, öylece dur! Ne demiş ve diyorsam, doğru odur!” diyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;ORDU ‘KORUNMAK’ İSTİYOR &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Hayır, bu kabullenilecek bir şey değildir. Kara kışta çocuğuna yazlık elbise dayatan bir babaya ne kadar katlanılabilir? Veya artık kocaman olmuş kızına bebe muamelesi yapan anneye... Yaşanan zamanın ve hayatın dilini edinmek durumundasınız. Her bir şeyi dilinize sığandan ibaret görürseniz, hayatı kaçırmış, kendinizi de yoksullaştırmış olursunuz. Türkiye işte buna hayır diyor! Hayatın kendisini esas aldığından, bütün bir hayatı talep ediyor. Bu yüzden sınırlarla yetinmeyip, evrensel olanla yakınlık kuruyor. Yüzünü AB’ye çevirmiş bir Türkiye, ‘olan Türkiye’nin etrafındaki çitleri kırışı anlamına geliyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Bu Türkiye, ‘istenen Türkiye’de ısrar eden bir ordu biçimine itiraz ediyor. Ordu ise bu itirazı ‘asimetrik savaş’ olarak okuyor ve ‘korunma’yı talep ediyor. Vazifesi ‘korumak’ olan ordu, ‘korunma’yı bekliyor. Farkında değil, aslında şunu diyor: “Beni olduğum şekilde koru. Koru ki senin rağmına yaşayayım. Sen bir yığın sorun içinde nefessiz kal ki, ben zirvede bol oksijen alayım. Sen öl, ben yaşayayım!” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-9008026370522239736?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/9008026370522239736/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/sen-ol-ben-yasayaym.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/9008026370522239736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/9008026370522239736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/sen-ol-ben-yasayaym.html' title='Sen öl, ben yaşayayım!'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpuOaoo6aLI/AAAAAAAAADo/J_qhZuoq-KU/s72-c/nazi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-2713604704638915750</id><published>2009-08-26T03:22:00.000-07:00</published><updated>2009-08-26T03:34:23.862-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Derdin sana dermandır</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpUPb-1KtCI/AAAAAAAAADY/lcCuTbQ9-0I/s1600-h/rpvb9jo70h1jzocjkjechyr0.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374218703733437474" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 150px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpUPb-1KtCI/AAAAAAAAADY/lcCuTbQ9-0I/s200/rpvb9jo70h1jzocjkjechyr0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir ara, önemsediğim psikiyatrlara, hayat ve psikiyatri okumalarımdan hareketle geliştirdiğim soruları sormayı, bu sorulara aldığım cevapları “Psikiyatri Odasında” başlığıyla yayımlamayı düşünmüştüm. Hazırladığım yirmi kadar sorudan biri şöyleydi: Doktorun odasına girildiğinde, insanlar mutlak bir teslimiyet gösterip, kendilerini hekime altın tepsi içinde sunuyorlar. Doktorlar sanki bedenin hâkimidirler. Söyledikleri tartışılmaz bir gerçek, reçeteleri mutlak surette uyulması gereken yazılı metinler gibi algılanıyor. Oysa doktor da insanî durumun dışında olmadığına göre, böylesi bir iktidar gücü problemli değil mi, yanlışlık üretmiyor mu? Sahi, doktor bizim neyimizdir, neyimiz olabilir? Ofisinize gelen her biri, hikâyesini bırakıp gidiyor. Çalışma mekânınızda hikâyeler çınlıyordur. Zihniniz, bir hikâye antolojisine dönüşmüştür. Bu kadar çok hikâyeyi fark etmiş, bu hikâyelere bir yerden bulaşmış biri olarak, kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?&lt;br /&gt;Sorudan da anlaşılacağı gibi, doktor-hasta ilişkisi üzerinden modern tıbba itirazım vardı. Bu soruyu sorduğum sıralarda, kendince bir ‘ben’ kurmuş arkadaşım, kurduğu ‘ben’ ile hayatın gerçekliği arasındaki boşluk ve çatışmadan rahatsızlık duyduğundan, psikiyatra gitme gereğini hissediyordu. Bunu bana açtığında, psikiyatrin derdine derman olamayacağını söylemiştim. Biyolojiye batmış psikiyatrinin, önüne geleni, tamir edilecek bir aygıt gibi gördüğünü, ‘hasta’yı aşıp ‘insan’a varamadığını, dolayısıyla, ‘insan’ı var kılmayanın ‘hastalığı’ yok edemeyeceğini belirtmiştim. “Tıp ahlaktan soyulduğunda yeryüzünün en soysuz ticari vasıtalarından biri olmaya adaydır. Ancak merhamet, hemhal oluş ve ahlak ile uygulanmasıdır ki onu kutsal bir meslek kılar.” diyen Kemal Sayar gibi düşünüyordum. Bunu düşünürken, kültürel psikiyatri yaklaşımının öncüsü olan Arthur Kleinman’ın ilk hastasıyla yaşadığı tecrübeyi önemsiyordum. Kleinman ilk hastasıyla yaşadığını şöyle anlatıyordu: “İlk hastam yedi yaşında duygulu bir kız çocuğuydu. Bedeninin neredeyse tamamı çok kötü bir biçimde yanmıştı ve ölü dokuların bir pansuman işlemiyle her gün yeniden çıkarılması, derinin her seferinde soyulması gerekiyordu. Bu yaşantı ona çok büyük acı veriyordu. Ağlıyor, çığlık atıyor, kendisini incitmemeleri için tedavi ekibine yalvarıyordu. Benim görevim yeni bir klinik öğrencisi olarak onun hasar görmemiş elinden tutmak ve cerrah onu temizlerken onu sakinleştirmeye çalışmaktan ibaretti. Bütün pansuman boyunca onunla bir ilgi kurmaya çalışıyor, ailesinden ve evinden bahsetmeye çalışıyordum, bütün bunların onun dikkatini pansumandan alacağını sanıyordum. Onun yaşadığı dehşete doğrusu ben de zor tahammül ediyordum. Ama bir gün aramızda bir ilişki kuruldu. Kendi yetersizliğime ve bilgisizliğime hayıflandığım ve onun elini tutmaktan başka bir şey yapamadığıma yazıklandığım bir sıra ona bütün bunlara nasıl tahammül ettiğini sordum. Böylesine berbat biçimde yanmış olmak ona ne hissettiriyordu? Gün be gün bu berbat cerrahi ritüele maruz kalmak nasıl bir şeydi? Birden durdu, şaşırmıştı, sonra belirsiz bir yüz ifadesi ve doğrudan ve basit cümlelerle anlattı. Konuşurken elimi giderek daha sıkı tutuyor, ne çığlık atıyor ne de cerrah ya da hemşireyi uzaklaştırmaya çalışıyordu. O günden sonra bana güveni giderek pekişti ve bana neler yaşadığıyla ilgili duyguyu daha çok anlatmaya, hissettirmeye çalıştı. Bu rehabilitasyon birimindeki eğitimim sona erdiğinde ufak yanık hastası pansuman işlemine daha iyi katlanır olmuştu. Ancak onun benim üzerimdeki etkisi çok daha büyüktü: bana hasta bakımıyla ilgili bir ders vermişti, hastalarla konuşmak mümkündü, en sıkıntılı olanlarıyla dahi hastalığın yaşanma biçimi üzerine konuşabilirdiniz ve bunun tedavi edici bir değeri olabilirdi.”&lt;br /&gt;Evet, psikiyatra giderek iyileşmeyi düşünen arkadaşıma itirazımı söylemiştim ancak biotıbbın yetmezliğini görmüş, hayatın yaşattığı acılara ve sordurduğu sorulara başka yerden cevaplar geliştiren psikiyatrlara da dikkat çekmiştim. Mustafa Ulusoy, “Psikiyatri Odasında” kendisiyle konuşmak istediğim doktorlardan biriydi. Zira o da, insansızlaşan tıbbın iktidarına rağmen kalb(in)e yaslanarak kendi dilini kuran bir hekimdi. Kapısını çalan, ofisinde kalbini açan hikâye sahiplerine kalbini açan bir insan-doktordu. Daha çok kalbi acılardan muzdarip hikâye sahipleri, Ulusoy’un ofisinde kalp taşıyan bir hekim buluyorlardı. Bunu Ulusoy’un yazdıklarından keşfediyordum. Ay Terapisi, Aynalar Koridorunda Aşk, Nietzsche ve Babaannem isimli kitapları, biotıbbın yetmezliğini fark etmiş, hayatın dertlerinin ilaçlarla tedavi edilemeyeceğini görmüş bir hekimden haber veriyordu. Ulusoy, insanın temel acılarının peşine düşmüş bir hekimdi. Yazdığı yazı ve kitaplarla, bu acıların nasıl bir boşlukta uç verdiğini gösteriyordu.&lt;br /&gt;İnsanın Temel Acıları Üçlemesi’nin birinci kitabı Aynalar Koridorunda Aşk’ta insanın aşk hallerini konuşan Ulusoy, şimdi serinin ikinci kitabı “Giderken Bana Bir Şeyler Söyle” ile ölüme yoğunlaşıyor. Aşka düşmüşseniz ölüme de yakalanırsınız; ölümle birlikte var oluşu, ayrılığı, yok oluşu düşünürsünüz. Ölüm!... Ne muhteşem bir uyarıcıdır o! Bakmayın siz hayata. Hayatın çekiciliğini, buyurganlığını, cazibesini, kışkırtıcılığını bir de ölüm üzerinden okuyun! Pul pul döküldüğünü göreceksiniz, afili elbiselerinden soyunduğunu. Çıplak, en sahih ve doğru yüzüyle görünecektir. Varlığı, hayatı ve insanı ölüm belirler. Bu yüzden ölüme vurulmamış her bir şey doğru tartılmamış sayılır. Ancak ölümün doğruladığı şey ve hayatlar yaşanasıdır. Ölüm hayatın orta yerinde duran, durması gereken aydınlıktır. Ölümün yanı başında kurulmuş insan ve medeniyetler yaşatırken, ölüme yabancılaşmış insan ve yapılanmalar ise öldürür. Hayat ölüme yakınlıkta kurulur. Ölümü örtmekle, kuytulara sürmekle daha iyi bir hayatın mümkün olabileceği sanısı, büyük bir yalandır.&lt;br /&gt;Kur’an, “Ölüm dahi, hayat gibi mahlûktur, hem bir nimettir” diyor. Saramogo, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanında, ölümün olmadığı yok bir ülkede ölümsüzlüğün nasıl bir bela olduğunu anlatır. Ölümün olmadığı o yok ülkede, hayat yaşanmaz hale gelir. Bir türlü ölmek bilmeyen yaralılarla, hastalarla, yaşlılarla dolu ev, hastane ve kurumlarda kokuşma ve çürüme başlar. Başta nimet gibi görünen ölümsüzlüğün aslında afet olduğunu gören ülke insanları, ölümün kıyısına kadar gelip ama bir türlü ölemeyen yakınlarını ölsünler diye komşu ülkeye taşımak zorunda kalırlar. Romanın sonunda anlarsınız ki, ölüm de hayat gibi insana çalışır. Oysa görünene kilitlenmiş nefs ve akıl bunu kabul edemiyor, ölümü yokluk olarak görüyor; insanın, her bir şeyin ölümle birlikte tefessüh ettiğini, söndüğünü, çürüdüğünü düşünür. İşte bu nefs ve akıl soruyor: Lezzetin ve hazzın bitimi olan ölüm, nasıl mahlûk ve nimet olabilir? Nefs ve akıldan mürekkep insanın temel sorusu budur. Bu soruya cevap bulmadan, hayatın tadını/tuzunu bilmez. Ölümü konuşmak zorundadır zira yaşamak için ölümü konuşmaya ihtiyacı var. Ölüm konuşulmaya başlandığında ise hayatın her bir hali ortaya dökülür. Mustafa Ulusoy, Giderken Bana Bir Şeyler Söyle anlatısında bunu yapıyor. Ölümü konuşmaya girişirken hayatın alfabesini söküyor. Artık şu çok açık ve nettir: Bir hayatperest olan pozitivizmde (seküler modern algıda) ölüm; korkunç, dekadans ve kötücül olandır. Pozitivizme yaslanan edebiyat ve sinemada, bu edebiyat ve sinemanın hem kaynağı hem de sonucu olan hayatlarda ölüm ‘korkunç’ olarak karşımıza çıkar. Buna karşın aşkın anlatılarda, bu anlatılardan beslenen algı ve hayatlarda ölüm, hem munis hem de iyileştirici bir şey olarak belirir. Ulusoy’un anlatısında karşımıza çıkan ölüm, hayatın boğazını sıkan değil, hayatın önünü açan, ona ışık düşüren bir şeydir. İslam’ın varlık ve hayat tasavvurundan beslenen bir nazarla, modern ve popüler algıların ölüme giydirdiği kara elbiseler yırtılıyor, ölüm çıplak, aydınlık yüzüyle görünür oluyor. Karalara bürünmüş ölümün kararttığı hayatların sahipleri renkleniyor. Dr Mavi, Beyaz’ın aydınlığında Eflatun’a, Kırmızı’ya, Kahverengi’ye, Eflatun’a, Yeşil’e el uzatıyor. Renklere düşmüş ölümün, ölümde kümelenmiş kaygıların, acıların, ayrılıkların diplerine bakılıyor, oralardan ışık, daha fazla bir ışıkla çıkılıyor.&lt;br /&gt;İnsan nerede yaşar, konaklar? İnsan dalıp gider, dalıp gittiği yerde konaklar ve yaşar. İnsan niçin dalar? Dalar çünkü ‘şimdi’nin dayanılmaz bir ağırlığı vardır; dalarak, şimdiden geleceğe sarkarak rahatlar. An’ın kaskatılığından muhayyilenin sınırsızlığına sığınır. Kendisini kuşatan kaskatı an’dan firar eder, gider, kendince kurguladığı bir muhayyilede yaşar. Dalar, muhayyilesinde oturur ama geri de döner. An, yani şimdi, yani gerçeklik onu paçasından tutup kendine çeker. Dalıp gittiği yer onu tutamaz. O yorgun renklerin, dalıp giden, muhayyileye tutunan o fersiz bakışların yolları Dr Mavi’nin ofisinde kesişir. Dalıp gitmenin, kaçışın, muhayyilede tutunmanın çözüm olmadığıyla yüzleşirler. Ölümü çıplak, en sahici yüzüyle görürler. Yüzlerine, gözlerine ölüm aynası tutulur; aynada kendilerini görürler. Gözleri ve bakışları ölümle temizlenir, daha bir aydınlık bakarlar. Dr Mavi, her bir renge özen gösterir, çünkü ahlakın varlığa özen göstermek olduğunu bilir. Renkleri bozmadan, kırmadan, dökmeden kendilerine dokunur. Kendisine kalplerini açmış renklere kalbini açar.&lt;br /&gt;Mustafa Ulusoy, Giderken Bana Bir Şeyler Söyle ile, ölümün içinden geçen renklerin geride bıraktıkları hayatları/hikayeleri/sözleri paylaşır bizimle. Hayat gibi ölümün de, hem mahlûk hem de nimet olduğunu anlatır. Feridüddin Attar, derdine derman arayan bülbül gibi değil, derdini seven âşıklar gibi şöyle diyordu: ‘Gıdan muradsızlık olmadıkça gafil gönlün nasıl uyansın? Dert sahibi ol ki derdin sana derman olsun. Ey yol eri, kitabıma şiir gözüyle ya da ululukla bakma. Kitabıma dertle bak da hiç olmazsa bendeki yüz dertten birine inan. İnsana dert lazımdır asıl, iş düşkünlüktedir. Kimin derdi varsa dilerim derman bulmasın. Kim derde düştükten sonra derman ararsa toprağın altına girsin, yaşamasın!’ Ulusoy, Attar gibi düşünüyor: Derdini sev; teslim ol ve kurtul, diyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-2713604704638915750?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/2713604704638915750/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/derdin-sana-dermandr.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2713604704638915750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2713604704638915750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/derdin-sana-dermandr.html' title='Derdin sana dermandır'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpUPb-1KtCI/AAAAAAAAADY/lcCuTbQ9-0I/s72-c/rpvb9jo70h1jzocjkjechyr0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-2253577699094873615</id><published>2009-08-25T02:40:00.000-07:00</published><updated>2009-08-26T03:35:02.318-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Yeryüzünde Şairane Oturanın Öyküsü</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpOzdqVHGoI/AAAAAAAAADQ/o98D0BFiBsY/s1600-h/garip_sadikyalsizucanlar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373836102543547010" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 142px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpOzdqVHGoI/AAAAAAAAADQ/o98D0BFiBsY/s200/garip_sadikyalsizucanlar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;Çok garip… Sadık Yalsızuçanlar’dan öykü, anlatı, deneme, makale, metin okudukça yalnızlığım artıyor. Ne kadar fazlalık varsa üzerimden düşüyor, seyreliyorum.Kalbim giysilerinden sıyrılıyor; kalbim ile hayat arasına giren, kalbimi hayattan koruyan, hayatı kalbimden uzakta tutan ne kadar korunak varsa aradan çekiliyor, çöküyor. Hayat kalbime geliyor, kalbim hayata gidiyor. Birbirlerine akan iki nehir gibi birleşiyorlar. Kalbim hayatla, hayat kalbimle öpüşüyor. Bütün aidiyetlerim, kimliklerim, korunaklarım, sahip olduklarım yokmuş gibi oluyor; ben, yalnız ben kalıyorum. Ben ve hayat, ben ve ebediyet, ben ve acziyet, ben ve aşk, ben ve ayrılık, ben ve ölüm, ben ve doyumsuzluk baş başa kalıyoruz. Hayatın çetin soruları, hayatın şuh yüzleri beliriyor karşımda. Kalbimin dili çözülüyor, içimin ağzı açılıyor. Ve öylece, bir çelimsiz olarak kalıyorum.Onu okumak, yalnızlaşmakBen ne çok Sadık Yalsızuçanlar okuyorum. Yakaza’dan beri yazarım ne çok mektupla kapımı çalıveriyor. Daha dün gibi, Gezgin’in peşine düşüp gitmiştim, Cam ve Elmas ile içime doğru yürümüştü, Şey’de Hayyam’ın hikâyesine davet etmişti. Gariptir, şimdi de Garip ile çıkageldi. Ve ben de şimdi Garip’ten, gurbetin resmi garip bir hayattan çıkıp geliyorum.Sadık Yalsızuçanlar ne çok yazıyor ve onu okumakla yalnızlığım ne çok tebellür ediyor. O kadar okumadan sonra diyorum ki, Yalsızuçanlar çok yaşadığı için çokça yazıyor. Ve ekliyorum: Gecenin, soğuğun, acının, aşkın, vuslatın, ayrılığın, hayal kırıklığının, acziyetin, ebediyet arzusunun içinden geçen bir hayatın zihne, gönle ve vicdana attığı çentiklerden sızan can ağrısının bir iteklemesidir bunca öykü, bunca anlatı, bunca metin… Kitapları bir bilgi nesnesi olarak görmeyen ve bilginin tıkıştırıldığı kitaplara imza atmayan bir yazarla karşı karşıyayız. Bilgilen(dir)mek için değil, hayatın ve ‘kendi oluş’ mesuliyetinin gönlüne bindirdiği ağrılara şifa niyetine kitap ve yazıyla ‘olan’ bir ‘yazıcı’dan bahsediyoruz. Hayatın onca çekilmezliğine maruz kalırsanız, bu derece yaşarsanız yani, yazmayıp da ne yaparsınız?Yalsızuçanlar imzalı her öykü ve anlatıda dibine kadar bir yaşanmışlık hissediyorum. Bu derece yoğun bir yaşanmışlık var ki bu derece yazmak zorunda kalıyor. İçe atılan paket paket hapların üzerine boşaltılan fincan fincan acı kahvelerin dindiremediği ağrılardan sonra gelen öykü ve anlatıları okuyoruz kendisinden.Yalsızuçanlar okuyucuları bilir. Kendisi Hölderlin ile akraba bir gönül taşır. Bu yüzden çoğu yerde şairin, ‘Erdemle dolu, yine de ozanca barınır/İnsan bu yeryüzünde’ dizelerine vurgu yapar. ‘İnsan dünyada şairane oturur’ diyerek, ‘oturmalıdır, oturması gerekir’ şeklinde bir mesuliyeti hatırlatır. Biliyoruz ki, insan şairane bir gönül ve hassasiyet taşımadan yeryüzünde şairane oturamaz. Şairane bir gönül ve hassasiyet taşımak ise, çekilesi epey zor bir hayata yazılmak demektir. Örtülerinden kurtarılmış, tozları silinmiş ve parlatılmış bir kalp ile hayata gittiğinizde, olabildiğince etkilenmeye açıksınız demektir. Hayatın her bir şeyinden etkilenen kalpte hayret duygusu dirilir; tedirginlik, kaygı ve ürperti basar o kalbi. İnsan, dikey ve yatay bir yoğunluk ve derinlikte hayatı karşılamaya çalıştıkça, hayatta oturamaz hale gelir. Oturur kalkar biteviye. Kalkar, oturur, yine kalkar. Aralıksız yürüyemez de, durup durup düşünür. Düşünce onu kalkmaya zorlarken, yürümesinin bir noktasında içinde uçuşan ve çarpışan düşünceler yüzünden durmak zorunda kalır. Bu sebeple ‘yeryüzünde şairane oturmak’, aslında ‘oturamamak’tır. Çünkü içine bırakıldığımız yer, yani yeryüzü, yani dünya, derdi kendisi olan insana gurbettir. Bir diğer ifadeyle, ‘acı’nın yurdu… Öykücü haklı! ‘Acılardan büyük bir yer yok!’ Bundan olsa gerek ki, yeryüzünde şairane oturan (oturamayan) birinin öyküsü olan ve kitaba da ismini veren Garip öyküsü şöyle başlar: “Seni gecenin, soğuğun ve kalabalığın içinde görünce dilime gelen bu oldu: Garip. Sen garipsin. Görüyorum. Şimdi bu kanepede otururken gözlerine, onlardaki gurbete bakıyorum. Gurbetin bir resmisin sen. Seni sadece bu sözcük anlatabilir. Gurbet kimi insana hal, kimisine mekân olurmuş. Senin halin garip. Garip bir mekânda duruyorsun. Sessiz, öylece, saatlerce…”Evet, Yalsızuçanlar’ın son öykülerinden oluşan Garip isimli kitabı; aşkın, vuslatın, ayrılığın, hayal kırıklığının, can ağrısının, acının yurdu olan yeryüzünde şairane oturan (daha doğrusu, oturamayan) bir kalbe düşen gölgelerden oluşuyor. Kitabı oluşturan her bir öyküde; dünyaya düşen gölgesiyle dünyanın kendisine düşen gölgesi arasında uzlaşma arayan bir gönlün yaşadığı aşkı, çektiği acıyı ve maruz kaldığı parçalanmayı okuyoruz. Garip, çok garip öykülerle karşı karşıyayız. Başka ne olabilirdi ki!? Gezgin’de, Şey’de, Cam ve Elmas’ta ağrılarına şifa olsun diye arif gönüllerin ayak izlerinden giden bir yazıcının öyküleri kaçınılmaz olarak ‘garip’ olacaktır. Evet, Garip; yeryüzünde şairane oturmak gibi bir kaygıyla yaşayanın neticede oturamayışının öyküsüdür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-2253577699094873615?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/2253577699094873615/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/yeryuzunde-sairane-oturann-oykusu.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2253577699094873615'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2253577699094873615'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/yeryuzunde-sairane-oturann-oykusu.html' title='Yeryüzünde Şairane Oturanın Öyküsü'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpOzdqVHGoI/AAAAAAAAADQ/o98D0BFiBsY/s72-c/garip_sadikyalsizucanlar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-4745677073620612558</id><published>2009-08-24T04:58:00.000-07:00</published><updated>2009-09-14T04:23:24.322-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nihat Dağlı Hakkında'/><title type='text'>Nihat Dağlı ile “Türkiye’de Ötekilik” üzerine</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sq4mb07h8pI/AAAAAAAAAEA/Qq-41l6b0ls/s1600-h/IMG_7731+(34).jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" mq="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sq4mb07h8pI/AAAAAAAAAEA/Qq-41l6b0ls/s200/IMG_7731+(34).jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?*&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Durkheim’in tezi şuydu: “İnsan toplumsalın içine doğar. İçine doğduğu toplumsal gerçeklik; tercihlerini, beğenilerini, kendisini kurar.” Bu tezi doğru kabul edersek, insan tekleri yoktur! İnsan tekleri olarak karşımıza çıkan, toplumsalın tekte görünürlüğünden ibarettir.&lt;br /&gt;Kişisel hikâyeme baktığımda şunu söyleyebilirim: Okuma yazma bilmeyen, Sünni-Müslüman Kürt bir anne ve babanın çocuğu olarak doğmuşum. Çocukluğum bu ebeveynin evreninde kurulmuş. Sonra eğitim süreci içinde bu gerçeklikten kısmen uzaklaşmış, kendilerini dindar olarak tanımlayan çevrelerde bulunmuşum. Okul denen formun dikte ettiği okumaların dışında ‘sivil okuma’ olarak adlandırdığım okumalarım başlamış. Edebiyat, sosyal bilim okumaları… Zamanla fark etmişim ki, ebeveynimin ve içinde bulunduğum dindar çevrenin tasavvurları beni tutamamış, daha öznel bir tasavvurun peşine düşmüşüm. Bugün itibarıyla, Durkheim’in altını çizdiği ‘toplumsal’dan çıkabilmiş, bir insan teki olarak insana, varlığa ve hayata gidebiliyorum. Kendimi ne Kürt olarak, ne de içine doğduğum mekânın sosyolojisinin/tarihinin kurduğu bir dindarlıkla tanımlıyorum. İnsan oluşumu başa, başlığa çıkartarak kuruyorum. Etnik kimliklerin ve dolaşımda olan dindarlık tasavvurlarının ‘öz’sel olmadığını, kurmaca olduğunu düşünüyorum. Artık şuna inanıyorum: İçine doğduğumuz ve Durkheim’in tarif ettiği toplumsalın kurmaca kimliklerinden düşüp öznel seslerimizi bulmadığımız sürece insan olamıyoruz, toplumsalın tek’te görünürlüğünden ibaret kalıyoruz. Kendimi bir ‘insan teki’ olarak görüyorum. Ve elbette ki, bu insan tekinin varlığa ve toplumsallığa dair kanaatleri vardır. Benim de öyle; insana, varlığa, hayata, toplumsala bakışımla ontolojimi kuruyorum.&lt;br /&gt;Doğrusu kendimi tanımlamaktan da çekiniyorum. Zira kendimi tanımladığımda başkasını da tanımlamış oluyorum. Kendimi tanımlarken ne olmadığımı söylemiş oluyor, dolayısıyla olmadığım şeyleri de belirlemiş oluyorum. Tanımlama hakkına sahip olma hissinin otoriteryenlik içerdiğini düşünüyorum. Bu sebeple, ‘kendinizi nasıl tanımlıyor ve hangi toplumsal gruba ait hissediyorsunuz?’ sorusuna verebileceğim net bir cevabım yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kendinizi tanımlama biçiminiz diğer toplumsal kesimler ve devlet tarafından kabul ediliyor mu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Hayır. Ne içine doğduğum toplumsal gerçeklik, ne de bugün maruz kaldığımız devlet biçimi bu halimle barışıktır. Genelde mi böyledir, yoksa bu ülkeye mi mahsustur bilmiyorum. Aile, toplum ve devlet modellerimiz, kendisine doğan insan teklerine kendilerini dayatmakta beka arıyorlar. Ebeveyn, doğurduğu çocuğa kendisini taşımayı ‘terbiye’ olarak değerlendiriyor; toplum, içinde dolaşır dorumda olan insanda önkabullerini görmeyi ‘hak’, bu önkabullere oturmayanları kabul edilemez buluyor; devlet ise, ‘vatandaş’ı, resmi ideolojiyi pratize eden bir aygıt olarak görüyor. Ailenin, toplumun ve devletin kabulleri dışında yollar bulmuş insan tekleri, en hafifinden sevimsiz ve rahatsızlık verici bulunuyorlar. İçine doğulanın dışında nefeslenip kendini kuranlar birer ‘sapık’ olarak tanımlanıyor. Bu ‘sapıklar’ rahatsız ediyor, doğal olarak da rahatsız ediliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Size göre Türkiye’deki en önemli sorun alanları nelerdir?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Türkiye pratiği, bir sorunlar alanından oluşuyor. İçinde yaraların olduğu, çığlıkların koptuğu, boğuşmaların yaşandığı bir cıngılda yaşıyor gibiyiz. Türkiye, sanki bir ‘büyük kapatılma’! Ülkenin egemenleri, ülkeye sahiplik duygusuyla hükmedenler aynalardan nefret ediyor, yüzleşmekten kaçınıyorlar. Öyle egemenler ki, ülkenin gerçeğiyle değil, zihinlerindeki ülkeyle yaşıyorlar. Mesela bu ülkede kendilerini dindar olarak tanımlayanlar, Kürtler, Ermeniler, İslam’ın dışındaki dini gruplar mevcut durumdan epey şikâyetçidirler. Mevcut yapının tekçi otoriterliği kendileri için can yakıcıdır. Devletin tekçi otoriter yapısı ülkenin gerçeğini karşılamaya yetmiyor, hakikatini parçalayıp zehirliyor.&lt;br /&gt;Sorunlu alan çok, bu kadar sorunlu alanın sebebi ise tektir. Ki bu da, devletin bu tekçi otoriter yapısıdır. Hakikatten hareketle oluşmuş bir devletten çok, kendinden menkul hakikatine uygun gerçeklik inşa eden bir devletle karşı karşıyayız. Devlet hiç kimseyi görmüyor, hepimizin kendimizden vazgeçerek görmek istediği şey olmamızı istiyor. Bizden, artık aşkın bir din mertebesine çıkardığı resmi ideolojinin muti kulları olmamızı bekliyor. Bütün sorunlu alanlar, işte devletin bu sorunlu bakışından kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;T.C. Anayasasında geçerli olan vatandaşlık tanımını yeterli buluyor musunuz? (ilgili madde okunsun) T.C Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” ifadesinde Türklüğün herkes için bir üst kimlik olarak ifade edilmesinin bazılarını rahatsız etmesi anlaşılabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Yeterli bulmak mümkün mü? Herkes Türk değil ki! ‘Yüce devlet’in buyruklarıyla cisimleşmiş Türklük, farklılardan oluşmuş çoğunluğa yurt olması mümkün değildir. Devletin kurduğu bir tanımın içine kendimi niye sokayım? Bu tanım herkesi kuşatabilseydi, farklılığımla kendimi içinde rahat hissetseydim şikâyetçi olmazdım. Ama görülüyor ki, bu otoriter teklik her bir farklılığın canını yakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Türkiye’deki etnik, kültürel ve dini unsurların anayasal güvence altına alınması ulusal bütünlük açısından tehlikeli midir?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Devlet, bildiği bildik bir baba gibi davranıyor. Bu baba ne anneyi, ne de çocukları dinliyor. Bir şey söylüyor, sonra herkesten söylediğine uygunluk bekliyor. Ve babanın söylediği, ne yazık ki ile fertlerini olumsuzlayan, kabul edilemez şeyler oluyor. Bu durumda, aile fertlerinin itirazı ve istekleri değil babanın dayatması bölücü oluyor. Babanın süreklilik kazanan dayatmaları neticesinde fertler aile ile olan aidiyetlerini yitiriyor, başka türlü yerlerde huzur aramaya koyuluyorlar. Oysa baba, itirazlara kulak olup ortak isteğe gelse, fertler ‘beraber’ yaşamaya devam edecekler.&lt;br /&gt;Türkiye’deki etnik, kültürel ve dini unsurların anayasal güvence altına alınması da bölünmeyi değil, beraberliği devam ettirecektir. Aksi takdirde bunlar, bildiği bildik bir baba gibi davranan devletten kaçmaya, mesafe açmaya devam edeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Devletin TRT 6 ile başlattığı çok dilli ve kültürlü yayıncılık hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bunun diğer etnik gruplara da uzatılması gerekiyor mu?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;TRT 6’ın açıldığı gece evimizdeki durum, daha doğrusu Kürtçe dışında bir dil bilmeyen annemin televizyon karşısındaki durumu sorunuza cevaptır. Annem öylece kalmıştı. TRT’nin diliyle yayına başlayan kanalda sanki kendisi vardı. Hani çok yakınınız kanalın birinde yayına katılır ve siz o saat yakınınızı izlemek için televizyonun karşısına geçersiniz ya… Sanki açılan bir kanal değil de, annemin kendisi televizyona çıkmıştı o akşam. Olan şuydu: Bugüne kadar görülmeyen ve inkâr edilen Kürtler, TRT Şeş ile görülmüş ve kabul görmüşlerdi. Devlet, görmediği, görmek istemediği, kabul etmediği Kürtleri görmüş, kabul etmişti. Annem, varlığının altı çizildiği hissi içindeydi. Elbette ki, annem vardı, bunu hissediyordu. Ancak varlığını derinden hissedebilmek için, vatandaşı olduğu devletin de onu görmesini bekliyordu. Öyle değil midir? Varlığımızı, başkasının kabulleriyle daha çok hissetmez miyiz? Birinin bizi bilmesi ve sevmesi altımızı çizmez mi, bizi daha görünür kılmaz mı? Annem için olan buydu.&lt;br /&gt;TRT Şeş’in içeriğine dönük çok şey söyleyebilirim, ancak ben bu kanalı annemin duygusu üzerinden değerlendirmeyi daha doğru bulurum. Ve elbette ki, annem için iyi bulduğum ve istediğim bir şeyi, başka etnisiteden anneler için de iyi bulur ve isterim. Annelerin ırkı yoktur, onları ayıramayız. Anneler ne istiyorsa, karşılanmalıdır diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Farklı etnik unsurlara yönelik anadilde eğitim hakkının tanınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Farklı etnik unsurlara anadilde eğitim hakkını, güneşin her sabah doğudan doğması kadar doğal bulurum. Aksi olan bir sapmadır, doğal olmayandır. Ki doğal olmayanı, varlıkla ve olguyla çatışma olarak görürüm. Her bir anne ağzına ait diller bize başka türlü dünyalar armağan eder. Ülkeyi tek bir annenin diline mahkûm etmek, o ülkeyi yoksullaştırır. Bir ülkede ne kadar farklı anne varsa o kadar dil olmalıdır. Farklı annelerin farklı dilleriyle oluşmuş sesler bütünü, ülkeyi bir senfoni kılar. Birden fazla sesin ve tınının oluşturduğu melodi, ne muhteşemdir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Size göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı laik sistem açısından bir çelişki oluşturuyor mu?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı; ağzını doldura doldura ‘laik’ olduğunu, ebediyen böyle kalmak istediğini söyleyen devletimizin, resmi olmasa da hakikatte sahip olduğu ‘din’in üst kurumudur. Bu şu anlama geliyor: devletimizin bir dini, bu dinin de bir başkanlığı vardır. Devlet bu dinin hem misyonerliğini yapmakta, hem de onu ‘kullanmaktadır’. Farklı dinlerden vatandaşların inançları arasında bir ayırım yapmakta, bu inançlardan birinden yana tercih koymaktadır. Ve çok iyi biliyoruz ki bu, laikliğin canına okumaktır. Ama gelin görün ki, hem laikliğin canına okuyan hem de laiklik adına canlar yakan bir devletimiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevcut yapısını ve temsil potansiyelini yeterli buluyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varoluş biçimini ve nedenini problemli buluyorum. Devletin herhangi bir dinden yana tavır almasını doğru bulmam. Laik devlet, vatandaşına din misyonerliği yapmaz, vatandaşlarının inançlarını serbest biçimde yaşamalarına imkân sağlar. Diyanet İşleri Başkanlığı olacaksa, bir inanç biçiminin koordinasyonu için değil, farklı inançların serbestçe yaşamasının koordinasyonu için olmalı. Bu haliyle, hem yetersiz hem problemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi eğitimi azınlıkta kalan farklı inanç grupları için bir baskı ve ayrımcılık oluşturur mu? Oluşturuyorsa, din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin tamamen kaldırılması sizce sorunu çözer mi? Bu durumda, insanların herhangi bir din hakkında hiçbir kültürel bilgiye sahip olmadan yetişmeleri arzulanabilir mi?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Özellikle belirtmek isterim ki, zorunlu eğitimi problemli buluyorum. Ayrıca önceki soruya cevaben dediğim gibi, laik devletin, bir dinin misyonerliğini yapma hakkı yoktur. Zorunlu din dersi uygulamasını doğru bulmuyorum. Olsa olsa, bir ‘dinler bilgisi’ dersi olabilir. Zira dini tasavvur, insanın varoluşunda önemli bir müracaat kaynağıdır. Bunları belirttikten sonra, ‘zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi’ dersi elbette ki, azınlıktaki inanç grupları için kabul edilemez bir uygulamadır. Bu durum, farklı inançtan insanları ‘öteki’leştiriyor, dahası ‘tehlike’nin bir işareti olarak algılanmalarına sebep oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Uygulamadaki din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde Sünniliğin Alevilere zorla empoze edilmesi gibi bir durum söz konusu mu? Sizce dersin kapsamında başka içerikler de olmalı mı? Yeniden kapsayıcı bir programa ihtiyaç olduğunu düşünüyor musunuz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Devletin kabul edilebilir bulduğu bir dini yorum, mevcut haliyle bu ders üzerinden empoze ediliyor. Devletin ‘Sünni İslamı’, sadece diğer inanç gruplarına dayatılmıyor, İslam’ı başka türlü yorumlayan insanlara da dayatılıyor. Tanımlanarak kabul edilebilir bir hal almış bu din aslında kimsenin değil, devletin dinidir. Bu haliyle herkesimden insan bu dersi kabul edilir bulmamalı. Ne kadar din ve inanç sistematiği varsa hepsinin kendisine yer bulduğu bir ders olmalı bu. Ve bu dersin adı, ‘İnançlar ve Ahlak Tezleri’ dersi şeklinde olmalı. Öğrenci okumak istiyorsa, bütün inanç sistematikleri ve ahlak tezleri hakkında toparlanmış bilgiler görmeli. Bir dine veya inanç sistematiğine zorlanmamalılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Cemevleri ibadethane midir? Cemevlerinin ibadethane statüsünde açılmasının Alevilerle Sünnileri birbirinden daha da fazla mı koparacağını düşünürsünüz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Demiştim, kendimi tanımlamaktan bile çekinirim. Durum buyken başkasını ve başkası için önemli olan bir durumu tanımlama hakkını kendimde bulmam. Alevi değilim. Bu durumda, ben Cemevlerinin ibadethane olmadığını nasıl söyleyebilirim. Aleviler cemevlerini ibadethane olarak görüyorsa ibadethanedir, görmüyorlarsa değildir. Ne Diyanet İşleri Başkanı’nın ne de bir başkasının bunun aksini söylemeye hakkı yoktur.&lt;br /&gt;Hayır, cemevlerinin ibadethane statüsünde açılması bir ayrışmaya sebebiyet vermeyecek, Aleviler bu sayede kendilerini daha mutlu hissedeceklerdir. Büyük bir aile olan bu ülkenin bir grubu biraz daha mutlu olacaktır. Ülkenin diğer bir grubu Sünniler, bir kardeş grubun mutluluğuyla mutlu olur, olmaları gerekir. Kim ailesinde huzursuz bir kardeş ister? Ben istemem! Bu ülkede, Alevilerin, Kürtlerin, Türklerin, Ermenilerin, her kimse herkesin gönlünce yaşamasını isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Türk eğitim sisteminde farklı kültürlere sahip insanların birbirlerine yaklaşımlarını olumsuz yönde etkileyen programların veya söylemlerin olduğunu düşünüyor musunuz? Bunlar nelerdir? Neden böyle düşünüyorsunuz? (Ermeniler, dindarlar, hocalar, Aleviler, Rumlar, Araplar hakkında).&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ulus devletin eğitim sistemi olur da, ‘tehlikeli’ gördüğü bir ‘öteki’si olmaz mı? Kendini merkezde konumlandıran Savunma Bakanı ne demişti, hatırlayalım. Ulus devleti başka türlü nasıl oluşturulabilir ki, demişti. Ulus devletlerde, daha çocuk yaşta nelere maruz kalınmaz ki? Bu devletler; kötüler, her durumda hainlik yapabilecek düşmanlarla çevrilen adalardır. Ülkelerin iç ve dış düşmanları olur. Merkezi ideolojiyi benimsememiş, başka türlü dillerin de mümkün olabileceğini, olması gerektiğini söyleme istidadında olan herkesin altı, gerektiğinde de üstleri çizilir. Stefan Zweig, Yarının Tarihi kitabında, dünya savaşlarının okullarda öğretilen tarih derslerinden beslendiğini söylüyor. Haklı, okutulan derslerle ötekiler ve düşmanlar yaratılıyor.&lt;br /&gt;Bu ülkede de aynı şey yapılıyor. Dikte edilen iyi vatandaşın dışında herkes ‘kaka’lanmıştır. Daha öznel yorumlarla inşa edilmiş inanç biçimleri, Kürtler, Ermeniler, azınlıklar, Yunanlılar, Araplar, Avrupa, Amerika birer tehlike olarak belirlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Katsayı sorunu ile meslek liselilerin üniversiteye girmelerinin neredeyse imkânsız hale getirildiğini düşünüyor musunuz? Özellikle İmam-Hatip Lisesi okuyanların okudukları mesleğe devam etmeleri ve alan değiştirmemeleri gerektiğini düşünüyor musunuz? Bunun için İHL ile diğer meslek liseleri arasında bir ayırım yapılabilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Evet, düşünüyorum. Otoriter ve tekçi devlet, kabul edilebilirin dışında gördüğü İmam Hatip Liseleri’ni etkisizleştirmek için böyle bir cinlik düşünmüştür. Başta kendine yarar bularak açtığı bu okulların sonradan farklı sonuçlar doğurmasıyla bu uygulamaya gitmiştir. Bu, devletin ne kadar tekçi, statik ve çıkarcı olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;Doğrusu, İmam Hatip Liseleri’ni de çok sağlıklı bulmuyorum. Sonuçta bu okullar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmetini görmek üzere kurulmuşlar. Dindar insanların kaygı ve beklentilerine cevap olsun diye değil. Ayrıca dinin okullarda öğrenilmesini ve öğretilmesini de problemli görüyorum. Kişi dinini, varoluşsal soru(n)larından hareketle kurar. Devletin sınırlarını belirlediği formlara sığdırılmış bir din kişinin varoluşsal soru(n)larını karşılayamaz. Ama bu durum yine de bugün devletin İmam Hatip Liseleri’ne müdahale biçimini haklı kılmaz. Bu okullarda okuyan çocuklara yazık ediliyor.&lt;br /&gt;İmam Hatip Liseleri dışındaki meslek liselerini farklı değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Ne yazık ki, İmam Hatip Liseleri’nin kurban edilişine kurban olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ruhban Okulunun açılması ve Fener Rum Patrikliğinin ekümenik sıfatının kabul edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ulus devletten veya yerel tasavvurlardan hareketle bakışımı kurmadığım için, Ruhban Okulu’nun açılamayışını haksızlık olarak değerlendiriyorum. Bu durum, hem adalet duygumu hem de özgür ve demokrat ruhumu incitiyor. Fener Rum Patrikliğinin Ekümenik sıfatı konusunu, teknik olarak bunun neye tekabül ettiğini doğrusu çok bilmiyorum. Kendimi özgürlük, hakkaniyet ve adalet bağlamında kurduğum için, bu bağlamda da kendim için istediğimi herkes için istediğimi söyleyim. Fener Rum Patrikliğinin Ekümenik sıfatının tanınmamasından doğan bir haksızlık durumu varsa bu mutlaka giderilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Laiklikten ne anlıyorsunuz? Yapılan tartışmaları göz önünde bulundurarak yaşanan sıkıntıları değerlendirebilir misiniz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aydınlanma düşüncesindeki felsefi karşılığını bir yana bırakıyorum. Devlet denen yapılanmanın laik olmasını çok doğru, hakikatli buluyorum. Ki bu şu anlama geliyor: Laik devlet, çok farklı inançlardan olan vatandaşlarının inançlarını serbestçe yaşamasını imkânlı kılar. Bir inancı paylaşmaz, bir inançtan yana tavır almaz, her inançtan insanın ihtiyacı neyse bunun karşılanmasına çalışır. İnanç gruplarının birbirleriyle münasebetlerde gözetmenlik yapar, hak ihlallerine mani olur.&lt;br /&gt;Peki, Türkiye böyle bir yerde mi duruyor? Türkiye’nin hiç de laik olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden, ‘Türkiye laiktir, laik kalacaktır!’ sloganını çocuksu buluyorum. Türkiye hiç laik olmadı, ama bundan sonra kendini laik kılabilir. Fakat ne acıdır ki, Türkiye’nin laik olmasını imkânsız kılanlar, işaret edilen insanlar değil bu sloganın sahipleri oluyor. Bu sloganın altında boy gösterenler, Türkiye’nin laikliğine değil laik olmayışına çalışıyorlar.&lt;br /&gt;Evet, Türkiye laik olmak zorundadır. Faklı inanç gruplarından oluşan insanına kendi dinini dayatmaktan vazgeçmeli, inançların ruhuna müdahale etmemeli, tanımlamaktan vazgeçmeli.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Başörtüsünün yasak olması sizce laik bir devlet olmanın gereği midir? Bu yasağın sınırları ne ölçüde daraltılabilir? Üniversitelerde, okullarda ve çalışma hayatında devam eden başörtüsü yasağı hakkında ne düşünüyorsunuz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Başörtü yasağı, laik devlet olma gereği değil, devletin laik olmama halidir. Devlet, insanının inançtan doğan hakkı karşısında alan oluşturmakla yükümlüdür, alan kapatmakla değil. Bu yasak, bir insan hakkı ihlalidir, ülkeyi zehirleyen bir uygulamadır. Bu ülkenin bir kısım kadınını ve bu kadınların ailelerini ağır yaralamaktadır. Başörtü yasağını hiçbir alan için doğru bulmuyorum. Başkasının hakkına halel getirmeden kim nasıl inanıyorsa inanabilmeli, nasıl giyinerek huzurlu olabiliyorsa öyle giyinmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Başörtüsünün yasak olması, Kur’an kurslarına izin verilmemesi vb. uygulamalar nedeniyle ayrımcılığa uğradığını düşünen ve ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman inanç gruplarının Türkiye’nin “büyük ötekisi”ni oluşturduğu söylenebilir mi?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hiç şüphesiz öyledir! Bu yasak ve yan uygulamaları sonrasında ülkenin nasıl bir şeye dönüştüğünün tanığıyım. Başörtüsü ile görünür olan Türkiye fotoğrafı olumlu bir şey iken, yasak ile birlikte zehirleyen bir şeye dönüşmüştür. Bu ülkenin kimi kadınları başörtüleriyle hayata giderlerken, yasakla önleri kapatılmış, hayattan dışarı çürütücü bir yere mahkûm edilmişlerdir. Başörtü ve başörtülüler tanımlanarak cinayet işlenmiş, işlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Yaşam biçimleri açısından Türkiye’deki en önemli sorun nedir?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ben de o yalın hakikatin altını çizeceğim. Çoğulculuğun kendisi olan imparatorluğun bakiyesi bir ülkeye doğmuşuz. Türkiye, homojen bir tarihten doğmadı ve homojen olma şansı da yoktur. Bu tam da hayata karşılık gelen bir imkândır. Hayat, çoğul bir şeydir; farklılıkların beraberliğinde yaşanıyor, yaşanılası bir şey olabiliyor. Ama ne yazık ki Türkiye bekasını homojen olmaya bağladı; çoğul olana karşılık gelmeyen Türklüğü üst başlığa çıkardı; ‘tek’e demirlendi. Zamanla bu ‘tek’in zencileri, kabul edilemezleri oldu. Farklı yaşam biçimleri ‘tek’e indirgenmek istendi, başarılamadı. Doğal olarak bu farklılıklar yaralandı. Her birine acılar yaşatıldı.&lt;br /&gt;Farklı yaşam biçimlerine acılar yaşatılırken, onlar da birbirlerini göremez ve bilemez oldular. Her biri üzerine kapandı, kendini kendine yeter buldu. Merkezi yapının kendilerine dönük kullandığı dili edindiler. Sonuçta bugün Türkiye’de insanlar, yaşam biçimlerinin merkezileşmesine çalışıyor, başka türlü de yaşanabileceğine pek sıcak bakmıyorlar. Oysa başka türlü yaşam biçimlerini savunmadan kendi yaşam biçimimizi savunamayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Etnik, kültürel ya da dini kimliğinizden ötürü özel ya da kamusal alanda herhangi bir ayrımcılığa uğradığınızı düşünüyor musunuz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan bir şeydir bu. Ortalamanın dışında olan herkes bir şekilde tanımlanıp dışlanıyor. Siz özelinizde hikâyenizi özelleştirseniz de, dışınızda birileri kimi göstergeler üzerinden sizi genel bir tanımın içine hapsediyor. Kurduğunuz dille içine doğduğunuz tarihin ve sosyolojinin dışına çıkmış olsanız da tarihinizle yargılanıyorsunuz. Merkezi kimliğin ve dilin dışında daha farklı bir dil ve kimlik içinde kendinizi (mesela Türk değil Kürt, Müslüman değil Hıristiyan) sunmanız durumunda bu daha da keskinleşiyor. Ve elbette ki, merkezde olmayan bir kimlikte olan herkes gibi ben de türlü şekillerde dışlandığımı hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Türkiye’de bir mahalle baskısı, değişik kültürel, etnik ve inanç grupları arasında herhangi bir dayatma ve baskı var mı? Varsa, nelerdir?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Şerif Mardin’in kavramsallaştırdığı şeyden fazla bir şey söylüyorum. Türkiye’nin Ankara isimli büyük bir mahallesi var. Bu yetmiyor gibi, Ankara formunda yığınlarca küçük mahallesi de bulunuyor. Ankara Mahallesi tanımlayıp dayatıyor, Ankara’nın formunu tekrarlayan daha küçük mahaller de aynı şeyi tekrarlıyor. Büyükten küçüğe sarkan bir şeydir bu. Baskı hisseden baskı yapmaya başlıyor. Devletin baskısına isyan eden PKK formu, aynı baskıyı kendisine katılmayanlara uyguluyor. ‘Türkiye laiktir, laik kalacaktır!’ sloganının baskısına maruz kalanlar, başka türlü yaşam biçimlerine bir şekilde baskı yapabileceklerini hissettiriyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Her kesim, hakikatin kendisiymiş gibi konuşan otoriter dili bırakmalı. Tanımlama hakkı konusunda tereddütler yaşanmalı. İnsan, başkasını savunmadan kendini savunamayacağını düşünmeli. Baskı görmemek için baskı kullanmamalı. Baskıya karşı baskı, sadece baskıyı çoğaltır. Ölmemek için öldürenler hayata değil ölüme çalışırlar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Türkiye bir “kültürel mozaik” olarak tanımlanabilir mi? Böyle tanımlanması veya böyle bir görüntünün ortaya çıkması zaman zaman sizi ürkütüyor, bir bölünme veya iç gerilim korkusu oluşturuyor mu?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Mardin doğumluyum. Mardin denen şeyin neye karşılık geldiğini biliyor, bu beni mutlu kılıyor. Türkiye’de görme şansı bulduğum ve çok sevdiğim şehirlerden biri Hatay’dır. İstanbul İstiklal Caddesi’nde yürümek beni heyecanlandırır. Ama artık birer ‘kale’ hükmüne geçen şehirlerin aurası ise beni korkutuyor. Mesela Diyarbakır’ın, mesela İzmir’in halleri… Yüzde bilmem kaç ile gidip tek bir rengin içine oturan, dahası bundan gurur duyan şehirlerde yaşamanın çekilemez olduğunu bilirim. İzmir’de yaşıyor, bunu hissediyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sq4nJG0adPI/AAAAAAAAAEI/wvu7q0yJ0iw/s1600-h/IMG_7735.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" mq="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sq4nJG0adPI/AAAAAAAAAEI/wvu7q0yJ0iw/s200/IMG_7735.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Türkiye, keşke sahip olduğu farklılar için iyi şeyler düşünebilseydi, keşke kendinde bu farklılara yer açabilseydi! Kim kendisini ne olarak ve nasıl hissediyorsa öyle yaşayabilseydi. Kürtlerin, Ermenilerin, dindarların kendilerini mutlu ve huzurlu hissettiği Türkiye’de beni korkutmazdı, aksine bu Türkiye’yi çok severdim. ‘Birlik’ olmayı değil ‘beraber’liği önemsiyorum. Farklılıkların bir potada eriyerek oluşturacağı birlik bana ölüm gibi gelirken, farklılıkların beraberliğinde ortaya çıkan gerilim ve bu gerilimin bir sonucu olan hareketlik bana hayatın kendisi gelir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mozaik yapıdan doğan bu dağınıklığın üstesinden siyaset içinde daha gerçekçi ve adil düzenlemelerle gelinebilir mi? Sizce hangi düzenlemeler gerçekleştirilebilir?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Devlet, bir taraftan olabildiğince ağır ve büyük bir payeye konmuşken, diğer taraftan bu büyüklüğe yakışmayan çocuksu bir gurur ve korkular edinmiştir. Devletin, tekçi ve otoriter yapısından vazgeçmesi gerekiyor. Bu, korkularından ve cesametine ters istikamette gelişen çocuksu gururundan sıyrılmasıyla mümkündür. Bunun için sivil, farklılıkların kabulüne yaslanan bir anayasaya kavuşması lazım. Daha kuşatıcı bir üst başlık kaçınılmazdır. Herhangi bir etnisiteyi çağrıştırmayan, tek bir yaşam biçimini dayatmayan çoğulculuğu esas alan bir düzenleme…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Size göre, Türkiye’de değişik kültürel etnik ve inanç grupları arasındaki “ötekilik” ve “başkalık” parametreleri nelerdir?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Başkalığı ve ötekiliği belirleyen şey, dil ve dindir. Başka dilden ve dinden geliyorsanız, kendi dil ve dininizi önceliyorsanız, aynı vatanda ama biraz öteki ve başkasınız. Ayrıca grupların dışında, daha bireysel diller kurarak da ayrışabilirsiniz. Kendinizi bir dinin veya etnisitenin içinde kurmayabilirseniz de. Kürtlüğünüzü veya Türklüğünüzü değil insan oluşunuzu başa alabilir, kendinizi ateist, agnostik veya dindar olarak görebilirsiniz. Veya mevcut dini paradigmaların dışında daha öznel bir dini tasavvura sahip olabilirsiniz. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Ötekiliğinizi ve başkalığınızı merkezileştirmediğiniz sürece, bu durumunuz problem teşkil etmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Size göre Türkiye’nin bir üst kimlik inşa etme ihtiyacı var mı? Türkiye’deki mevcut politikalar, sosyal entegrasyon ve ortak bir üst kimlik oluşturma açısından başarılı mıdır?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Kesinlikle vardır. Türkiye, bir üst kimlikten yoksundur. Mevcut kimliği, bütünleştirmiyor ayrıştırıyor. Türklüğün dışındaki etnisitelere, tanımladığı dine çok da yakın durmayan başka türlü dindarlıklara ve diğer dinlerin muntesiplerine yaşam alanı tanımıyor. Bu ayrıştırma ve kabullenmeme, kimlikleri yaralayıp zehirliyor. Baskı gören kimlikler şiddet içermeye başlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Türkiye’deki siyasi partilerin ve STK’ların sizi temsil ettiğini düşünüyor musunuz?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki garabetin bir başka veçhesi de burada beliriyor. Çevrenin beklentilerini ve ihtiyaçlarını merkeze taşımak gibi bir misyonları olan siyasi partiler ve STK’lar, bir şekilde ve bir süre sonra ‘merkez’in yakınına düşüyorlar. ‘Çevreci’ olmaları beklenirken ‘merkezci’ olmaya başlıyorlar. Mesela siyasi partiler, Ankara’da Ankara’ya benzeyerek hükümsüz kalıyorlar. Ankara’da oyunu aldıkları insanları savunmaları gerekirken, Ankara’yı bu insanlardan korumaya çalışıyorlar. Ankara’nın mecburiyetlerinin ve kendine has şartlarının kabulünü bekliyorlar. Bir türlü Ankara’yı milletin hizmetine koşturamıyor, insanları Ankara’nın hizmetine koşturuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;AB süreci Türkiye’deki sosyal entegrasyon sürecini nasıl etkilemektedir?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;AB’nin temel felsefesini esas alırsak, Türklüğü veya Kürtlüğü öncelemiyor, Müslümanlığı veya Hıristiyanlığı başlığa çıkarmıyor. Evrensel anlamda ‘insan’ı merkeze alıyor, önce insan sonra Türk veya Kürt olmayı öngörüyor. İnsanın hakları bağlamında alt kimliklere alan açmayı savunuyor. İnsanı başlığa çıkaran, haklar bağlamında alt kimliklere yaşam alanı açan bir AB sürecinin Türkiye için kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bu sürecin gerekliliklerini hayata taşıdığımız kadarıyla yaşanılır bir Türkiye’yi inşa edebileceğimize inanıyorum. Değilse üzerine kapanmış, kapanarak boğulmaya giden, farklılıklarını da boğarak ölüme yaklaşan bir Türkiye olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Size göre, Türkiye’deki farklı etnik, inanç ve kültür gruplarının ortak paydasını ne oluşturmaktadır?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Ortak tarih, ortak hikâye ve aynı topraklar… Her farklılığın farklı bir hikâyesi olsa da, beraber yaşanmış tarih sebebiyle ortak oldukları meta bir hikâyeleri bulunuyor. Türkleri, Kürtleri, Ermenileri; Müslümanları, diğer farklı dinlerden insanları kuşatan meta bir hikâyedir bu. Farklı hikâyelerden oluşmuş büyük bir hikâye… Ortak tarihin içinde oluşmuş bu meta hikâye, farklılıkların hepsine bu toprakları ‘vatan’ kılmış. Aynı tarih, aynı vatan ve herkesi kucaklayan meta hikâye ortak paydamızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Türkiye’deki herhangi bir etnik, inanç ya da kültür grubunun varlığı diğerleri için bir tehlike oluşturmakta mıdır?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;‘Beni bir benzerim öldürebilir’ diyordu yazar. Farklı olan, varlığım için tehlike değil varlığımın bekası anlamına gelir. Ona, farklılığına bakarak kendimi ve farklılığımı fark ederim. Benzerime bakmak kendime bakmak gibidir. Durmadan aynada kendine bakan adamın durumu da tehlike içerir. Bu ülkede daha çok Ermeni, daha çok Süryani, daha çok dil, daha çok hikâye olsaydı inanın çok daha cıvıltılı bir hayatımız olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ergenekon davası hakkında ne düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Anlatmaya çalıştığımız otoriter tekçi devletin kaçınılmaz olarak doğurduğu bir sonuç olarak görüyorum. Ergenekon soruşturması, böylesi otoriter ve tekçi olmanın nasıl da öldürücü olabileceğini gösterdi bize. Türkiye için bir ilktir diye düşünüyorum. Tövbe için dahi olsa günahlarla yüzleşmek gerekiyor. Ergenekon soruşturması, devletin günahlarını günah olarak görmesi oluyor ki, bu iyi bir şeydir. Ve bu, sıklıkla yaşadığımız bir şey değildir. Devletin dokunulabilir olduğunu yaşıyoruz. Hep kutsanmış, aşkın bir yere oturtulmuş devlete dokunuluyor, böylelikle yeryüzüne indiriliyor. Bu sürecin hukuk içinde ve adalet duygularını incitmeden sonlanmasını isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Türkiye’deki değişik kültürel, etnik ve inanç grupları arasında mevcut olan ötekileştirmenin temelinde bir kısım önyargılar bulunmakta mıdır? Varsa sizce bu önyargılar nelerdir?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Önceki sorularda anlatmaya çalıştım. Otoriter ve tekçi devletin uygulamaları sonrasında hepimiz bir şekilde yaralanmış, bu yaradan mülhem sakatlıklar edinmişiz. Kendi zalimimizin diliyle birbirimizi görüyor veya tanımlıyoruz. Sonuçta hepimiz yıllarca aynı eğitimden geçtik; okuduğumuz derslerle, hafiften zorba öğretmenlerle şekillendik. Öteki kimdir, kötü nasıl bir şeydir, vatan nedir veya neresidir? Sormadığımız soruların cevaplarını edindik. Bize ait olmayan soruların cevapları zihnimizde ve yüreğimizde izler bıraktı. Dindarları, Kürtleri, Ermenileri, başka dinlerin mensuplarını bu izlerden takip ediyoruz. Ebeveynlerin, okulların, öğretilen dillerin dışında diller edinmezsek bu hastalıklı durumdan kurtulamayız. Öğretilmiş bir dilden öğrenilen bir dile firar etmeliyiz. Kendimizin sorduğu soruların bizim bulduğumuz cevapları olmalı. Bütünüyle bize ait soruların ve cevapların izini takip etmeye başlarsak, kendi dindarlarımızı, Kürtlerimizi, Ermenilerimizi ve başka dinlerden insanlarımızı bulacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’nin yoğun bir şekilde göç alan metropol şehirlerinde orta ve uzun vadede milliyetçilik eksenli bir iç çatışma ihtimali görüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;Ne yazık ki, hayır böyle ihtimal yok diyemiyorum. Nerdeyse bu durum korkulan bir şey değil, istenen bir şey gibidir. Kendilerini ilk önce Kürt veya Türk olarak tanımlayan insanların hayatlarımıza müdahale etmelerini tehlikeli buluyorum. Bu insanların bizdeki ‘insan’ı görünmez kıldığını düşünüyorum. ‘Bütün’e işaret olan ‘insan’ı ‘parça’ya sığdıran, insanı parçalayarak toplumsalı bölen milliyetçilik, bu ülke için depremden çok daha yakıcı ve yıkıcıdır. Farklılığın doğal ve anlaşılır bir şey olduğunu, hiç kimsenin başkasının yokluğu üzerinde var olamayacağını görmek, bilmek ve bunun gereğini yapmak zorundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*) Sorular: Selvet Çetin&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-4745677073620612558?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/4745677073620612558/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/nihat-dagl-ile-turkiyede-otekilik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/4745677073620612558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/4745677073620612558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/nihat-dagl-ile-turkiyede-otekilik.html' title='Nihat Dağlı ile “Türkiye’de Ötekilik” üzerine'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Sq4mb07h8pI/AAAAAAAAAEA/Qq-41l6b0ls/s72-c/IMG_7731+(34).jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-7611598945566815768</id><published>2009-08-19T01:01:00.000-07:00</published><updated>2010-02-21T02:00:20.839-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nihat Dağlı Hakkında'/><title type='text'>Şiir yazmayan bir şairin otobiyografisi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SouyBeib9xI/AAAAAAAAADI/Sm98Onzklrg/s1600-h/cikar+sokak.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5371582719016564498" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SouyBeib9xI/AAAAAAAAADI/Sm98Onzklrg/s200/cikar+sokak.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 200px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 138px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kırmızı bir gül goncasını koklarken toprağın hakkını teslim etmek gerek. Gül goncasının yanında, toprağın soluk ve mütevazı yüzü bize o güzel kokunun kaynağını işaret eder. Fidanın köklerini şefkatle saran topraktır. Her toprak da kendi kabiliyetine göre gül yetiştirir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Farklı toprakların gülü farklı kokar. Edebiyat eserlerini okurken onun parlaklığı, güzelliği onun köklerini saran toprağı getiriyor aklımıza. Araştırmacılar ve eleştirmenler için eseri ortaya çıktığı muhit ile açıklamak, anlamaya çalışmak önemli bir yöntem. Çünkü eser ne yazarının psikolojik derinliğinden ne de onun yetiştiği sosyal ortamdan bağımsız değil. Bu gerçeğin yazarlar da bilincinde bugün. Eserlerinde psikolojik ve sosyolojik şartlarla ilgili de ipuçları veriyorlar. Bazen de hatıra, günlük, otobiyografi gibi türlerin imkânlarını kullanarak kendi eserlerine ışık tutuyorlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Nihat Dağlı, nasıl yazdığını, yazdıklarıyla anlatıyor. Daha önceki kitaplarından yazarlık serüveniyle ilgili bilgiler edinmek mümkün. Fakat yazar, son kitabı ‘Çıkar Sokak’ta bir ‘iç dökümü’ gerçekleştiriyor. Çıkar Sokak’a bir biyografi demek mümkün. Sıradan biyografilerden ayrılan, çok önemli özellikleri olan bir kitap bu. Bir biyografiden ait olduğu kişinin hayatıyla ilgili bilgiler vermesi beklenir. Tarih çizgisi içinde işaretlenen yerlerin vurgulanması da önemli bir özelliktir. Çıkar Sokak, yazarın yaşadığı olayları bir çizgi halinde anlatmıyor. Zamanı enlemesine genişleterek, bu genişliğe yayılan durumları, kesitleri, o andaki düşüncelerin hayatını anlatıyor. Kitabın başlığının hemen altındaki ‘iç döküm’ ifadesi zaten bizi buna hazırlıyor. Bu iç döküm mantığı, kitabı sıradan bir biyografi olmaktan çıkarıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kitabın önsözünün son cümlesinde şunu söylüyor Dağlı: “Demem o ki, Çıkar Sokak, bir Nihat Dağlı kitabıdır.” Gerçekten öyle mi! Nihat Dağlı eserlerinde ortaya koyduğu kendisiyle bir örnek aslında. Doğu’dan batıya göç eden binlerce aile var. Çoğunun yaşadığı sıkıntılar birbirine benziyor. Aynı sosyal travmaları yaşıyor, aynı psikolojik durumlarla karşılaşıyorlar. Onların içinde bir Nihat Dağlı olmadığı için biz onların serüvenlerine yabancıyız bugün. Ama konuya şöyle bakalım, Nihat Dağlı benzer özelliklere sahip binlerce insanın sözcüsü. Batıya göç eden Doğulu bir ailenin yaşadığı serüvenin tipik örneği. Onun diğerlerinden ayrılan özelliği, ufkunu okuma ile aydınlatmış olması ve olaylara öyle bakması. Ve tabii ki bunları yazması… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Okumayla aydınlanmış, donanmış insanların insanla ilgili değerlendirmeleri önemlidir. Yaşadığı şartlara göre oluşmuş bir insana itiraz etmeden onu anlamaya, şartların oluşturduğu kendi’ni çözümlemeye çalışmış Nihat Dağlı bu kitabında. Hayatı soru sorarak anlamaya çalışan bir yazar, bulduğu kimi cevapları bizimle paylaşıyor. Çıkar Sokak kitabını okunmaya değer kılan özelliklerden biri de okuma tutkunu bir insanın ‘ne okuduğunu’ bildirmesi. Hangi kitapları ya da yazarları okumalıyım, sorusuna cevap arayan okuma sevdalıları, Çıkar Sokak’ta bu sorularına epeyce cevap bulabilirler. Orada geçen kitap isimlerini alt alta yazdığınızda, nitelikli bir okuma listesi de elde etmiş olur okur. Bu konuda edineceklerimiz, bununla sınırlı da değil ayrıca. Dağlı, kitapların içeriğiyle ilgili de oldukça ilginç bilgiler veriyor. Onları yorumluyor, açıklıyor, değerlendiriyor. Bu, kimi zaman bir roman kahramanıyla karşılıklı konuşuyormuş havasına da bürünebiliyor. Kitaba bu açıdan baktığımızda, ‘nasıl okumalıyım’ sorusunun cevabını da içerdiğini söyleyebiliriz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Kitap okumak, hayatı değiştiren bir eylem midir! Bazılarımız için böyle olabilir. Bir kitap okuyup hayatı değişebilir insanın. Nihat Dağlı, Çıkar Sokak’ta okumayı, hayatı değiştiren değil, anlamlandıran bir eylem olarak tanımlıyor. Kitap okumak hayata uyandırıyor insanı. Hayata uyanmış bir insan olarak, hayatı anlama, anlamlandırma ve çözümleme ihtiyacı ortaya çıkıyor. Ve kitapların ışığında ortaya çıkan sorular yine kitaplarla cevabını buluyor. Çıkar Sokak’ta bir bölümün başlığı, Biyografi/Poetik notlar. Bu belki de eserin tamamına teşmil edilecek bir belirleme. Eserde hem yazarın biyografisi hem edebiyat, sanat, şiir hakkındaki görüşleri yer alıyor. Bu yönüyle de bu nitelemeyi fazlasıyla hak ediyor kitap. Söylenecek şeylerden biri de şu belki: Hangi gözle okursanız size o yüzünü döndürebilir bu kitap. Günlük gibi okuyabilirsiniz, içinde zamanın akış çizgisine uygun düşen anlatımlar var. Bir otobiyografi gibi okuyabilirsiniz: Bir yazar, kendi hayatını dünyasının kapılarını açıyor bize. Bir roman gibi okuyabilirsiniz. Bir insanın doğuda/toprakta başlayan ve batıda/denizde devam eden hayatının romanı… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Çıkar Sokak’ı okurken kitabın kenarına şöyle bir not iliştirmişim: Şiir yazmayan şair! İnsanın şair olması için gereken her şey var Nihat Dağlı’nın hayatında. Göç, zihin acısı, dil… Kitapta gördüğümüz yoğun yaşantı, bir şairi akla getiriyor. Ortada bir şiir var; ama o yazıya değil, yaşantıya dönüşmüş belki de. Hayatın içine hüzün olarak sinmiş. Okur dikkatli bakınca, satırların arkasından kendine gülümseyen hüzünlü bir şiir perisi görebilir.&lt;/div&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;MUSA GÜNER&lt;br /&gt;Kitap Zamanı&lt;br /&gt;Sayı 10&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-7611598945566815768?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/7611598945566815768/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/siir-yazmayan-bir-sairin-otobiyografisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/7611598945566815768'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/7611598945566815768'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/siir-yazmayan-bir-sairin-otobiyografisi.html' title='Şiir yazmayan bir şairin otobiyografisi'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SouyBeib9xI/AAAAAAAAADI/Sm98Onzklrg/s72-c/cikar+sokak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-5285748154198199728</id><published>2009-08-14T07:26:00.000-07:00</published><updated>2009-08-26T03:35:51.077-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gazete Yazıları'/><title type='text'>Firar Mevsimidir</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SoV2c0ve2kI/AAAAAAAAADA/OyO1IOSGpXA/s1600-h/gun_batimi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369828368275397186" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SoV2c0ve2kI/AAAAAAAAADA/OyO1IOSGpXA/s200/gun_batimi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Yaşadığınız ve bildiğiniz üzere kent ve hayat, yaz mevsiminde sarı, nemli ve ağır sıcaklarda vıcık bir eriyiğe dönüyor. Bu mevsimde ev içleri hayata evlik edemiyor. Doğal olarak evlerden dışarıya firar oluyor; balkonlara, kentin serin mekânlarına, kıyılara kaçış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Dışarı'ya çıkabilmek bir imkândır. 'Ev'in dirilere kabir de olabileceğini, en çok dışarıya çıkamayanlar, yatalak hastalar bilir. Dışarıya çıkıldığı, başka yerlerde zaman geçirildiği için evler özlenebiliyor ve kendilerine dönülüyor. 'Ev'in ne mene bir şey olduğunu 'dışarı'da öğreniyoruz. Evlerimizin eksiğini veya fazlasını başka evleri görerek fark ediyoruz. Evlerimiz(d)e mahkûmsak, hiç şüphesiz o bize hapistir.&lt;br /&gt;Sınırları iyice çizilmiş siyasi vatanları ve sosyolojik kimlikleri de böylesi bir ev gibi düşünürüm. Bir gün olsun sınırlarından dışarıya, başka ülkelere gidememiş 'vatandaş', ülkesin(d)e mahkûm biri gibi gelir bana. Başka bir ülkeyi görmediği için ülkesini her şey görmeye başlar ki, bu kendisi için yoksulluk alameti olur. Her ne olursa olsun ülkesinden çıkamadığı için de ülkesi ona zindan olur.&lt;br /&gt;Yirmi birinci yüzyılın Misak-ı Milli Türkiye'si biraz böyledir. Artık bütün bir Türkiye'yi ifade edemediğini, bu yüzden ülkesini çizilmiş sınırlar içinde okuyan ve yaşayan 'vatandaş' bana yoksullaşmış bir mahkûm gibi gelir. Keskin hatlarla çizilmiş ve mayınlarla döşenmiş Misak-ı Milli sınırları kadar düşünen ve yaşayan 'vatandaş', sanki sarı sıcaklarda ev içlerinde yaşamak zorunda kalmış yatalak bir hastadır.&lt;br /&gt;Çok renkten oluşmuş 'Büyük Türkiye'nin mevcut sınırlara mahkûm edildiğini, oysa Türkiye'yi ayrıcalıklı kılan unsurların dışarıda bırakıldığını biliyorum. Bunu, her yıl bu mevsimde bir grup arkadaşla bugünkü Türkiye'den 'Büyük Türkiye'ye yaptığım seyahatlerden biliyorum. İlk kez yurtdışına çıktığımda, Özbekistan'da Taşkent'i, Semerkant'ı, Buhara'yı gezdiğimde Türkiye'nin kuşatıcı müşfik ruhuyla karşılaştım. Sonra Suriye'de Halep'i, Hums'u, Hama'yı ve Şam'ı gezdiğimde; Balkanlar'da Makedonya, Arnavutluk, Karadağ ve Kosova'yı gördüğümde Türkiye'nin küçüldüğünü, bir darlığa düştüğünü anladım. 'Çok şey'den 'bir şey'e düşmüş bir Türkiye'ye dönüyor olmanın hüznü içinde oldum.&lt;br /&gt;Ve içine doğduğumuz sosyolojik kimlikler... Etnik ve kültürel adlandırmalar, 'çok şey' olma imkânıyla doğan insanı 'tek şey' yapıyorlar. Bu kimlikler içinde sadece Kürt, sadece Türk, sadece şu veya bu olunuyor. Hayata, insan gibi değil de bir Kürt veya bir Türk gibi gidiliyor. Böylesi yaşam 'insan'ı yaralayıp küçültüyor. Zira kendisini kuran alt kimlikle tutuluyor, böylelikle başka türlü kimliklerle karşılaşması ve tanışması engelleniyor. Tutuklu kaldığı kurmaca kimliğin dar pencerelerinden bakan insan, bu pencerelere sığmayan ne kadar şey/farklılık varsa, hepsi kendisi için dışarıda ve hükümsüz kalıyor.&lt;br /&gt;Evet, ev içleri bir kez daha sarı sıcaklara teslim olmuş durumda. Hayat şimdi güneş görmeyen serin balkonlarda, denizin usulca sokulduğu koylarda, ovalara bakan dağ yamaçlarında, ağaç gölgeliklerinde... Mevsim, evlerden dışarıya uzanma vaktidir. Bugünkü Türkiye için de aynı şey geçerli. Hukuka oturmayan yapılanmaların hukuk dışı yönelimleri bitmek bilmiyor. Hepimize ait olan üzerinde kurulmuş 'gecekondu' tarzı bir iktidar biçimi olmadık yollar deniyor. Türkiye'yi Türkiyelilere bırakmak niyetinde değiller. Ülke hukuksuz gasplarla vuruluyor, kanunların darlığında kıstırarak yaşanamaz kılınıyor. Bu yetmiyor, ülkenin tarihinden ve sosyolojisinden çıkmış kimlikler de, hayata çalışacaklarına birbirlerine karşıtlıkta ölüm çoğaltıyorlar.&lt;br /&gt;İYİMSER OLMAK İÇİN BİR NEDEN: EZBERLER BOZULDU&lt;br /&gt;Epey yorulmuş, hayatın türlü yüzlerine yetmediği gibi hayatı eksilten, yaralayan, zehirleyen bu eskimiş Türkiye'ye mecbur değiliz. Değiliz çünkü kendi vatandaşlarını yaşatmaya yetmiyor. Büyümüş bir bedeni her tarafından sıkan/boğan bir eski elbise gibi duruyor. Vatandaşını yaşatmayan bir ülke, vatandaşından kendisini yaşatmasını bekleyemez. 'Büyük Türkiye'ye, sosyolojinin rahminde gelişen kimliklerden İNSAN'a gidişler kaçınılmazdır. O çizilmiş sınırlara sığmayan Türkiye görülmeli, mekânı ve tarihi önemsizleştiren zirvedeki İNSAN bilinmeli ki bugünün cenderesinden çıkılabilsin.&lt;br /&gt;Türkiye işte bu sebeple, etrafında çizilmiş yüzyıllık sınırlardan firar etmelidir. Türkiyeli de, bugünkünden çok farklı olan/olması gereken Türkiye ile tanışmalıdır. Hem Türkiye hem de Türkiyeli, tarihinin ve sosyolojisinin doğal sonuçları olan kimlikleri kabullenmeli, bu kimliklerin görünürlüklerine kem gözle bakmamalı, bu kimliklerin sahipleri ise varlıklarını başkalarının varlığıyla birlikte düşünmeliler. 'Başkası'nı 'tanımlamak' değil, 'tanımak' esas olmalı. Zira tanımlamak kendimizi dayatmak iken, tanımak ise kendimizde ona yer açmaktır. Ve 'biz'den farklı olanı 'hoş görmek' değil, ona 'rıza' göstermek, yani kendisinden 'razı' olmak gerekiyor. Çünkü hoş görmek kendimizi asıl ve üst görmek iken, rıza göstermek ve razı olmak ise bir eşitlenmedir.&lt;br /&gt;İyimseriz. Çünkü Türkiye karıştı, ezberi bozuldu. Hayatın göğsünden çıkıp böğrüne çarpan rüzgârlarla 'eski olan'da kalamayacağını gördü. Ve Türkiyeli de uyandı. Üzerindeki yorganı kaldırıp ayaklanmış gözüküyor. Aldığı evin odalarını gezen, her bir köşesini dokunarak tanıyan ev sahibi gibi ülkesinin farklılarıyla temasa geçen bir Türkiyelilik hali yaşanıyor. Diri vicdanlara sahip, dar kimliklerden çıkıp açık havalarda daha üst daha yatay üst kimlikler edinmiş insanlar yan yana gelmeye, kol kola girmeye başladılar. Bu çok renkli Türkiye, 'tünel'den çıkıp 'meydan'a yürüyor. 'Bir' olmak için değil, 'beraber' yaşamak için...&lt;br /&gt;Zaman Gazetesi, 14.08.2009&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-5285748154198199728?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/5285748154198199728/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/firar-mevsimidir.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5285748154198199728'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5285748154198199728'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/firar-mevsimidir.html' title='Firar Mevsimidir'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SoV2c0ve2kI/AAAAAAAAADA/OyO1IOSGpXA/s72-c/gun_batimi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-1971193968919033352</id><published>2009-08-13T00:00:00.000-07:00</published><updated>2009-08-28T05:36:57.641-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gazete Yazıları'/><title type='text'>Selahattin’in Kitabı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SoO6valwn_I/AAAAAAAAAC4/zg4MMxrCCjo/s1600-h/safaktan+once.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369340504510078962" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 130px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SoO6valwn_I/AAAAAAAAAC4/zg4MMxrCCjo/s200/safaktan+once.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; İnsanın varoluşu onun zamana katılmasıyla mümkün oluyor. Akan zamanın içindeyseniz, kendinizi zamanın içinde hissediyorsanız varoluşunuz gerçekleşiyor. Zamana eklendiğiniz, zamanla iç içe aktığınız için yaşadığınızı hissedersiniz. Böylelikle ‘hiç’likten kurtulursunuz. Ama omuzlarınıza taşıyamayacağınız yük bırakıldığında, karşınıza çıkamayacağınız yokuş çıktığında, sizi uzanıp giden yola çıkaracak şevkten mahrum kaldığınızda ‘zaman’dan düşersiniz. Düşer, an’ın bir köşeciğine kıstırılırsınız. Zaman dışınızda, ağırca bir şeye dönüşerek akar. Sabahın akşamdan, akşamın sabahtan farkı kalmaz. Mevsimlerin de... Hem kışta üşür, hem de yazda… Çiçeklerin açması içinize bir bahar taşımaz. Bilirsiniz ki, o çiçekler solmak üzere açmıştır. Kesintisiz aynılık sürdüğünden; derin, koyu ve ağır bir sıkıntı kesilirsiniz.&lt;br /&gt;Otuz yıla yakın bir süredir (ki bu yaşımın dörtte üçüdür) ‘sıkıntı’ kesilmiş bir ülkede yaşadığımı hissediyorum. Hissediyorum değil, hissediyoruz. Çünkü yalnız olmadığımı biliyorum. Nasıl yalnız olabilirim ki!? Bu ülkenin dağlarında kırk bin insan kurşunlanmış. Buna o kadar insanın ailesini, yakınlarını, sevdiklerini eklediğinizde, çıkan sayı neredeyse hepimizi içine alır. Bir şekilde hepimiz kurşun yemiş gibiyiz. Üzerine kan bulaşmış bir hayatı yaşıyoruz. Sevinçlerimiz bu yüzden günübirlik ve bu yüzden heyecanlarımızın rengi soluktur; hüzünlerimiz ise derin koyu…&lt;br /&gt;PKK, Siirt’in Eruh’unda ilk kurşunları sıktığında, sayısını unuttuğumuz canlar vurulduğunda ve o gün kurşun atanlar ‘birkaç çapulcu’ olarak tanımlandığında on sekiz yaşında bir delikanlıydım. Bu ‘birkaç çapulcu’nun yaktığı ateşin içinde kurşunlananların sayısı kırk bin ile telaffuz edildiği bugün ise kırk iki yaşındayım. Aradaki zaman, sanki ‘biz’siz akmış, sanki yaşanmamış. Öyledir, çünkü geçen zamandan düşmüş gibiyiz. Geçen o kadar zaman; derin, siyah ve ağır bir sıkıntı olarak yaşanmış. Ülkenin ne sabahı, ne akşamı, ne baharı, ne kışı, hiçbir vakti asude bir mevsim olmamış. O kuytularında bin bir çiçek açan dağlarda gencecik insanlar vurulmuş, iç ceplerde taşınan resimlere kan düşmüş. Uzak yerlerdeki gariban insanlara kötü ve ağır haberler tez ulaşmış. Ateş düştüğü yeri yakmış! Geçen zaman içinde ülkenin her bir yerine ateş düşer olmuş. Kimisinin evladı, kimisinin komşusu, kimsinin bir şeyiymiş vurulanlar. Gelin görün ki, o kadar zaman geçmemiş, vurulanlar kırk bine ulaşmamış gibi, o çok korunaklı devletlular hep ilk günün cümlesiyle karşımıza çıkmışlar: “Büyük bir devletiz! Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacaktır! Çapulculara hadlerini bildireceğiz!”&lt;br /&gt;Yok! Bu ülkede ne sabahın akşamdan, ne akşamın sabahtan, ne de mevsimlerin birbirinden farkı yok! Biz burada, bir döngü gibi hep aynı an’ı yaşıyoruz. Hayata çalışmayı unutmuş, ölmeye yatmış bir ülkede yaşıyor gibiyiz. Zaman durmuş değil, geçip gitmiş zaman, biz öylece kalmışız. An’ın bir köşeciğine kıstırılmış vaziyette sinmişiz. An kokmuş; burun kemiklerimizi kıracak derecede ağır ve ufunetli bir hava soluyoruz.&lt;br /&gt;Kalbi diri, vicdanı ayakta, zihni uyanık, olup bitene kulak ve göz olanlar ne yapıyorlar? Sıkıntı kesilmiş ülkede, ağır bir yüke dönüşmüş zamanda dile sığmayan yaşanmışlığı ‘yazı’ya sığdırmaya çalışarak, hakikati ortaya çıkarıyorlar. Selahattin Yusuf gibi… Selahattin, 2003’te yaptığı askerlik günlerinin, o ‘yavaş zaman’ın dökümünü “Şafaktan Çok Önce” ismiyle kitaplaştırmış. İlginçtir! Yazarın askerliği, 1984 yılında ‘birkaç çapulcu’nun kurşunlarına hedef olan Siirt Eruh’ta geçmiş. PKK’nın kurşunlarına hedef olmuş ilk asker onbaşı Süleyman’ın karakolunda nöbet tutmuş Selahattin. Selahattin’in günlüğünden bir bölüm: “1984’ün 15 Ağustos’unda, yanımızdan yükselmiş bu taş minareden gelmiş ilk PKK ateşi. PKK Türkiye’ye ilk kurşunu buradan, minareden sıkmış. Birinci şerefeden santral odasını dakikalarca ateş altında tutmuşlar. Karakolun iletişimini kesmek için. Minarenin hemen yanındaki nöbetçi kulübesinin cezası yenilerde sona ermiş ve tekrar nöbetçi konmaya başlanmış. O nöbetçilerden biri de benim. Gerektiğinde bir kaplan gibi homurdanan otomatik G-3’ümün arkasında, küçük delikten aşağıya bakıyorum. Eruh’un gençleri, namlunun ucuna takılıveren gözlerini dakikalarca orada tutuyorlar. Aralarındaki Kürtçe konuşma birden heyecanını ve doğallığını yitirip alt perdelere iniveriyor. Namlu karşıdan bakıldığında afiyet kaçırıcı bir nesne olsa gerek, diye düşünüyorum. Namlunun ucundan, afiyeti kaçmış halde yürüyüp giden gençlere bakıyorum. Onların bu tuhaf bakışlarını nasıl ortadan kaldırabiliriz acaba? Namluyu, asıl işe yaraması gereken yerde nasıl kullanabiliriz? Yani onlarla aramızdan geçen kötü kara kediyi nasıl haklarız? Bir dil. Ortak bir dil lazım.”&lt;br /&gt;Yıllar önce Nadire Mater, Güneydoğu’da savaşmış askerlerin anlatımlarını “Mehmedin Kitabı” ismiyle kitaplaştırmıştı. Anlatılanlar, hiç de dayanılası değildi. Otobüs terminallerinde omuzlarda taşınan ve intikam duygusuyla şişirilmiş sloganlarla uğurlanan askerler, gizlenen cinnetten haber veriyorlardı. Bu anlatımlardan okuduğum her bir cümle, bir kıymık gibi derinlerime saplanmıştı. Beni bu derece rahatsız eden bir ikinci kitap hatırlamıyorum. Bu kitaptan yıllar sonra, Selahattin Yusuf’un oralarda bir asker olarak bulunuşunun ‘yazıya dökümü’ olmuş kitabını elime aldığımda daha başka şeyler hissettim. Zira Selahattin Yusuf, aynı zamanda kalbi diri, vicdanı ayakta, zihni uyanık bir yazar ve şairdi. Gecenin bir vakti kitabı okumaya başlamış, iki saat sonra kitap bitmişti. Evet, Selahattin’in Kitabı daha bir şeydi. Mehmedin Kitabı’nda anlatılanlar çıplak duyguların serseriliği içinde insanın içine toslarken, Selahattin, orada yaşananları Wittgenstein, Dostoyevski, Ece Ayhan, Kafka, Adorno, Nietzsche, Buzzati eşliğinde okuyarak okuyucunun kalbine bırakıyor. Bir kere, Selahattin’in kitabı, bir asker günlüğü değildir; kalbine yaslanarak yazan bir entelektüelin, bütünüyle sıkıntıya dönüşmüş ülkesinin bir türlü haledilemeyen meselesinin yurdu bir yerde geçirdiği askerlik zamanında kalbine vuran ve zihnine üşüşen meseleleri konuşmasıdır. Şafaktan Çok Önce kitabı; zamanın hep aynı yaşandığı, dolayısıyla taşınmaz bir yük haline geldiği, yani çok yavaşladığı bir ülkede/askerlik günlerinde, yazarın zamanı kendisi için dayanılır kılma çabasıdır. Kitabı okurken, Cioran’ı; epey rahatsız eden, adeta yağmalayan, aynı zamanda da iyileştiren Ezeli Mağlup’u hatırladım. Selahattin Yusuf kitabına şu cümlelerle başlıyor: “Bir günlük yazmaya başlamakla, dişlerimi zamanın üzerinde boşuna denediğimin farkındayım. Onun, zamanın, böyle durup kalmasıyla örselenmiş ruhumu yazarak okşamaktan ve teskin etmekten başka ne yapabilirim? Onun, düşününce insanı dehşete düşüren kayıtsızlığı karşısında ne yapılabilinir? Bazen zamanın kendisinden başka hiçbir şey kalmıyor insana gerçekten. Kendi yüzüyle karşı karşıya bırakıyor sizi. Kaçacak, gizlenecek hiçbir yer yok.” Bu satırları okuduktan sonra kitaplığımdan çıkarıp baktığım Ezeli Mağlup’ta şu cümlelerin altını çizmişim: “Hayatın içinde varoluş ve zaman birlikte yürürler, organik bir birlik teşkil ederler. Zamanla birlikte ilerlenir. Sıkıntı içinde ise zaman varoluştan kopar ve bizim için dışsal bir hale gelir. Oysa yaşam ve fiil diye adlandırdığımız şey zamana eklenmedir. Zaman oluruz. Sıkıntı içindeyken artık zamanın içinde değilizdir.”&lt;br /&gt;Askerlik yapanlar bilir. Şafaktan önceki her gün, bitmeyecek gibidir. Ve hemen her asker, o bir türlü geçmek bilmeyen koskoca yavaş zamandan gün düşürmeye çalışır. İlaç kokulu çaylarla değil belki, her günün sabahında defterine attığı çizikle bunu yapar. Selahattin Yusuf, bu yavaş zamana hem yurdum insanı delikanlılarla, hem de çapraz okumalara ev olmuş okuyucuların vazgeçilmezi soylu isimlerle tanıklık ediyor. Siirt Eruh’ta Dönüşüm’ü, Tatar Çölü’nü, Ölü Evinden Notlar’ı, Genç Werther’in Acıları’nı düşünmek nasıl bir şey, bunu Selahattin’in kitabından öğreniyoruz. Şafaktan Çok Önce, Siirt'ten İstanbul'a uzanan bir hikâyedir; edebiyattan felsefeye, toplum eleştirisinden siyasete bir yolculuk…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Taraf, 28.08.2008&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-1971193968919033352?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/1971193968919033352/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/selahattinin-kitab.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1971193968919033352'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1971193968919033352'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/08/selahattinin-kitab.html' title='Selahattin’in Kitabı'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SoO6valwn_I/AAAAAAAAAC4/zg4MMxrCCjo/s72-c/safaktan+once.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-3114114415166239964</id><published>2009-07-27T06:41:00.000-07:00</published><updated>2009-08-26T03:36:14.202-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gazete Yazıları'/><title type='text'>Bu payda kurtluk vardır</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İnsan denen varlığın olmazsa olmazlarına bodoslama çarpan Hüseyin Üzmez vakasının patladığı gün Erzurum’da kadınların oluşturduğu bir gruba konuşuyordum. O gün o kadınların karşısına başta epey incinmiş bir insan, sonra o kadar da mahcup bir erkek olarak çıkmıştım. İncinmişliğime ve mahcubiyetime vurgu yaparak konuşmaya başlama gereğini hissetmiştim.&lt;br /&gt;Şunları söylediğimi hatırlıyorum: Bu topraklara doğmuş her erkek etrafındaki kadınlardan (kız kardeşinden, annesinden, eşinden, sevgilisinden) helallik dilemeden hayata gözlerini yumarsa bir ‘yara’ ile vefat etmiş sayılır. Çünkü biliyorum ki, içine doğulan toplumun ve sosyolojinin kurduğu ‘erkeklik’ bir hak gaspı üzerinde yaşanıyor. Bu erkeklik, adaletin ruhunu bozan fazladan bir paya sahiptir. Bu tarz erkekliğe ve fazladan paya öylece oturan, zamanla bunu temelli bir hak olarak kabullenen erkekler bununla yetinmiyor, etraflarındaki kadını bütünüyle silen fiillerin failleri olmaya gidiyorlar. Hüseyin Üzmez vakası, böylesi bir erkekliğin ve kurtluk yasası üzre yapılmış bir payın manşetlere düşüşüdür.&lt;br /&gt;Hüseyin Üzmez vakası ilk günkü gibi kalmadı. Türlü halleriyle üzerimize gelmeye devam etti. Adli Tıp rezaletleri, gazete manşetleri, bunu bile ‘taraftarlık’ konusu yapan Türkiye halleri, insan olana baş eğdiren Üzmez çıkışları kötümserliği çoğalttı.&lt;br /&gt;Oldum olası, hak gaspıyla çığırından çıkmış bu erkek tipi beni yaralar. Ama yetmişlerde bir adamın faili olduğu bu fiil sonrasında, hepimizde iyi karşılıklara sahip insanın ‘ihtiyar’ hali de yara aldı. Dede, beyamca, yaşanmışlıktan ‘yaş’ almış ihtiyar haller, Hüseyin Üzmez siluetiyle kirlendiler.&lt;br /&gt;Üzmez’in rahmetle akrabalığı olmayan, somurtkan, ötekileştiren, saldırgan din dilinin üzerine düşen son fotoğrafı, insan olan her ne var ise hepsinin sükûtuydu. (Kurtluk da insana dairdir biliyorum. İnsan dediğim, insan olma imkânıyla doğanın kendini İNSAN kılma halidir) Bağırarak din diyeceksiniz, sonra…&lt;br /&gt;Üzmez böylesi üzdükten sonra bütün incinmişliğimle sustum, susarak insan kalabileceğimi düşündüm. Ama gelin görün ki, insanı susturan fiiller ve failler konusunda epey bereketli bir auranın içindeyiz. Boşanmalarıyla, şişkin nafaka ödemeleriyle ünlü 71’lik işadamı (o da yaşlı, o da ihtiyar) Halis Toprak’ın 17 yaşında bir kızla evlendiği haberi gazetelerde yer aldı.&lt;br /&gt;Haberi okuduğumda fotoğrafa öylece baktım. Epey bir yaşa işaret olan derin çizgilerle çökmüş yüzün sahibi Toprak ile ancak bol makyajdan geçirilerek büyükmüş gibi gösterilebilen taze yüzün sahibi ergen bir kızcağız!&lt;br /&gt;Karşımdaki fotoğraf, bildik ülkemin bildik bir haliydi aslında. Buraların erkekleri ‘taze’lerin şehveti içinde andropoza giriyorlar. Para ve iktidara sahiplerse kendilerini durduracak her bir şeyi bir şekilde haledebiliyorlar. Hüseyin Üzmez, bağırarak ortalığa bıraktığı ‘din’inin olmazsa olmazı bağlardan azade ‘Ben ki gazeteci vurmuş adamım. Hem ne yapayım, kadınlar bana hayran’ diyebiliyor. Halis Toprak ise sahip olduğu para gücüne ve oturduğu iktidara yaslanarak, hayatında sayısı çoğalan genç kızların yaşlı kocası olarak karşımıza çıkabiliyor.&lt;br /&gt;Halis Toprak’ın yeni evlilik fotoğrafını, Hüseyin Üzmez’inkine benzer veya en azından yakın/akraba bir şey gibi okudum. Benzer hisler yaşadım.&lt;br /&gt;Sordum!&lt;br /&gt;71’lik bir adam 17’lik birine nasıl düşer? Bu nasıl bir paydır böyle? 71’lik, kurt değilse 17’lik olanı alabilir mi? Bu payda bir kurtluk yok mu? Bakar mısınız rakamlara… 71’in tersi 17! Birisi hayattan çıkıyor, diğeri hayata daha yeni giriyor.&lt;br /&gt;Evet, Üzmez çok üzdü! İnsanı hatırlatan tepkiler oldu. Ama Toprak!? Üzmemiş gibi. Ülkenin kadınlarından ve erkeklerinden bir incinmişlik haberi gelmedi. Vatan’dan Mutlu Tönbekici dışında tek bir itiraza tanık olmadım.&lt;br /&gt;Toprak’ınki çok mu anlaşılır ve kabul edilebilir bir fotoğraftır?&lt;br /&gt;Tamam, Toprak’ın fotoğrafında ‘rıza’ vardır. Ama bu rıza kime ve neye?&lt;br /&gt;17 kızı bu ‘rıza’da bulunduran aura kötü değil mi?&lt;br /&gt;Hayır farkındayım. Hak gaspı üzerinde kurulmuş erkekliği gönül rahatlığıyla giyinmiş ülkemin erkek nüfusunun bir düşüdür 17’likler. Ve hiç şüphesiz, 17’liklerini para ve iktidara eklemlemek isteyen kabarık bir anne nüfusumuz da vardır.&lt;br /&gt;Farkındayım bunun! Biliyorum bunu, ancak bu, durumu daha da kötü kılıyor.&lt;br /&gt;Demem o ki, Hüseyin Üzmez kadar Toprak da üzmüştür. Bugün de bir kadın kulağı, ince şeylere ayarlı bir kadın kalbi bulsam, aynı incinmişlik ve mahcubiyet içinde ona dil olur, konuşurum. Üzgünüm derim, böylesi erkeklikte ve payda bir kurtluk vardır.&lt;br /&gt;Çok mu ağır konuşuyorum?&lt;br /&gt;Hakaret! Asla muradım değil. İncitmektense incinmeyi tercih ederim. Ama durum kötü… Çiğ bencilliğin ve yaşlı kurtluğun masumiyete tecavüzüyle karşı karşıyayız. İtirazım buna…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-3114114415166239964?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/3114114415166239964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/bu-payda-kurtluk-vardr.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/3114114415166239964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/3114114415166239964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/bu-payda-kurtluk-vardr.html' title='Bu payda kurtluk vardır'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-6674342025623181644</id><published>2009-07-21T05:28:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:36:26.509-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>İzmir Sıkıntısı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW3GY-xLZI/AAAAAAAAACA/yve6q4bD6Zc/s1600-h/tarihi_izmir_fotoraflar.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360892251867262354" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW3GY-xLZI/AAAAAAAAACA/yve6q4bD6Zc/s200/tarihi_izmir_fotoraflar.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 116px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt; Daha başta kuracağım cümle şudur: İzmir bana bir hikâye, okunası bir ömür armağan etmiştir! 1984’ün yazında o ceviz ağacının gölgesinde yanlış tercih yapmamış olsaydım, o yılın eylülünde İzmir’e bir üniversite öğrencisi olarak gelemeyecektim. Gelemeyecek ve ihtimal başka türlü bir hayatım olacaktı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Neyse ki İzmir’deydim. Büyük şehirlerden biri olan Adana’da &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;liseyi okumuş olsam da bir taşralıydım. Denizin kıyısında yaşanan bir hayata evlik eden bir kente gelmiştim. Okuldan çıktığımda karşıma deniz çıkıyordu. Okulun amfisinde Medeni Hukuk hocasının anlattıklarını dinlerken deniz dalga dalga kordona vuruyordu. O zamanlar deniz şimdikinden daha yakındı kente, dalgalar daha bir sokulgandı. Deniz kentten henüz uzaklaştırılmamıştı, tonlarca moloz dökülmemişti böğrüne. Kıyı on metre yakınlıktaydı. Ve galiba o zamanlar İzmir’e daha sık ve daha uzun süreli yağmurlar düşerdi. Sanki rüzgâr daha bir sert esiyordu. Öyle olmalı ki, her yağmurda deniz hırçınlaşır, kıyıdaki işyerlerini basardı. Bütün bir kış, yol ve kaldırımların hep deniz koktuğunu hatırlıyorum. Banklar hep ıslak olurdu mesela. Kordonboyu daha çok denizdi, daha çok imbat… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW3eIca-aI/AAAAAAAAACI/a8QvPCCjfJ0/s1600-h/izmir-2.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360892659745094050" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW3eIca-aI/AAAAAAAAACI/a8QvPCCjfJ0/s200/izmir-2.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 151px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;Bir eylül günü İzmir’e gelmiştim. O güne kadar tınısını, hissiyatını bilmediğim bir havanın içinde kalmıştım. İmbat demişlerdi bu havaya, bu İzmir’in unutulmayacak ayrıcalığı imbat… İzmir bana imbat olarak kaldı. Her eylülde İzmir’e ilk kez gelmiş gibi çarpılır, ürperirim. İzmir’e çarpıla çarpıla ve bütün zamanları imbatın içindeymiş gibi yaşayarak İzmir kesildiğimi bir yıl kadar yaşadığım İstanbul’da fark ettim. Ne çok İzmir’e dönüştüğümü, ancak İzmir’de yaşayarak hayatı taşıyabildiğimi, biraz ‘İzmirce’ olan bir hayata yazıldığımı İstanbul’da geçen o bir yılımda gördüm. İzmir’e dönüşümde, bu geri dönüşü izah ederken şöyle demiştim: “İstanbul ‘hız’a ve ne şekilde olursa olsun ‘başarı’ya kilitlenmiş bir şehir. İstanbul’da hızlı ve başarılı olamayınca yaşayamıyorsunuz. Oysa ben çoktan ‘hız’ı ve ‘başarı’yı problemli görüyorum. ‘Hız’ı ve ‘başarı’yı dayatan tasavvurdan düşmüş, kuytumda ve sükûnetimde kendimi kurmak hülyasına kapılmışım. Yani İstanbul’dan çok, ‘pijamalı hayat’ın başkenti İzmir’e aidim.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sanıyorum anlaşılmıştır; ben bir ‘İzmirsever’im! 1984’ün eylülünde İzmir’e düşmüş o taşralı yüreğim bugün baştan ayağa İzmir’e serilmiştir. Öyle ki, sıklıkla yaptığım şehirdışı yolculuklarımın daha başlarında İzmir’den ayrılıyor oluşun kırıklığı içinde kalırım. Gittiğim şehirlerin en güzel tarafı İzmir’e dönüşleri olur benim için. Biliyorum; durumum rasyonel değil, irrasyonel! Ama böyleyim, İzmir’in her haline çokça aşinayım. Türkiye’deki İzmir’i, İzmir’deki Türkiye’yi görebildiğimi, okuyabildiğimi düşünüyorum. Şunun da farkındayım: Her sevgi ilişkisi bütünüyle olumluyu barındırmıyor. İzmir’de yaşanıp giden her şeye katıldığımı, buradaki her şeyin yolunda gittiğini söyleyemeyeceğim. Zira İzmir’in son halleri bana epeyce problemli geliyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW3_PKzunI/AAAAAAAAACQ/okjduBlh-SQ/s1600-h/www_resimcity_com_izmir_resimleri_3.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360893228485950066" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW3_PKzunI/AAAAAAAAACQ/okjduBlh-SQ/s200/www_resimcity_com_izmir_resimleri_3.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 133px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;İzmir’in bu son halleri gazetelerde de tartışmaya başlandı. Her yıl, baharla birlikte yüzünü İzmir’e çeviren, yaz aylarını İzmir’in kıyılarında geçiren Haşmet Babaoğlu Sabah’taki köşesinde bir yazı yayımladı. “İzmir’i Özlemek” başlıklı yazısında şöyle diyordu:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“İnsan bir şehri bu kadar özler mi? Aylar geçip tekrar o şehre geldiğinde kalbi özel bir randevuya hazırlanıyormuş gibi çarpmaya başlar mı? Her seferinde kendime şaşırıyorum. Karayoluyla geliyorsam Spil dağı eteklerinden Bornova'ya indiğimde, havayoluyla geliyorsam daha havaalanı terminalinden çıkıp Gaziemir havasını kokladığımda bile... Bir tuhaf sevinç sarıyor içimi! Oysa sorunu çok bu şehrin! Öyle uzaktan güzellemelerle anlaşılacak gibi değil!&lt;br /&gt;Betona ve gecekondulaşmaya teslim olmuş, yeşili şaşılacak kadar az bir şehir İzmir... Tarihsel özelliklerine özen göstermeyi uzun yıllar savsaklamış, modern şehircilik ve mimariyle tanışmayı da geciktirmiş bir şehir... Ekonomiden kültüre her alanda sıkıntılı bir şehir... Üstelik biraz ‘gidin başımdan, beni rahat bırakın’ havasında... Bir yandan da sorunlarını aşma telaşında... Ama öyle farklı bir ‘ruh’u, öylesine içten bir ‘yaşam sevinci’ var ki! O ruh, o sevinç duygusu şehrin herhangi bir sokağına adım attığın anda seni etkisi altına alıveriyor. Hele sahile doğru indin mi, bir akşamüstü... O atmosferi bir kez içine çektin mi... Hele dostlar edindin mi... Öyle bağlanıyorsun ki İzmir'e, bir daha kopman zor!” &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;Bu yazı sonrasında Hürriyet gazetesi İzmir doğumlu, bir süre İzmir’de yaşamış, ama şimdilerde İstanbul’da ikamet eden kimi isimlere, ‘İzmirli olmak nasıl bir şeydir?’ sorusunu yöneltti. Cevapların toplamı şöyle bir şeydi:&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;Bu İzmir güzellemeleri üzerine, Vatan’ın sahici ve hakikatli kalemlerinden Mutlu Tönbekici köşesinde, “İzmirli olmak İzmir’in lağım kokusunu görmezlikten gelmektir” dedi. Tönbekici hep bunu yapar; adalete ve hakikiliğe ayarlı vicdanının emrine verdiği kalemiyle ‘ben bu oyunda yokum!’ der. Bu yazıda da bunu yaptı. Basındaki İzmir güzellemelerinin temelsiz olduğunu verilerle ortaya koydu. Kendisinin de bir İzmirsever olduğunu, ancak şimdilerde hiç de güzellemelerdeki gibi bir İzmir’in olmadığını anlattı. İzmir’e güzelleme yapan naif adamların gözünden kaçan veya görmek istemedikleri bugünkü İzmir’den fotoğraflar verdi. Güzellemelerdeki İzmir’in eskilerde kaldığını, artık çirkin, yoksul ve donuk bir İzmir’in olduğunu söyledi. Son yıllarda ekonomide, kültürde, siyasette, futbolda epey gerilere düşen İzmir’e işaret etti. Burada hayatın durduğunu, denizin koktuğunu, belediyesizliğin tavan yaptığını, İzmir’in tek bir yaşam biçiminin bekçiliğine soyunarak hoşgörüsüzleştiğini belirtti. Şu satırlar onun: &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;“Ne bir İzmir sanatından söz edebiliyoruz, ne bir İzmir markasından, ne bir İzmir tarzından. Varsa yoksa gevrek, çiğdem ve güzel kızları... Bir de bu ‘hoşgörü’ meselesi pek ‘hoş’ doğrusu. ‘Neye’ hoşgörüden söz ediyorlar acaba? Sadece ve sadece kendilerine olabilir mi? Kendimizi çok hoş görürüz biz. Yani o kadar olur. Zira ‘türbanlı kızlar üniversiteye alınsın’ veya ‘oğlun eşcinsel’ dediğin anda İzmirli hoşgörüsünün, sözüm ona ‘açık görüşünün’ nasıl yalan, nasıl uydurmaca, nasıl sadece kendine yontmaca bir şey olduğunu, ‘Avrupalıdan daha Avrupalıyız ayol’ diyenlerin daha Avrupa’nın A’sını kavrayamadığını, medeniyet, hoşgörü dedikleri şeyin ‘bildik’ sınırlar dâhilinde Kordon’da rakı içmekten ibaret olduğunu anlayıverirsin. (Demem o ki) İzmirli olmak İzmir’in BOK koktuğunu görmezden gelmektir. Bu şehre ilk defa 26 yıl önce geldim, yaşadığım sürece lağım kokuyordu, dün geldim (30 Mayıs 2009) yine lağım kokuyor. Karşıyaka’da cam açmak mümkün değildi o kadar diyeyim. Bu insanların bu çekisi nedir, bu nasıl bir beceriksizlik, nasıl bir ‘yönetememek’, nasıl bir belediyesizliktir hakikaten anlamak mümkün değil.” &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;Tönbekici bunları yazdı ve tabii ki İzmir’in o altı çizilen ‘hoşgörüsü’nden epeyce nasiplendi. Yeni Asır’dan Öncel Öziçer, Hürriyet’ten Yılmaz Özdil, Vatan’ın İzmirli okuyucuları Tönbekici’ye İzmir’in o ‘güzelim’ söylevlerinden bir demet sundular. &lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW4dJX_RxI/AAAAAAAAACY/AlfjpAViow0/s1600-h/2006ekmizmir014rr5.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360893742326695698" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW4dJX_RxI/AAAAAAAAACY/AlfjpAViow0/s200/2006ekmizmir014rr5.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 152px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt; Bu tartışma ortaya koydu ki, bir ‘İzmir Sıkıntısı’ var. Ve bu, Baudelaire’nin Paris Sıkıntısı’na hiç benzemiyor. İzmir Sıkıntısı’nı, son yerel seçimlerde netleşen İzmir fotoğrafından okunabileceğini düşünüyorum. Hayır, derdim bir seçim yazısı yazmak değil, benimkisi, İzmir’i okuma ve anlama çabası sadece. Konumuz İzmir, dersimiz İzmir yani… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İzmir, yerel yönetimin ortaya koyduğu hizmetleri, yeni dönemde gerçekleştireceği projeleri değerlendirerek seçimde bulunmadı; başkanları değil, kendini seçti. Kime ve neye evet dediğinden çok kime hayır dediğiyle öne çıktı. Çıkan sonuç, ne son on yılda yapılmış hizmetlerin yeterliliğine ne de mevcut belediyeciliğin nitelikli bir İzmir’i gerçekleştireceğine işarettir. İşin bu tarafıyla ilgilenilmedi, birilerine ‘hayır!’ denildi sadece.&lt;br /&gt;Topyekûn kilitlenmiş bir İzmir fotoğrafıdır bu. Üzerine kapanmış bir kentle karşı karşıyayız. Kurgulanmış bir kimliğin kalesi olma sürecine girmiş, son tercihiyle de bu kimliğin ‘kale’si olduğunu göstermiş bir İzmir. İzmirliler şimdi bu kalenin dört duvarı arasındadırlar. ‘Dışarı’ya, farklı olana kapanmış bu kalenin içinde ‘tek’liğin hükümranlığı gelişiyor. Gönüller rahat olsun; İzmirliler ‘başkası’na kapanmış, ‘biz’le kalmıştır. Başka renklerin, seslerin ve dillerin kendine karışmasına müsaade etmemiş, renkten renge girmemiştir. Hayatın çok renkliliğine karşın, o tek bir renkte karar kılmıştır. Türkiye Türklerindir, İzmir ise tek bir partinin, tek bir yaşam biçiminin, tek bir hakikatin… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW5Rp2zdEI/AAAAAAAAACo/PeuQmPj9wWk/s1600-h/2007_izm_006.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360894644399076418" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW5Rp2zdEI/AAAAAAAAACo/PeuQmPj9wWk/s200/2007_izm_006.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 150px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;Kentlerin bir ruh ve kimlik edinmeleri önemlidir. Ancak başka ruhlar ve kimliklere kapanmaları da ölümlerine davetiyedir. ‘Başkası’na kapanmış kentler, yerlileri için hapishaneye dönerler. Rüzgâr geçirmez çitlerle çevrilmiş kimliklerinin dört duvarı arasında hayatsız kalınır. Vehimler ve kurgulanmış korkular içinde gerçeklikten koparlar.&lt;br /&gt;İzmir böylesi bir tehlikeyi davet etmiştir. Sahibini tahdit (sınırlayan) başkasını ise tehdit eden bir kimliğin kenti olduğunu benimsemiştir. Çok da sağlıklı olmayan, en azından problem içeren bir kimliğin ‘malı’ kent olmuştur. Kendisinin ne olduğu ve nasıl yaşadığıyla ilgili olmayan, kime karşı olduğuyla motive olan naif bir hal içindedir. Dinamiklerini hareketlendirip yaşanılır hale gelemiyor, ‘öteki’ olarak gördüğüne duyduğu buğz üzerinden var oluyor.&lt;br /&gt;İzmir üzerine kapandığı için dışarıyı görememektedir. Uzaklarda nasıl bir hayatın aktığından habersiz yalnızlığına sarılmaktadır. Kolları başka bedenleri değil bedenini sarmaktadır. Aynada kendini seyretmekte, gözlerinin boşluğuna düşmektedir. Yolu başka dillerin cümlelerine düşmemekte, farklı mutfakların tatlarıyla karşılaşmamakta, bildik bir otobanın ‘düz’lüğünde seyretmektedir. Ezberin ve tekrarın içinde hayatın türlü hallerinden yoksun kalıyor.&lt;br /&gt;Bu ölümcül bir şeydir. Biliyoruz ki insanı benzeri öldürüyor. Farklı olanla karşılaşmayı, tanışmayı erteleyen insan üzerine kapanır ve çürür. Kent de öyledir! Tek rengin, tek dilin, tek sesin, tek kimliğin içine düştüğünde, hareketten ve coşkudan mahrum kalır. Kimliğini kendisine hapishane kılmış bir kent zaman içinde susar. Uzun uzun susar ve çürür.&lt;br /&gt;İzmir ne yazık ki böylesi bir kent olma yolundadır. Niteliğe, hayata, kendisinde yaşananlara değil, kimliğe oynuyor. Son on yıldır İzmir’de rüzgâr esmiyor. Ne yapılanmasında, ne ekonomisinde, ne kültüründe, ne sporunda ne de hayatında yaprak kıpırdamıyor. Yollar delik deşik! Bir türlü bitmeyen bir metro ve raylı sistem, gittikçe kirlenen ve şimdilerde tekrar kokmaya başlayan bir körfez! Ancak kasaba belediyeciliğinde anlaşılır olabilecek bir belediyecilik, bir hantallık! &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW4--TXDNI/AAAAAAAAACg/Taq9FBKiJ48/s1600-h/2006_izmir_gunbatimi002_filtered.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360894323470044370" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW4--TXDNI/AAAAAAAAACg/Taq9FBKiJ48/s200/2006_izmir_gunbatimi002_filtered.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 136px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;Evet, İzmir böyle bir yer oldu. Oldu çünkü o kendini ‘aziz’ bir kent olarak ilan etti. Aziz! Maksuduna varmış, yolculuğunu bitirmiş, ‘ermiş’ bir kent yani. Bulunca, sona gelince, erince niçin arasın ki! Yeni şeylerin arayışı, mevcutla yetinmemekten doğar. İzmir ise, hakikatine dair bir şüphe içinde olmadığı kimliğini her şeyi olarak görüyor. Ne bitirilemeyen projelere, ne delik deşik yollara, ne kokan denize, ne de kendisinde tek bir yaprağın dahi kıpırdanmayışına bakıyor. Öylece duruyor. Baştan ayağa sıkıntı kesilmiş bir kent sanki… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“İzmir açık, ileri görüşlü, özgüveni yüksek ama ukala olmayan bir nesil yetiştirir. İzmirliler, herkesten çok toleranslıdır. Tutkular uğruna yapılan her şeye tahammül gösterirler, İzmir taşra sıcaklığında, metropol medeniyetinde bir yerdir. İzmirli geniş bakar, geniş düşünür, yüksek sesle konuşur, karşıdan yükselen sesi de dinler, kabul etmese bile onunla birlikte yaşamayı bilir.” &lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-6674342025623181644?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/6674342025623181644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/izmir-sknts.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6674342025623181644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6674342025623181644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/izmir-sknts.html' title='İzmir Sıkıntısı'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmW3GY-xLZI/AAAAAAAAACA/yve6q4bD6Zc/s72-c/tarihi_izmir_fotoraflar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-8020290555600924513</id><published>2009-07-19T23:49:00.000-07:00</published><updated>2009-07-21T06:07:03.972-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Fuat Sezgin: Bilim tarihinin yapıbozumu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmQT_PwH7nI/AAAAAAAAAB4/9p37Fq3Fltc/s1600-h/3003_b.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360431433758797426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 125px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmQT_PwH7nI/AAAAAAAAAB4/9p37Fq3Fltc/s200/3003_b.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tarihin galipler tarafından yazıldığının altı çizilir. Doğrudur, galiplerin yazdıkları dışında bir hakikatin olmadığı sanısı yaygın bir kanaattir. Bu kanaati paylaşmayanlar, bununla çelişen unsurlara dikkat çekenler beyaza düşmüş leke muamelesini görürler. Mesela Uygarlık Tarihi Batı’nın tarihi olarak okunur; Yunan ile başlatılır, Batı ile devam ettirilir. Yunan’ın ve Batı’nın dışındaki katkılar ya görmezden gelinir veya dikkate değmez ayrıntılar olarak geçilir. Modern bilimin doğuşu, gelişimi ve son tahlilde aldığı hal hep Batı’dan görülmüştür. Türk modernleşmesi kendini bu yorum içinde kurduğu için, o da genelde dinin, özelde İslam’ın bilim tarihine, dolayısıyla uygarlık sürecine katkısını görmemiştir. Bu yüzden yolu okullara düşmüş her Türkiyeli zihne şu cümle düşmüştür: Dinin, bu topraklardaki haliyle İslam’ın bilim ve ilim konusunda sözü yoktur. İlmin, bilimin, gelişmenin, tekniğin, son kertede uygarlığın membaı/yurdu Yunan, sonra Batı’dır.&lt;br /&gt;Bilim tarihi bu netlik içinde okunmuş ancak bilimsel düşüncenin o uykusuz şüphe kurdu da boş durmamış, uyandırdığı zihinler yola koyulduklarında başka türlü bir tarihle karşılaşmışlardır. Dünyada yaşayan en önemli bilim tarihçilerinden biri olarak kabul edilen Prof Fuat Sezgin müdekkik ve eleştirel bir zihinle yaptığı araştırmalar sonrasında devasa bir külliyata imza atmış, böylelikle mevcut bilim tarihi bir yapıbozum geçirmiştir. Hoca bilimin Yunan kökenlerini redetmiyor, on altı yüzyılın sonlarından itibaren beliren Batı’nın üstünlüğünü de inkâr etmiyor. O artı bir şey yapıyor: Kayıp, karanlıkta bırakılan bir döneme dair, “8. ile 16. yüzyılları arasındaki dönemde kim ne yapıyordu?” sorusunu sorarak şu değerlendirmede bulunuyor: “Dayatılan bir tarih anlayışı var ve bunu bir türlü kıramıyoruz. Bir şablon halinde hepimizin bildiği ve okuduğu bu tarihe göre bütün ilimleri Yunanlılar kurmuş, aradan hiçbir şeyin yapılmadığı asırlar geçmiş, 16. yüzyılın sonlarında Avrupalılar yavaş yavaş bu ilimleri tekrar elde etmiş ve geliştirmeye başlamışlar. Peki! Bu ilimler Avrupalıların eline nasıl geçmiş? Gökten mi inmiş, bir anda bilim adamlarına vahiy mi gelmiş? Yok, böyle bir şey! Hangi coğrafyadan geçmiş, hangi muhteva ile aktarılmış, bunları göz ardı etmiş ve uzun zaman içinde de unutturmuşlar. Bilim tarihi kitaplarında bu hakikat görmezden gelinmiş.”&lt;br /&gt;Dayatılan tarihin görmezden geldiği, unutturduğu bu kayıp dönemin ortaya çıkışına ömrünü vermiş dev bir isimden, Prof Fuat Sezgin’den bahsediyoruz. Unutturulan, üzeri örtülen bir dönemin mevcut bilim tarihini nasıl sakatladığını, Fuat Sezgin’in bilim tarihini nasıl yeniden yazdığını, geçtiğimiz günlerde Yitik Hazine Yayınları arasında çıkan “Yitik Hazinenin Kâşifi: Fuat Sezgin” isimli kitapla çok açık öğrenmiş oluyoruz. Üniversitede Biyoloji Tarihi dersini veren Prof Dr İrfan Yılmaz imzasıyla yayımlanan kitap, Fuat Sezgin’in biyografisiyle birlikte sahih bir bilim tarihinin kuruluş hikâyesini ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;Fuat Sezgin Hoca’nın akademisyenliği, araştırmaları, vardığı sonuçlar, ortaya koyduğu hizmetler dayatılan bilim tarihinin yapıbozumu gibi duruyor. Hoca, 1940’lı yıllarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü’nde, “İslami Bilimler ve Oryantalizm” alanında öncü bir yere sahip olan Hellmut Ritter’in yanında öğrenim görür. Objektif, dahası insaflı bir oryantalist olan Ritter, bilim tarihinde bilinenin dışında bir hakikate işaret eder. 8. ile 16. yüzyıl arasında Müslüman ilim adamlarının ilme ve keşiflere yaptıkları katkıları aktarır, modern bilimin bir anlamda bu katkılarla mümkün olabildiğini söyler. Bu tespit Fuat Hoca’nın hikâyesini, bilim tarihçiliğini kurar. Ritter’in disiplini içinde çalışmaya koyulur. Birden fazla dil öğrenir, çalışacağı konuyu hayatının merkezine oturtur. 1960’da gerçekleşen darbe sonrasında istenmeyen 147 akademisyenden biri olur. Bunun üzerine kendisini davet Frankfurt Üniversitesi’ne gider, çalışmalarını orda sürdürür. Bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası, Arap-İslam kültürünün tabii bilimler tarihidir. 1966 yılında profesör olur. Yaptığı çalışmalar sebebiyle 1978 yılında Kral Faysal Ödülü’nü kazanır. 1982 yılında Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam Bilimler Tarihi Enstitüsü’nü kurar. Bu enstitünün halen direktörlüğünü yapan Hoca, bugün Bilim tarihçilerinin müracaat kaynağı eserlerden biri olan ve en son 15. cildi çıkan “Arap-İslam İlimleri Tarihi” çalışmasıyla, bu paralelde devam eden hizmetleriyle kurucu ruhlardan biri olduğunu gösteriyor. Hoca’nın şu değerlendirmesi bu hakikatin bir ifadesidir: “Benim mensubu olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir edilip bütün yaptıklarının elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslam medeniyetinin bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları dünyaya tanıtmayı gaye ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı sadece bilim dünyasına hizmettir, ama diğer çok mühim bir gayesi ise koskoca bir İslam âleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak kaybettiklerini iade etmektir.”&lt;br /&gt;Fuat Sezgin Hoca’yla yapılmış birebir görüşmelerin notlarından, başka mecralarda yaptığı konuşmalardan ve kendisine dair yapılmış çalışmalardan hareketle hazırlanmış “Yitik Hazinenin Kâşifi: Fuat Sezgin” kitabı, hem Türkiye’nin çok da gündeminde olmayan kurucu bir zihni tanıtıyor, hem de ‘yitik hazine’nin ne olduğunu gösteriyor. Fuat Hoca’nın hikâyesi ve bu hikâyeye biriken hizmetler, başka türlü bir bilim tarihi olarak okunmayı bekliyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-8020290555600924513?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/8020290555600924513/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/fuat-sezgin-bilim-tarihinin-yapbozumu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/8020290555600924513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/8020290555600924513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/fuat-sezgin-bilim-tarihinin-yapbozumu.html' title='Fuat Sezgin: Bilim tarihinin yapıbozumu'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmQT_PwH7nI/AAAAAAAAAB4/9p37Fq3Fltc/s72-c/3003_b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-301012133873826217</id><published>2009-07-18T15:03:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:36:57.698-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seyahat Notları'/><title type='text'>Balkanlardan döndüm(mü?)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmXERK-3DNI/AAAAAAAAACw/7gfTgXHBa8I/s1600-h/Balkanlardan+Dondum+mu.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360906730739272914" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmXERK-3DNI/AAAAAAAAACw/7gfTgXHBa8I/s200/Balkanlardan+Dondum+mu.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 133px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt; On yıl kadar önceydi. Ege Tıp Fakültesi’nde okuyan bir öğrenci grubuyla buluşmuştum. Edebiyat, hastalık, modern tıp, psikiyatri, modern psikiyatri, anti-psikiyatri… Bu konular etrafında yaptığım okumaların sonuçlarını konuşmuştum. Gruptan birisi olan Bilgin Sait o sıra yeni çıkmış Hiçkimseye Mektuplar isimli kitabımı okumuş, nereden konuştuğumu biliyor olmanın yakınlığıyla sorularını peş peşe sormuştu.&lt;br /&gt;Kosova’nın Gilan şehrinde doğan, orada büyüyen, Ege Tıp Fakültesi’nde okuyan Bilgin Sait ile tanışıklığım o gün başlamıştı. Bilgin Sait’i çok sevdim. Bütün okumalara açık bir zihni vardı. Edebiyattan felsefeye, tarihten sosyolojiye sarkan okumalarına, müziğe, mimariye, klasik İslam sanatlarına yakınlığı eşlik ediyordu. Görüşmelerimiz ve sohbetlerimiz öğrenciliği süresince devam etti. Kitaplar konuştuk, müzikler dinledik, filmler seyrettik, yolculuklara çıktık. Bilgin sıklıkla Balkanlara dikkat çeker, doğup büyüdüğü toprakların Osmanlı medeniyet perspektifine yaptığı katkının farkına işaret ederdi. Ve bugün Balkanların nasıl bir şeye dönüştüğüne, neyi çağırdığına…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kosova Gilanlı Bilgin Sait’i o gün tanımamış olsaydım, bugün bir Balkan seyahati yapmış olmayacaktım. Özbekistan’ı, arkasından Suriye’yi gezen arkadaş grubumuzun üyesi olan Bilgin, bu yılki seyahatimizi Balkanlara yapmamızı sağladı. Bilgin’i yoğuran toprakları, dahası ruhu merak edip sevmemek mümkün değildi. Tarihin, edebiyatın, anlatıların, hayatların içine sızıp orda yaşamaya devam eden bir ‘Balkan acısı’ da vardı. Yanımıza bu acıyı alıp Bilgi’nin çağrısına ve davetine icabet ettik. 4 Temmuz günü İstanbul’dan kalkan uçak bizi Üsküp’e indirdi. Makedonya, Arnavutluk, Karadağ ve Kosova’yı gezmek, orada öylece kalmış yanlarımıza dokunmak istiyorduk. Bu seyahatte bize rehberlik eden İbrahim Bey, şoförlüğümüzü yapan Mamuşalı Ömer ve sevgili Bilgin bizi havaalanında karşıladı. Grubu organize eden, besleyen, diri tutan Halil Çelik aylar öncesinden gezeceğimiz yerler ve göreceğimiz yapılarla ilgili dosyaları hazırlamıştı. Her mekâna bir dosya… Mekâna giderken mekânla ilgili bilgileri okuyacak, vardığımız yerde bildiğimiz bir mekâna dokunmuş olacaktık.&lt;br /&gt;On bir gün süren bu seyahatten döndüğüm günün akşamında bu yazıyı yazıyorum. Gezdiğim, gördüğüm ve artık benden bir şey olan Balkanlar her bir tarafıma sinmiş durumda; sesi, kokusu, hikâyesi, acısı, hüznü, tadı, sessizlikleri, trajedisi, kavgası, asaleti… Seyahate çıkarken, seyahat boyunca her akşam o günü yazmayı düşünmüştüm. Uzun ve yoğun geçen günün akşamında otel odama çekildiğimde bunu yapamayacağımı anladım. Gün bütün ağırlığıyla üzerime çökmüş, okuduklarım ve gördüklerim bütün yoğunluğuyla beni sarmış oluyordu. Maruz kaldığım şey(ler)e dışarıdan bakamıyordum. İçimde birikenler tez vakitte yazıya taşınacak gibi değillerdi.&lt;br /&gt;Üsküp, Kalkandelen, Gostivar, Ohrid, Manastır, Struga, Elbasan, Sarenda, Berat, İşkodra, Budva, Sancak, Prizen, Priştina ve Gilan kentleri… Tekkeler, camiler, çeşmeler, kitabeler… Köprü dergisi etrafında toplanmış Üsküplü genç entelektüeller, Balkanların hikâyesiyle kurulmuş bir ömrün sahibi Avni Engüllü, coşkulu ve dertli Hacı Maksud, Balkan estetiği ve asaletiyle Yıldız Ali Hanım, Tekke terbiyesinin nişanesi gibi duran Cemal Efendi, vardığımız yerlerin kalbine kondurulmuş Türk okulları ve bu okulların etrafında büyüyen hayatlar, Enver Hoca’nın marifetiyle hapishaneye dönüşmüş Arnavutluk’tan geriye kalan boğuk fotoğraflar, Karadağ’ın muhteşem kıyıları, bir Kosova akşamında bizi ağırlayan şair, yazar, ressam ve işadamlarının o yakıcı sözleri, bir Türk kasabası olan Mamuşa’da kaptanımız Ömer’in evinde yediğimiz unutulmaz börekler, Ömer Bey’in kıymetli eşi ve sevgili çocukları, Priştina’da Adalet Partisi’nden Süleyman Çerkezi’nin dikkate değer çözümlemeleri, Kosova Demokratik Türk Partisi’nden genç yöneticilerin umutları, rehberimiz İbrahim Bey’in muhteşem eşi, kızları, gelini, oğlu Tamer ve çok sevimli torunları, İbrahim Bey’in evinin bahçesinde akşam serinliğinde yediğimiz o muhteşem mantı, Gilan’da bizi akşam yemeğine alan Bilgin’in halası ve hala çocukları… Makedonya ile Arnavutluk sınırında kafilemize katılan, bizimle seyahate niyetli, ama bir şekilde ayrıldığımız İngiliz kızı öğretmen Keti… Namaz kıldığımız camiler, sularından yudumladığımız çeşmeler, makiyatolar içtiğimiz cafeler, kendimizi sularına bıraktığımız Adriyatik denizi, kaldığımız otellerin geceleri…&lt;br /&gt;Yazıya sığdıramayacağımı bildiğim bu Balkan seyahatinden başka biri olarak döndüğümü söylemekle yetineyim. Makedonların, Arnavutların, Türklerin, Sırpların, Çingenelerin iç içe geçişlerinde patlayan çatışmaların ve renklerin coğrafyası Balkanlara yaptığım bu seyahat sonrasında Türkiye’ye başka açıdan bakma imkânı buldum. Bir yaşanmışlığa, bir deneyime yolculuk yapmışım. Türkiye’ye döndüm mü bilmiyorum. Gezdiğim o kadar yeri, dinlediğim ve hissettiğim o kadar şeyi, fark ettiğim o kadar ayrıntıyı beraberimde getirmişken oralardan döndüğümü nasıl söyleyebilirim? Balkanlar’dan Türkiye’ye mi, Türkiye’den mi Balkanlar’a bakıyorum, belli değil.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-301012133873826217?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/301012133873826217/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/balkanlardan-dondummu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/301012133873826217'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/301012133873826217'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/balkanlardan-dondummu.html' title='Balkanlardan döndüm(mü?)'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SmXERK-3DNI/AAAAAAAAACw/7gfTgXHBa8I/s72-c/Balkanlardan+Dondum+mu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-2458931214531942542</id><published>2009-07-11T11:58:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:37:21.366-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seyahat Notları'/><title type='text'>Dışarıya çıkın!</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SljjKGGhzRI/AAAAAAAAABw/pCNb17Ab0oA/s1600-h/CIMG2538.JPG"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357281519333395730" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SljjKGGhzRI/AAAAAAAAABw/pCNb17Ab0oA/s200/CIMG2538.JPG" style="cursor: hand; float: left; height: 150px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt; Anlatmaya gerek yok, yaşıyor ve biliyorsunuz. Kent ve hayat; sarı, nemli ve ağır sıcakların avuçları içinde vıcık bir eriyiğe dönmüş gibi. Ev içleri bu mevsimde hayata evlik edemiyor. Evlerden dışarıya firar var şimdi; balkonlara, kentin serin mekânlarına, kıyılara kaçış…&lt;br /&gt;Evlerin dışına çıkabilmek bir imkândır. Evin dirilere kabir de olabileceğini, dışarıya çıkamayanlar, yatalak hastalar iyi bilir. Dışarıya çıkıldığı, başka yerlerde zaman geçirildiği için evler özlenebiliyor ve kendilerine dönülüyor. Evimizin ne mene bir şey olduğunu ‘dışarı’dan öğreniyoruz. Başka evleri görerek, evlerimizin eksiğini veya fazlasını tespit ediyoruz. Evlerimiz(d)e mahkûm olsaydık, evimiz bizlere hapishane, dahası kabir olurdu.&lt;br /&gt;Sınırları iyice çizilmiş siyasi vatanları da ev gibi düşünürüm. Bir gün olsun sınırlardan dışarıya, başka ülkelere gidememiş ‘vatandaş’, ülkesin(d)e mahkûm biri gibi gelir bana. Başka bir ülkeyi görmediği için ülkesini her şey görmeye başlar ki, bu kendisi için yoksulluk alameti olur. Her ne olursa olsun ülkesinden çıkamadığı için de ülkesi ona zindan olur.&lt;br /&gt;Yirmi birinci yüzyılın Misak-ı Milli Türkiyesi, biraz böyledir. Artık bütün bir Türkiye’yi ifade etmediğini, Türkiye’yi çizilmiş sınırlar içinde okuyan ve yaşayan ‘vatandaş’ın ise yoksullaşmış bir mahkûm olduğunu düşünürüm. Bana öyle geliyor ki, keskin hatlarla çizilmiş ve mayınlarla döşenmiş Misak-ı Milli sınırları kadar düşünen ve yaşayan ‘vatandaş’, sarı sıcaklarda ev içlerinde yaşamak zorunda kalmış yatalak bir hastadır.&lt;br /&gt;Çok renkten oluşmuş ‘Büyük Türkiye’nin mevcut sınırlara mahkûm edildiğini, oysa Türkiye’nin büyük kısmıyla dışarıda bırakıldığını biliyorum. Bunu, her yıl bu mevsimde bir grup arkadaşla bugünkü Türkiye’den ‘Büyük Türkiye’ye yaptığım seyahatlerden biliyorum. İlk kez yurtdışına çıktığımda, Özbekistan’da Taşkent’i, Semerkant’ı, Buhara’yı gezdiğimde fark etmiştim: Türkiye çok daha başka bir şeydir. Özbekistan’dan sonra Suriye’ye gittim; Halep’i, Hums’u, Hama’yı ve Şam’ı gördüm. Bu seyahatte de aynı şeyi fark ettim: Türkiye çok dar bir alana sığdırılmış, dolayısıyla yoksullaşmış.&lt;br /&gt;Şimdi siz bu satırları okurken, aynı arkadaş grubuyla Balkanlar’ı geziyor olacağım. Programımızda Kosova’yı, Makedonya’yı, Arnavutluk’u ve Karadağ’ı gezmek, görmek, okumak var. Niyetimiz, oralarda ‘Büyük Türkiye’nin izlerini bulmak... Program iki ay öncesinden planlandı; gidilecek yerlerle ilgili kitaplar okundu, güzergâh çizildi ve 4 Temmuz itibarıyla İstanbul’dan Üsküp’e uçuldu.&lt;br /&gt;Evet, ev içleri sarı sıcaklara teslim olmuş durumda. Hayat şimdi güneş görmeyen serin balkonlarda, denizin usulca sokulduğu koylarda, ovalara bakan dağ yamaçlarında, ağaç gölgeliklerinde. Mevsim, evlerden dışarıya uzanma vaktidir.&lt;br /&gt;Ve bugünkü Türkiye!&lt;br /&gt;Hukuka oturmayan yapılanmaların hukuk dışı yönelimleri bitmek bilmiyor. Hepimizin olan üzerinde kurulmuş ‘gecekondu’ tarzı iktidarlar olmadık yollar deniyorlar. Türkiye’yi Türkiyelilere bırakmak niyetinde değiller. Hukuksuz gasplarla vuruluyor ülke, daraltılıyor, yaşanamaz kılınıyor.&lt;br /&gt;Bugünkü Türkiye’den ‘Büyük Türkiye’ye gidişler mevsimindeyiz. O çizilmiş sınırlara sığmayan Türkiye görülmeli ve bilinmeli ki bugünküyle yetinilmesin.&lt;br /&gt;Ben şimdi ‘Büyük Türkiye’de yolculuktayım. ‘Dışarı’da bırakılan, uzaklarda unutulan seslerin ve renklerin içinde geziniyorum. Şüphesiz, yediğim ve içtiğim bende mahfuz kalacak, ancak gördüklerim bir şekilde benden dışarı sızacaktır. Bir ‘Balkan Günlüğü’yle dönebilirim. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-2458931214531942542?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/2458931214531942542/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/dsarya-ckn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2458931214531942542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2458931214531942542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/dsarya-ckn.html' title='Dışarıya çıkın!'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SljjKGGhzRI/AAAAAAAAABw/pCNb17Ab0oA/s72-c/CIMG2538.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-6724501556921526975</id><published>2009-06-23T03:34:00.000-07:00</published><updated>2009-07-21T06:09:10.415-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>‘Bütün’den kopuşlar meseli</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SkC1654n9XI/AAAAAAAAABo/s-79XxoYmTs/s1600-h/2-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350476380891510130" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 125px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SkC1654n9XI/AAAAAAAAABo/s-79XxoYmTs/s200/2-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Metin Karabaşoğlu’nun Nesil Yayınları’nda yeni baskısı çıkan Kertenkele Çukuru kitabı, Hz Peygember’in şu hadisinden ismini almış: “Ebu Said el Hudri (r.a) şöyle dedi: Rasulullah (s.a.v) ‘Şüphesiz ki sizler, kendinizden önceki milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına, tıpatıp muhakkak uyacaksınız. O dereceye kadar ki, şayet o ümmetler bir kelerin (kertenkele) deliğine girseler, siz de muhakkak onlara tabi olmaya çalışacaksınız’ buyurdular. Biz, ‘Ya Rasulullah bu ümmetler Yahudiler ile Hıristiyanlar mıdır?’ diye sorduk. Rasulullah ‘Onlardan başka kimler olacak?’ diye buyurdu.” Hiç şüphesiz bu hadis, Hz Peygamber’in öngörüsüne işaret ediyor. Soru şu: Yahudiler ve Hıristiyanların düştükleri keler (kertenkele) çukuru nedir ve Müslümanlar da buna düşmüşler midir? Karabaşoğlu, kitabını oluşturan üç konuyu; dünyevileşme, milliyetçilik ve Kemalizm durumlarını, ‘kertenkele çukuru’ olarak tanımlıyor. Bu üç durumun ithal mevzular olduğunu, ancak Müslümanların da bu mevzularla yaralandığını söylüyor. Dünyevileştikleri, dine mugayir bir hal olan ‘milliyetperver’liğe tutuldukları, arkasından, Hz Peygamber’in bir başka hadisinde işaret ettiği ‘ısırıcı saltanat’ların sonuçlarına maruz kaldıkları gerçeğine işaret ediyor.&lt;br /&gt;Karabaşoğlu dünyevileşmeyi, milliyetçiliği ve Kemalizm’i, teorik çalışmaların o çok alengirli diliyle okumuyor. Türkçe’de yazılmış, ama asla yerelliğe sığmayacak kuşatıcılıkta varlığı, insanı ve hayatı karşılayan Said Nursi’nin mümince tasavvuru içinde bu meselelerin kodlarını çözüyor. Tarihin ve sosyolojinin kurduğu toplumsallığın diliyle değil, insanın ontolojisinden çıkmış bir dille, ‘kentenkele çukuru’nun üç atlısını deşifre ediyor. Şöyle ki: Dünyevileşmek, dünyayı dine tercih etmektir. Dünyevileşmede insanı kuran, onu hayatın içine taşıyan, hayatta tercihini belirleyen arketip Allah’ın muradı ve rızası, yani din değildir. Dünyevileşmede insan kül-i aklı değil, cüz-i aklı rehber edinir. Cüz-i aklın belirlediği ‘doğru’ üzerinden yürür, ‘nefs’in ‘evet’lediği duraklarda konuklar. Öncelik ‘kendisi’dir; ‘doğru’ ve ‘hakikat’in belirleyicisi odur. Dünyevileşmiş Müslümanın zihni, felsefi olarak hayatı dünya ile sınırlandırmasa da, hayat dünyadan ibaretmiş gibi bir hissiyat içinde çalışır. Kendini dünyanın parametrelerine, olmazsa olmazlarına göre konumlandırır. ‘İktidar’, gücün bütün dinamikleri, dünyanın haz unsurları, onun kalbinde kendilerine genişçe bir yer bulurlar. Ahrete bakan yüzleri köreltilmiş, ‘yeryüzü cenneti’nin kuruluşunda ‘ara elaman’ mertebesine indirgenmiş Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin müntesipleri gibi, dünyevileşmiş Müslüman da bir ‘yeryüzü cenneti’ peşindedir. O da sabah akşam iktidar, güç ve haz tarafından kurulup yıkılır.&lt;br /&gt;Karabaşoğlu’nun milliyetçilik okumaları da şöyledir: Kül-i aklı devre dışı bırakmış, cüz-i aklı hakikatin menşei bilmiş materyalist felsefe der ki, fertleri ‘bir’leştiren hamur milliyetçiliktir. Böylelikle milliyetçilik üzerinden, bütün ‘parça’lanır; ‘bütün’de ‘bir’leşmeyi değil, Arap, Türk ve Kürt olmakta ayrışmayı yeğler. Milliyetçilik hem ‘bütün’ü parçalar, hem ‘parça’yı ‘bütün’müş görür, hem de ‘parça’ları birbiriyle boğuşturur. Karabaşoğlu, milliyetçilikle ilgili yapılmış o uzun teorik tartışmalara girmeden, insanın yeryüzüne bırakılmışlığı üzerinden okumalarını yapıyor. Dünyaya bırakılan insanın ‘ne’liğine dair yaptığı okumalarla, dünyanın dahi insana ‘ev-yuva-vatan’ olamadığı bir gerçeklikte tarihin ve sosyolojinin kurduğu kimlik ve vatanların haydi haydi insanın yurdu olamayacağını gösteriyor. Karabaşoğlu, insanı, hapishaneye dönüşmüş kurmaca kimlik ve vatanlardan dışarıya, oksijeni bol bir ‘bütün’e çağırıyor. Arap, Türk ve Kürt olmanın/olmaya çalışmanın esas olmadığını, insanın yüklendiği emanetin onu ‘insan-ı kâmil’ olmaya götürdüğünü, götürmesi gerektiğini söylüyor.&lt;br /&gt;Kertenkele Çukuru’nun üçüncü konusu Kemalizm ise, her ne kadar yerel bir mesele görünse de, niteliği ve sonuçları itibarıyla genel bir durum arzediyor. Karabaşoğlu, Kemalizm’in yerel yüzünü okurken genel ile olan akrabalığını gösteriyor. Hz Peygamber’in hadisi şöyleydi: “Benden sonra otuz sene hilafet vardır, ondan sonrası ısırıcı saltanattır.” Hz Peygamber bu hadisiyle, kurdun kaptığı kuzunun hesabını kendine soran bir yönetimden, idaresini aldığı mekânı ve toplulukları kendi şahsi iktidarı içinde hapseden ‘ısırıcı saltanat’lara işaret ediyordu. İktidara yürürken yolunu kapatan, kapatıyor gibi görünen her bir şeyi yıkan; iktidardayken, nefeslenmek için dahi olsa yukarılara çıkmaya çalışan alttakileri biteviye bastıran; o akışkan, o her an yeni bir şey olarak var olan hayatı oturduğu yerin darlığında boğan ‘ısırıcı saltanat’, biliyoruz ki yerel değil, bir insanlık durumu olarak ‘genel’dir. Ve Kemalizm, dünyanın taşrası Türkiye’de, bir ‘ısırıcı saltanat’ olarak yaşanmış ve yorumlanmıştır. Zaman ve mekânla kayıtlı birinin dünyayı kendince yorumlayışı, dünyasının imkânları içinde bir dil kurması hiç şüphesiz anlaşılır bir şeydir. Kendi mekân ve zamanında uygulanabilir/anlaşılabilirliği olan bu dilin bütün zaman ve mekânlara giydirilmeye çalışılması ise, en hafifinden anakronizmdir. Kemalizm üzerinden Türkiye’de bu yaşanmış, geçmiş ve gelecek kişisel bir okuma ve yorumlamanın içinde tutulmuş, hayat orada hapsedilmiştir. En acısı bu, ‘kişi’den bağımsız gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal’in ismi ve dünyasından devşirilen Kemalizm, Mustafa Kemal’in büyük ihtimalle öngörmediği yerlere taşınmıştır. Türkiye’nin, tarihin, hayatın başka türlü de okunabileceğini söyleyen herkes, ‘ısırıcı saltanat’a dönüştürülmüş Kemalizm için ‘lokma’ mesabesinde görülmüştür.&lt;br /&gt;Hem dünyevileşme, hem milliyetçilik, hem de bir ‘ısırıcı saltanat’ olarak yaşanmış ve yorumlanmış Kemalizm, insanı ‘bütün’den koparıp ‘parça’ya sığdıran durumlardır. Dünyevileşme hayatı dünya ile sınırlandırırken, milliyetçilik kişiyi ‘insan’dan kopartıp etnisiteye hapsediyor. Kemalizm de, birçok ses ve renkten oluşmuş bir Türkiye’yi ‘tek’liğe indirgiyor. Kertenkele Çukuru’nda bu ‘bütün’den kopuşlar anlatılırken, insanın yurdu olan ‘bütün’e de işaret ediliyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-6724501556921526975?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/6724501556921526975/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/butunden-kopuslar-meseli.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6724501556921526975'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/6724501556921526975'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/butunden-kopuslar-meseli.html' title='‘Bütün’den kopuşlar meseli'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SkC1654n9XI/AAAAAAAAABo/s-79XxoYmTs/s72-c/2-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-1903227152107678962</id><published>2009-06-16T04:56:00.001-07:00</published><updated>2010-06-17T11:37:49.169-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>İmamesi Kopmuş Günler</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjelkskhnyI/AAAAAAAAABg/3XHpe703y8E/s1600-h/lonely.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347925132383985442" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjelkskhnyI/AAAAAAAAABg/3XHpe703y8E/s200/lonely.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 200px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 129px;" /&gt;&lt;/a&gt; Biz neysek, bir dönem ‘biz’e ev olmuş ‘bir yer’, zaman içinde kendisinden koptuğumuz bir şeye dönüşse de yine de kopuşumuzu sağlıklı kılar. Çünkü bu yer, ‘nereden’ ayrıldığımızı belirler. Nereden ayrıldığımızı bilirsek, neye varacağımızı bilmesek de nereye dönmeyeceğimizi biliriz. Ayrıldığımız yer sırtımızı döndüğümüz (sırtımızı yasladığımız) bir yerdir. Bir nirengi noktasıdır burası. Diyebiliriz ki bu yer, bundan sonraki yolculuğumuzun sağlık işaretidir. O bizim için orada öylece duracak bir nokta olacaktır. Yolculuğumuzun bir aşamasında şaşırırsak, ‘nereye geldik böyle, bundan sonrası nereye gideriz?’ şaşkınlığı içinde kalırsak, dönüp koptuğumuz noktaya bakarız.&lt;br /&gt;Büyük anlatılar da hayatlar ve insanlar için bu derece hayati şeylerdir. İnsan daha çok büyük anlatıların içinde kendini kurar; ontolojisini belirler; varoluşsal soru(n)larına cevap bulur. Büyük anlatının aynasında insan kendisini bir bütün halinde görür; omurgası ve ruhu olan bir bütün… Büyük anlatıya göre insan bir şeydir; anlamı olan, dolayısıyla şizofreniden ve parçalanmışlıktan kurtulmuş bir şey… Büyük anlatısı içinde bulduğu anlam ile kendini bulmuş (bilmiş) insan, ‘kendinden’ kalkarak bir hayat kurar. Kendince olan bir ilişki ağı içinde bulur kendini. Böylelikle kendinin ve ilişki ağının (toplumsallığının) anlamı, kokusu ve rengi olur. Tanımlanabilir bir şey olması hasebiyle sınırlanmış olur ama anlamlı oluşuyla da bir değere işaret eder.&lt;br /&gt;Büyük anlatılar, daha çok ‘aşkın’ olanı işaretliyorlardı. Modernite denen şey ise, bu büyük anlatıların altını değil üstünü çizen bir şey oldu. Büyük anlatıları hükümsüzleştirip insanı aşkın olandan sürgün eden modernite, hayatı, insanı ve anlamı seküler olanın içinde kurmaya çalıştı. Tanrı’ya yaslanmaktan ve teslim olmaktan vazgeçerek özgürleşebileceğini düşünen insan bütün yükü omuzlarına aldı. Tanrı’ya sırtını dönüp tanrılaşmaya doğru yol aldı. Tanrı’nın etrafında kurulmuş büyük anlatıların kuşatıcı kuruculuğuna yabancılaşıp, haddini bilmeyen bir aklın peşine düştü. ‘Ben’i, ‘sen’i ve ‘diğerleri’ni içine alan büyük anlatılardan uzaklarda ben, sen ve diğerleri yalnız başımıza kaldık. Birbirimizin bir şeyi olmaktan çıkıp yabancılaştık. Dolayısıyla herkes kendine, aklına kaldı. Bundan böyle ne düşündüysek yalnız kendimiz için düşünür olduk ve düşünür olduklarımız sadece kendimiz için geçerli olabildi. Ben bir şey, sen başka bir şey, diğerleri başka türlü şeyler düşündü. Daha da koptuk birbirimizden. Hayatın orta yerinde tek başlarımıza kaldık.&lt;br /&gt;Kendimizi tek başınalığımızın rehavetine bırakmışken, tam da böyle özgür olduğumuzu ve özgür kaldığımızı sandık. Yalnız başınalığımızın bizi birileri için kolay av kıldığını unuttuk. Bizi böyle yalnız başına gören birileri bundan yararlanarak ortaya projelerini sürdüler. Ne bizi güvenceye alan büyük anlatılarımız vardı, ne de bizi bir yerde tutan doğrularımız ve yanlışlarımız. Şekillenmeye hazırdık. O ‘birileri’ buradan hareketle ‘iç’lerimize karıştılar. Karıştık. Evrildik. Projelere göre şekillendik. Bu projeler tersten büyük anlatı oldular. Kendi anlatılarımızla bir omurgaya/şahsiyete sahipken, bu yeni anlatılarla çözüldük. Yeni durumlara göre parçalandık. Herkes için geçerli doğrular ve vazgeçilmezler yoktu artık, her yeni günle birlikte doğrular değişti.&lt;br /&gt;Modernite ‘aşkın’ büyük anlatılarımızın hükümsüzleşmesiyse, postmodernite ise ‘bütün’den kopmuşluğun, parçalanmışlığın, şizofrenin anlamsızlığı ve ‘hiç’liğidir. Ve bu ikili üzerimizden geçti Bugün bu iki dalganın artığı bir hayatı yaşıyoruz. İmamesi kopmuş tespih taneleri gibi bütünlükten kopmuş, ortalığa saçılmış günler geçiriyoruz. Üst üste yığsak da bir bütün oluşturmayan, olsa olsa parçalı ve şizofren ucube bir toplam oluşturan günler. Bir anlam içinde geçmeyen ve bir anlamı büyütmeyen günler. Orta malı kaygılarla geçen, bir ‘bütün’e tuğla olamayan, dolayısıyla hayatı ‘oya’lamayan, oyalan günler… Her halleriyle günlerimiz bir savaşın sonrasında gözüken parçalanmayı ve kakafoniyi gösteriyor. Savaşın artığı günlerdir bunlar. Bir savaş geçirmiş, günlerimizi bir bütünlük içinde tutan ‘imame’ koparılmıştır. Nasıl bir savaşın koptuğunu, günlerimizin, dolayısıyla hayatımızın nasıl bir savrulma içinde geçtiğini anlamak gerekiyor. İşte bu sebeple, Nazife Şişman’ın bugünlerde okuduğum Günün Kısa Tarihi kitabına (Timaş Yayınları) dikkat çekmek istiyorum.&lt;br /&gt;Günün Kısa Tarihi, yaşadığımız günleri, içinden ama bakılabilecek mesafede de durarak okuyan bir sosyal bilimcinin gözlemlerinden oluşuyor. Şişman bu kitabında, ‘dün ne idik, bugün ne olduk?’ sorusunun cevabını ararken, yaşanmakta olanı idrak edip kavramsallaştırıyor. Çok parçalı gerçekliğin fotoğrafını verip bunu anlamaya çalışırken ‘hakikat’in altını çiziyor. Eylemesini şöyle temellendiriyor: “Parçalardan bir bütüne varmak, gerçeklikten hakikat devşirmek, yeryüzündeki anlamlılığını kendi kendine bulabileceğini zanneden insanın iddiası. Biz ise, tasavvurumuzda büyük bir resim olmadan parçaları birleştirmemizin imkânsızlığına inanırız. Ve biliriz ki, bu büyük resmi ne tarih ne sosyoloji ne de başka bir bilim temin edebilir. Yani ne, kim ve nerede olduğumuz sorusunun cevabını tarih ve sosyolojinin alanına hapsetmek, düşülebilecek en büyük yanılgıdır. Müslümanlar, insanın mahiyetine dair cevaplarını, ahlaki bir konumda idrak ederler. Ve fakat hakikati tecrübe edebilmek için zaman ve mekân boyutunda bir şuura da ihtiyaç duyarlar. Hakikatin insan gerçeğine ışık tutan bir anlama kavuşabilmesi için bugünün içinden, tarihsellik içinden konuşmaya ihtiyacı vardır insanın.”&lt;br /&gt;Ambalajlı Mutluluk, Seküler Hayaller Rüyasız Zamanlar ve Seyirlik Dünya başlıkları altında toplanan, yazarın kendisini içine katarak yaptığı okumalardan oluşan Dünyanın Kısa Tarihi şimdiye dikkat çekiyor. Parçalanmışlıkla malul şimdiye. Hızlı ve yoğun yaşadığımız için hiç düşünmeden geçirdiğimiz şimdiye. Ve şimdinin içerisindeki değişime, dönüşüme, karmaşaya. Her şeye rağmen bütünü kaybetmeden yaşamanın yollarını arıyor. Hakikatin insan gerçeğine ışık tutan bir anlama kavuşabilmesi için…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-1903227152107678962?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/1903227152107678962/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/imamesi-kopmus-gunler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1903227152107678962'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1903227152107678962'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/imamesi-kopmus-gunler.html' title='İmamesi Kopmuş Günler'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjelkskhnyI/AAAAAAAAABg/3XHpe703y8E/s72-c/lonely.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-2566300079561697124</id><published>2009-06-14T13:03:00.001-07:00</published><updated>2010-06-17T11:38:38.509-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap Okumaları'/><title type='text'>Zilha Günü’nde ‘kadın-insan’ olmak</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjVZLYRi1SI/AAAAAAAAABY/zrAH7yFKCaw/s1600-h/zBK335457HH361_250.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347278184601802018" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjVZLYRi1SI/AAAAAAAAABY/zrAH7yFKCaw/s200/zBK335457HH361_250.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 200px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt; Hadi itiraf edelim; ‘kadın’ konusunda bizi sınıfta bırakacak bir karnemiz var. Bizim buralarda kadına dair kurulan her cümlede vicdana oturmayan hallerimizden haber var. Hayatı kendileriyle birlikte yaşamıyor, hayat(lar)ımızın içinde, işimizi kolaylaştıran bir ‘şey’ gibi duruyorlar; bizden farklı ve bize eşit değil, bize eklenmiş bir şey olarak… Kendilerini yaşamıyorlar, yaşantılarımıza yardımcı bir unsur gibi katılıyorlar. Sanki bizler asiliz, onlar ise ayrıntı… Bizim için var olduklarını sandığımız… Ve böyle sandığımız için de, onlara rağmen onlar için çok şey yapıyor, kendilerine dair cümle kurmakta kendimizi epeyce özgür ve rahat hissediyoruz. ‘O’ndan değil, kendimizden hareketle ‘o’nu konuşuyoruz. Kendisinden, sanki ruhsuz ve cansız bir nesneymiş gibi bahsedebiliyoruz. Üzerinde mühendislik çalışması yapabildiğimiz bir ‘konu’ oluyor sadece; kırılabilen/incinebilen bir kalbi olmayan, salt bir ‘konu’ gibi duruyor kadın hayatta. Biyolojisi/beğenisi/giysisi üzerinden kendisini konuşuyor ve kuruyormuşuz gibi yaparken dahi kendimizi parlatıyoruz; onu beğenilerimize/arzularımıza/iktidarlarımıza nesne yapıyoruz.&lt;br /&gt;Erkekçe kurgulanmış ve böyle yaşanmaya devam bu gerçeklik içinde kendini ‘insan’ kılmak kaygısına sahip bir erkek olarak, ‘kadın’ı öldürmek gibi büyük bir günahı işlediğimizi düşünüyorum. Bütün bir yaşanmışlığımız, bu ‘erkek günahı’nın izleriyle lekeli. Hayata bizimle birlikte doğan ‘kadın/insan’ kardeşime karşı kendimi derin bir mahcubiyet içinde hissediyorum. Bundan mıdır bilmem; sesini duyduğum, bir şekilde karşılaştığım, hikâyesine vakıf olduğum her kadın yüze içimi/kulağımı/kalbimi açıyorum. Bir ‘kadın/insan’ konuşmaya başlayınca kulağımı dört açıyorum. Konuşmalarıyla, yazdıklarıyla ve eyledikleriyle hayata katılan, etraflarında kötüce çevrilmiş kuşatmayı yaran her bir kadın yüreğine/zihnine alabildiğince açık tutuyorum kendimi. Onlar benim için ‘kadın/insan’ kardeşlerimken, kendimi onların ‘erkek/insan’ kardeşi olarak görüyorum. Yaratılışta kendimi onlarla eşit görüyor, tarihin ve sosyolojinin payıma düşürdüğü ayrıcalıkları da kendime yakışır bulmuyorum. İçine doğduğum erkeksi dünyanın bana verdiği ayrıcalıkların insan oluşuma yarar şeyler olmadığını biliyor, bunların beni insan değil sadece ‘erkek’ kıldıklarını düşünüyorum. Bu yüzden, evet bu yüzden, her ‘kadın/insan’ yüzünü/sözünü/hikâyesini çok, ama çok önemsiyorum.&lt;br /&gt;Tarihin ve sosyolojinin ördüğü kuşatmayı yaran/yarmaya devam eden ‘kadın/insan’ yazarlarım var. Yıldız Ramazanoğlu bunlardan biridir. Ramazanoğlu, kalbine ve vicdanına yaslanarak hikâyesini kuran bir aktivist, bir yazar, bir hikâyecidir. Gittiği ülkelerde, eylediklerinde ve yazdıklarında altını çizdiği şey, daha fazla insan olmaklığımızdır. Biyolojik/kültürel/etik/dini insan ölümlerinin önüne geçmek için gidiyor, konuşuyor ve yazıyor. Bir ‘kadın/insan’ olarak, erkek-kadın insan kardeşlerinin dirimine çalışıyor. Yıldız Ramazanoğlu’nun isminin geçtiği her yerde gönül rahatlığıyla bulunabileceğimi, çünkü onun hep insanın olduğu yere koştuğunu biliyorum. Yazdığı her bir yazının ve hikâyenin okuyucusuyum. Kendisini okumalarımda görüyorum ki, hep insanlığımızı çoğaltıyor. Derin Siyah ve Kırmızı isimli hikâye kitaplarından sonra yenilerde yayımlanan Zilha Günü (Timaş Yayınları) başlıklı hikâye kitabını da okudum. Başörtüsü üzerinden, kadının yine, tekrar, bir kez daha iğdiş edildiği bugünlerde Zilha Günü’ne doluşmuş hikâyelere açtım kendimi. Kadın denen ontolojik evren kalbime/vicdanıma/zihnime ev oldu. Gece Kuşu, Teyzemin Aynasız Günü, Anemon Çiçeği, Cemil Bey’in Melankolik Karısı, Gast Arbeiter ve Zilha başlıklı altı hikâyede, bir evin altı odasında oturur gibi oturdum. Her bir hikâyede, Zilha Günü’nün her bir odasında ‘kadın/insan’a vurmuş hayatın yüzlerini okudum ve düşündüm. Gece Kuşu’nda, babası ölmüş yetim kızın kendini İstanbul’a vuruşunu, bir yığın şey içinde yalnız kalışını, bu yalnızlıkta kendini kuruşunu gördüm. Teyzemin Aynasız Günü’nde, erkek dünyası için dekoratif bir şeye dönüş(türül)müş kadının yaralanmışlığını hissettim içimde. Bu yaralanmışlığı besleyen erkek algısına yazıklar çektim. Anemon Çiçeği’nde, epey problemli ‘yaşam-sevici’liğin dünyasında bir kadın olarak çalışmanın, bir kadın olarak incinmeden yaşamanın yorgunluğunu hisseden o kadın oldum. Cemil Bey’in Melankolik Karısı’nda; o coşkulu, yorulmak nedir bilmez hayat kurucu kadınlığın incelikli ve vefalı dünyasına girerken, vefasızlığa da hayıflar ettim. Gast Arbeiter’de uzaklara sürgün olmuş, hep hayatın olmadığı yerde yaşar olmuş, ama yine de kendi yurdunda bir hayat kurmak isteyen bir kadının ölümünde içim cızz etti. Ve Zilha’da kendimi bir tramvayda buldum; bir kadının gözlerine düşen her bir fotoğrafı o kadın kahramanla birlikte okudum.&lt;br /&gt;Zilha Günü, ödüllü bir hikâyecinin okuyucuyu içine alan altı hikâyesinden oluşuyor. Kıvamını bulmuş bir Türkçe ve sağlam bir kurgu üzerinden akan hikâyelerin hepsi ‘kadın’da buluşuyor. Bu, özellikle ‘kadın’ı yazmak istemekle ilgili bir durum değil diye düşünüyorum. Sonuçta yazıcı/hikâyeci kendi evreninden hikâyeler kurar, yazarken kendini yazar. Ki Zilha Günü’nü oluşturan hikâyeler ‘kadın’da buluşsa da, salt kadınlık durumlarını anlatmıyorlar, kadın üzerinden hayat ve insanlık durumlarını da gösteriyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-2566300079561697124?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/2566300079561697124/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/zilha-gununde-kadn-insan-olmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2566300079561697124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2566300079561697124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/zilha-gununde-kadn-insan-olmak.html' title='Zilha Günü’nde ‘kadın-insan’ olmak'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjVZLYRi1SI/AAAAAAAAABY/zrAH7yFKCaw/s72-c/zBK335457HH361_250.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-5758931619911922963</id><published>2009-06-12T05:10:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:38:11.803-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>‘Enseleri açık’ların ‘derin siyah’lıkları</title><content type='html'>Hakikatin taliplisi bir yazarın metinlerinde karşılaşmıştım. Modern kentlerin alımlı bulvarlarında enseleri güneşe açık yürüyen insanlar anlatılıyordu. Yolun sağında veya solunda sıralanan ışıltılı adreslere bakarak değil, her daim başları öne eğik yürüdükleri için enseleri güneşe açık duruyordu. ‘Dışarı’da ve mekânda yaşıyor görünseler de, içlerine düşmüş, orada yolculuk yapan insanlardı. O kadar içlerine düşmüş ve kendilerinde kalmışlardır ki, etraflarında uçuşan onca ses ve renk başlarını kendilerine çeviremiyordur; başları hep böyle öne, yani içlerine düştüğünden, enseleri açıkta, güneşe açık kalıyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentte, kalabalıkta, bulvarlarda, hayatın orta yerinde baş önde yürümek; mutlu eder veya etmez, sadece hakikatin taliplisi olmayı imleyen bir duruşa imgedir. Böyledir çünkü, açıkta; güneşin, diyebiliriz ki hayatın her türlüsüne maruz bir vaziyette ‘derin siyah’laşan enselere sahip insanları tanıdığımı söyleyebilirim. Şimdilerde insanları ikiye ayırıyorum: başları önde yürüyenler (güneşe açık ‘derin siyah’ enseliler) ve başları kalkık yürüyenler (hayata maruz kalmamışlığı imleyen masum olmayan açık renkli enseliler)… Kendimi içlerinde hissettiğim, kendime yakın bulduğum ‘derin siyah’ enseliler için başka türlü bir ‘biz’ diyorum. Doyumsuz bir uygarlığın kurduğu tantanalı, gürültülü, alımlı, ‘hız’lı kentlerin ve hayatların içinde ‘biz’lerden düşmüş insanların oluşturduğu başka türlü bir ‘biz’dir bu. Örtülerek ve giydirilerek artık öldürülmüş olsalar da, yine de kalplerden ve vicdanlardan gizlenen/kaçırılan kuytulara, kuytulardaki ayrıntılara vuran hakikatin o ‘derin siyah’ ağırlığına açık bir hayatı heceleyip duran sahih insanların ‘biz’i…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ‘biz’den insanların boyunlarında tek bir muska vardır: Dipdiri bir vicdan ve baştan ayağa merhamet kesilmiş bir kalp… Evet, bunların enseleri güneşe (hayata) açıktır; kalpleri ve vicdanları da… Yaşanan her şey bu sebeple kalplerine ve vicdanlarına vuruyor.&lt;br /&gt;Bu ‘biz’den biri olmanın kederli ama diri, mutsuz ama huzurlu, ‘derin siyah’ ama aydınlığa en yakın, yalnız ama içi o kadar kalabalık yaşarken, ışıltılı kentlerin ve hayatların paketleyip sunduğu reçetelere uzak dururken Derin Siyah’tan, içimin kıyılarına hep vurdukları için önceden bildiğim hikâyeler okudum. Kalbimin coğrafyasında gezer gibi, vicdanımı ayaklandıran yüzlere bakar gibi oldum. Derin Siyah; hakikatin, sadece hakikatin taliplisi bir ‘göz’ün rehberliğinde görebileceğimiz ayrıntıların, ‘büyük hikâye’lerin otoriter cüsseleri altında kalan ‘küçük hikâye’lerin vurguladığı, altını çizdikleri büyük hakikati duyuruyor ve hissettiriyor. Hikâyelerin kurgusu, dili ve doğasıyla ilgili değilim. Meselem zarf değil, bu başka bir şey! Altlarda kaldığı için, hayatın da bizim de altlara düşmemize sebep olan ‘öz’ün yeniden başlığa çekilmesine, hayatlara sızmasına çalışan bir dilden, bir gözü açıklık durumundan bahsediyorum. Dipdiri bir vicdana ve baştan ayağa merhamet kesilmiş bir kalbe sahip hikâyecinin/yazarın, köreltici gerçekliklerin bizden uzağa ittiği büyük hakikate kapı aralayan küçük hikâyelerinden… Yıldız Ramazanoğlu’nun, Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü almış Derin Siyah isimli hikâye kitabından söz ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On bir kapılı bir evren olan Derin Siyah’a Mehtap Turu’yla giriş yapıyorum. İki yalnız kadın karşılıyor beni. Işıkları söndürülmüş evin balkonundan, bir ‘kıyı’dan ‘herkes’in şamatasını seyrediyorlar. Bir şekilde ‘herkes’ten düşmüş olmanın, yalnız başına kendileriyle kalmanın rahatsızlığını yaşıyorlar. ‘Herkes’ isimli bir geminin yolcularına karışsalar da kendilerinden kurtulamazlar. Birinin eşi yitmiş, diğeri de eşini kaybetmek üzeredir. Biri özlem çekmekte, diğeri tedirginlik duymakta, ama ikisi de ‘durum’dan hoşnut değildir. Hoşnut olmayan, gözlerine derinliğince bakılmayan iki yalnız kadının gazetelere manşet olmayan hüznü, derin siyahlıkları gemiyi, hayatı dolduruyor. Birlikte oldukları topluluktan ayrı bir yol tutturan bu iki kadının gözlerine derin derin baktıktan sonra evrenin Ses Tutulması kapısından içeri giriyorum. Şafaktan önce her bir şeye değerek geçen, açık pencerelerden içeriye akasyaların kokusunu dolduran, geçmiş zaman insanlarını uykularından çekip diri bir zamanın içine taşıyan ama modern zaman insanlarına ulaşamayan bir sesin tutulmasına kulak veriyorum. Bu sesin tutulmasıyla gecenin, şafağın, uykunun, gündüzün, mesainin, bütünüyle hayatın neye dönüştüğünü hissederken Mor Gülümseme’ye yakalanıyorum. Cepleri kabarık erkekler tarafından seçilmiş şık kadınlardan olma çocukların gösterisinin ortasında payıma derin bir hüzün, mor bir gülümseme düşüyor. Rahatsız edici sözlerin sahibi ve savunucusu bir babadan olma çocuğuyla çatı katında ‘iç’ini açan bir kadın ile çığırtkan bir gösteri arasında gidip geliyorum. Yol Hikâyesi’nde ‘artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. Yol bir metafora dönüşüyor. Arabayı tenhaya çekip babası ölmüş küçük bir kız gibi ağlıyorum hayali kahramanlara.’ Gittikçe bir gürültü kesilen hayatta derin siperler kazıp kendini oraya kilitleyen kadınların ve erkeklerin coşkusuz/renksiz dünyaları Milenyum Acısı’nı hediye ediyor bana. İktidara geçen gürültüye karşı kazılmış derin siperler çözüm olamıyor bana. Geçiyorum bunu. Ağrı Prensesi’nden kayda geçmeyen, üzerinden gelinemeyen ‘can ağrısı’nı öğreniyorum. İçimin derinliklerinde, derimin hemen altında ya da kalp kapakçılarımdan birinin bir köşesinde minik bir ağrı oluşuyor. Bu ağrıyı hiçbir sağaltıcının yakalamayacağını, bunun özel bir ağrı olduğunu fark ediyorum. Omega’da, sahih bir zamandan köksüz ve yönsüz bir zamana düşmüş Saatçi Osman Bey’in dükkânına yolum düşüyor. İstanbul’a okumak üzere gelmiş bir Anadolu delikanlısı oluyorum. Osman Bey’in çektiği her derin nefes, dükkâna İstanbul’un eski(meyen) halini dolduruyor. Görüyorum ki bu dükkân Osman Bey’e ve bizim gibilere bir sığınak. Artık sığınaklardayız. Çünkü sokaklar dişleri sıkık gençlerin, hırstan gerilmiş insanların, yaya geçitlerinde yayaların üzerine yürüyen arabaların istilası altında. Sığınaklarında yaşayabildiğimiz kentin Tuhaf Bir Sabahı’nda hüzne, felsefeye, şiire, geçmiş zamanın geçmeyen derinliğine konu insanların ortasında kalıyorum. Gece yağmış bir yağmurun yıkadığı sokakta sokağı, ağaçları, kedileri, evsizleri, içlerinde yaşayıp giden delileri fark ediyor, bütün gün kim olduğumu unutturan günlük telaşenin örttüğü yüzleri seçerken kendimle karşılaşıyorum. Kalbimin esaslı konuğu sükûnetin yurdu Köyün İlk Günü’nde, şehirlerde rastlamadığım insan bakışlarına konu oluyorum. Bu gözler, sanki olan biteni çözmüşler gibi. Toprağın hem altına hem üstüne yakın yaşayan insanların arasındayım. Ayaklarımın ucuna basarak yaşarken, yani hayatı, yani toprağı, yani börtü böceği, yani minimal olanı hissederken Kriz’e düşmüş kent görüntüleri geçiyor gözlerimin önünden. Bir bir kapanan kepenkler, işsiz ve aşsız kalan gözlerin derin boşluğu… Ortalık Derin Siyah’a kalıyor. Masaldan düşmüş, monitörlerin ışıklarına yakalanmış kent insanının etrafında dönüyor hayat. Bir koşturma, bir mücadele, bir savaş… ‘Başkası’nın sinmediği, insansız bencil bir hayat… Başkasıyla aramızda camlar yükseliyor. Küçük hikâyelerde yaşanan derin siyahlıklarla aramıza giren duvarlar ve camlar bizleri daha iyi kılmıyor, kirletiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ‘derin siyah’ gözlere bakıp korunaklı hayatlarımızdan düşelim diyorum. Zira ancak düşerek ayağa kalkabiliriz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-5758931619911922963?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/5758931619911922963/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/enseleri-acklarn-derin-siyahlklar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5758931619911922963'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/5758931619911922963'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/enseleri-acklarn-derin-siyahlklar.html' title='‘Enseleri açık’ların ‘derin siyah’lıkları'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-2983653838916983508</id><published>2009-06-11T06:42:00.001-07:00</published><updated>2009-08-26T03:41:58.232-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nihat Dağlı Hakkında'/><title type='text'>Nihat Dağlı`ya Mektup</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpURarCR-mI/AAAAAAAAADg/RUx_kXMRooU/s1600-h/267.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374220880263117410" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 168px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpURarCR-mI/AAAAAAAAADg/RUx_kXMRooU/s200/267.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Sevgili Nihat abi,&lt;br /&gt;Bütün yazılarını bana gönderilmiş birer mektup gibi okudum hep. İnce bir hüzün taşıyan mektuplarınla kimi zaman yağmura tutuldum, kimi zaman kelimelerin tufanında savruldum…&lt;br /&gt;Sen mektup yazmayı seversin. Elbet mektup yazan birisi mektup almayı da sever. Bu da ‘Hiç Kimse’den sana yazılmış bir mektup olsun…&lt;br /&gt;İnsanların şehirden şehre taşıdığı yanından ayıramadığı kitaplar, yazarlar vardır. Konya, Erzurum, İzmir, Manisa, İstanbul… Şehir duraklarımın hepsinde de kelimeleri, cümleleriyle ellerimden tutanlardan birisi de Nihat Dağlı’ydı.&lt;br /&gt;Kalbime dokunan sözlerinle ilk tanışmam Karkent’te olmuştu. Zaman ve Sızıntı’dan aşina olduğum Nihat Dağlı imzasını edebiyat dergilerinde görmeye başlamıştım. Esaslı okumalara giriştiğim bu dönemde Yedi İklim’deki Nihat Dağlı metinlerini altını çizerek yüksek sesle okuduğumu hatırlıyorum.&lt;br /&gt;Erzurum’un uzun kış gecelerinde gurbetliğimi paylaşan, kalbimi uyaran bu dağlı adam bana hiç yabancı değildi. Neydi seni bu kadar yakın kılan? Bu soruya bugün daha net cevap verebiliyorum: Şiir ve hüzün kardeşliği…&lt;br /&gt;Musa Güner, Kitap Zamanı’nda yer alan yazısında tam da o noktayı işaretliyordu. “Şiir yazmayan şair! İnsanın şair olması için gereken her şey var Nihat Dağlı’nın hayatında. Göç, zihin acısı, dil… Çıkar Sokak’ta gördüğümüz yoğun yaşantı, bir şairi akla getiriyor. Ortada bir şiir var; ama o yazıya değil, yaşantıya dönüşmüş belki de. Hayatın içine hüzün olarak sinmiş. Okur dikkatli bakınca, satırların arkasından kendine gülümseyen hüzünlü bir şiir perisi görebilir.”&lt;br /&gt;Sevgili Nihat abi,&lt;br /&gt;Yüz yüze ilk tanışmamız İzmir’de 1998 yılının Nisan ayında olmuştu. Kızlarağası Hanı’nda, Mustafa Kaylı ve daha başka dostlarla birlikte çaylarımızı yudumlarken hayattan, aşktan, kitaplardan, İzmir’den söz etmiştik. Bu kentte kaldığım iki yıl boyunca da ağabeyliğin ve dostluğunla hep yanımdaydın. Bir araya gelişlerimizde belki sana hiç teşekkür edemedim. Bu mektup aynı zamanda bu borcun ifası olsun.&lt;br /&gt;Peki Nihat Dağlı kimdi? Bendeki sureti çoktur ama öncelikle o susan adamdır. Kitapların sadık bir sevgilisidir. Hiç ceket giydiğini gören olmamıştır! -Ben Bursa’da görmüştüm ama o bir mecburiyetti-Yanından hiç ayırmadığı çantası da alameti farikalarındandır. Bir eli yanağındadır hep. Sizi dinler. Bedeni yanınızdadır ama bir süre sonra uzaklara gittiğini fark edersiniz. Ya yeni bir öykünün peşine düşmüştür ya da başladığı bir yazıyı tamamlamaktadır. Susar ve uzaklara bakar. Çayın ve sigara dumanın eşlik ettiği bu sessizlikte ‘çok koyu düşer ses’.&lt;br /&gt;Hayatı kıyıda yaşamayı tercih etmiş bu kara adamı denize ve martılara tutkundur. Yazılarında yüksek sesle konuşmaz, büyük laflar etmez, kendi sorularına bulduğu cevapları okurla paylaşır. O arayışta ortaya çıkan metni, acı ve hüzün duraklarından geçirip kalbimize taşır. Ve her yazıya noktayı mutlaka aşkla koyar…&lt;br /&gt;Sevgili Nihat abi,&lt;br /&gt;Sen her zaman içinden haberler verdin. Parmak uçlarını ateşten harflerle yaktın. Gönlünün boşluğunda uçuşan heyecanlara kelimelerden libaslar giydirdin. Sonra başka gönüllere postaladın. Hiç Kimseye Mektuplar’da gemisini batıran kaptandın. Kitabın sayfaları arasındaki kaybedişi, savrulmayı ve trajediyi ben de yaşadım. Acını duydum. Hiç Yoktan İyidir’deki aşksız zamanlara muhalif yüreğinin sesini sesim bildim. Elvada Oblomov’da yitik aşkın izinde süren yolculuğuna eşlik ettim. Denize konup kalkan martılara seninle birlikte simit attım. Çıkar Sokak’ta kalbine ayna tutan adamı daha yakından tanıdım. Nihat Dağlı’yı daha da sevdim.&lt;br /&gt;Sevgili Nihat abi&lt;br /&gt;İyi ki varsın. Yazdığın kitaplar iyi ki var. Allah sağlık sıhhat ve afiyet versin ve sen yine kalbimize iyilikler, güzellikler taşı. Ellerinden öpüyorum…&lt;br /&gt;MURAT TOKAY&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-2983653838916983508?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/2983653838916983508/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/nihat-dagliya-mektup.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2983653838916983508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/2983653838916983508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/nihat-dagliya-mektup.html' title='Nihat Dağlı`ya Mektup'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SpURarCR-mI/AAAAAAAAADg/RUx_kXMRooU/s72-c/267.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-832594265571257615</id><published>2009-06-11T06:34:00.001-07:00</published><updated>2010-06-17T11:39:01.007-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>Kaybetmekteki Kazancın Peşinde</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjEIDug-1lI/AAAAAAAAABQ/PV8mwENCiGA/s1600-h/31.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346063092784485970" src="http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjEIDug-1lI/AAAAAAAAABQ/PV8mwENCiGA/s200/31.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 159px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color: black;"&gt;Daha yenilerde tanıştığım, yani hiç tanımadığım biriyle İstanbul’a gidiyorum. O iki koltukta, kendi hikâyelerinden çıkıp gelmiş, birbirlerine kapalı iki adet zarf gibiydik. Ben onu o beni yokluyor. Bir ucumuzdan yırtılıyor, yırtılan yerlerimizden hikâyelerimiz çıkıyor. Aralıksız konuşuyoruz. İkramlar çoktan bitmiş, İzmir’den çıkalı iki saat olmuş, biz hala konuşuyoruz. Dikkat etsek de, yine de gecede sese dönüşüyoruz. Artık kendini uykuya bırakmış etrafı rahatsız ettiğimizi düşünerek susuyoruz. Rahatsızlık durumu olmasaydı da biz susacaktık, çünkü çoktan, birbirlerine kulak olmayacak bir ikili olduğumuzu anlamıştık.&lt;br /&gt;Yanı başımda, her söylediğimi büyük şaşkınlıkla karşılayan biri oturuyordu. Başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini imleyen her deyişim, verili hayatın ön kabulleri içindeki o yüzde eriyordu. Hiç kitap okumadığını, okumaktan sıkıldığını, bir sinema salonunda en son ne zaman film izlediğini hatırlamadığını söyleyen o iki gözün, benim uzun yıllara sarkan okumalarımdan çıkarıp dile döktüğüm ‘yüzüm’e öylece baktığını gördüğümde, daha yeni başlayan yolculuğun orada bittiğini anlamıştım. Anlamış ve yine kendimle kalmıştım. Yanımdaki uykuya dalmış, ben ise elimdeki derginin sayfalarına düşmüştüm.&lt;br /&gt;Bir cumartesi sabahında İstanbul’a varmış bir yolcuydum. İstanbul yağmurla ıslanıyordu. Hayır, çantamın bir köşeciğine yerleştirdiğim şemsiyeyi çıkarıp açmak gibi bir isteğim olmadı. Kendimi öylece yağmura bıraktım. Kent daha uykudaydı, yağmur düşmüş yollar sakindi. Öylece yürüyordum. Gözlerim sıcak bir mekân arıyordu. Değirmen pastanesinin kapısından içeri girip köşedeki masaya oturdum. Sigaradan kurtarılmış programdan önce bir şeyler yemek, çayla birlikte bir iki sigara içmek istedim.&lt;br /&gt;Oturduğum yerden yola, karşıdaki parka bakıyorum. Yağmur yağmaya devam ediyor. Parkın kıvrımlı yollarına, çimlerine, yapraklarından soyunmuş ağaç dallarına, çamların yeşiline düşen yağmurda kalıyorum. İstanbul uyanıyor, yollar doluyor, arabaların camları yağmurla yıkanıyor. Arabaların buğulu camlarından seçilen insan yüzlerine bakıyorum. Bazılarıyla göz göze geliyoruz. Beni tanısalar, hikâyemi bilseler, ben onları tanısam, hikâyelerine vakıf olsam diyorum. Masama çay konuluyor, yanına dilimlenmiş peynirli poğaça… Çayın buğusu yüzüme vuruyor, buğulu camdan dışarıya, gelip geçen arabalardaki insan yüzlerine, az ötedeki yağmur altında kalmış parka bakmaya devam ediyorum. İçim, yağmur tanelerinin toprakta bıraktığı ıslaklıkta kalıyor. İstanbul, yağmur, yollar, parklar, buğulu camların ardındaki silik yüzler, bir parkın yalnız ağaçları, yağmurla ıslanmış çimler içimde birikiyor. Poğaçadan birkaç dilim alıyorum, sonra dumanı tutan çaydan birkaç yudum… Değirmen pastanesinin açık televizyonundan sesler gelip konuyor masama, ıpıslak içime davetsizce sokuluyorlar. Program sunucusu günün ilk haberlerini geçiyor. Irak, Bağdat, savaş, patlamalar, ölümler, Amerika, diplomasi, siyasi parti liderlerinin demeçleri… Adana’dan Bağdat’a giden uçaktan geriye kalan ölü mühendisler, işçiler, bunların cenazeleri…&lt;br /&gt;Dışarıda yağmurla ıslanan İstanbul, yollar, parklar, ağaçlar, buğulu camlardan seçilen insan yüzleri… İçeride ben, ıpıslak olmuş içim, masama konulan çay ve poğaça… Televizyonda savaş ve ölüm…&lt;br /&gt;Sigaramdan kavisler çizerek yükselen dumana öylece bakakalıyorum. Yolların, insan yüzlerinin, yağmur altında dalları üşüyen ağaçların, ıslak toprağın, parke taşlarının içime saldığı ürpertiyi, sonra savaşa batmış ülkeleri ve kavgalarda boğulmuş insanları düşünüyorum. Oracıkta soruveriyorum: Kendini akışına bırakan varlık dirime çalışırken, bu varlığa doğmuş insanlar niçin ölüme çalışıyor? Hayat nerede? İnsan hayatın nesi, ölümün kimi oluyor? Televizyonlar niçin yağmurdan, yağmurla yıkanmış ağaçlardan, ıslak bir cumartesi sabahında İstanbul’a varmış bir yolcudan bahsetmiyor? Hayatın haber değeri yok mu?&lt;br /&gt;İzmir’den İstanbul’a yanımdaki koltukta yolculuk eden ısrar ediyordu: İnsan başarmalı! Çok çalışmalı, en iyi okulları kazanıp ‘birinci sınıf’ insan olmalı. Kentin modern yerlerinde oturmak, iyi bir ev ve araba edinmek için büyük paralar gerekiyor, bu da çalışmayı ve başarılı olmayı kaçınılmaz kılıyor. ‘Ama’ demiştim, ‘senin kazanman için benim kaybetmem gerekiyor. Birinin omzuna basmadan öne geçemiyorsun. Mutluluğun, birinin mutsuzluğuyla mümkün olabiliyor. Bu yarışçı algıda problem yok mu? Kendimizi bu hayata öylece bırakmak, biraz da ölmek olmuyor mu?’ Yol arkadaşım yüzüme öylece bakmış, ‘ne var bunda, hayat bu!’ demişti.&lt;br /&gt;Hangi hayat!?&lt;br /&gt;Kazanmayı, sadece kazanmayı işaretleyen bir hayatın bugünkü Irak’ı doğurduğunu, modern kentlerin ve şaşalı hayatların binlerce ölü çocuk demek olduğunu anlatamayacaktım. Amerika kazanmak için Irak’taydı; Iraklı binlerce çocuğun ölümü, Amerikalı çocuklar için hayat demekti. Hayır, bunları anlatamayacaktım, çünkü yanımdaki, ‘kazanma’nın peşine takılarak çığırından çıkmış ‘büyü’süz bir hayatın nimetlerine yazılmıştı. Ben ise, hayatının münkiriydim; başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğine inanmış, bir kıyıcıkta hayatımı kuruyordum. İncitmekten çok incinmeyi tercih ediyordum; kaybetmekteki kazancın peşindeydim. Bir yalnızdım! Çoktan ‘herkes’ten düşmüştüm. O akşam, yanı başımdaki koltukta benimle İstanbul’a gelen o yüz kalabalıktandı; kimse değildi, ‘herkes’ti&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-832594265571257615?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/832594265571257615/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/kaybetmekteki-kazancn-pesinde.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/832594265571257615'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/832594265571257615'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/kaybetmekteki-kazancn-pesinde.html' title='Kaybetmekteki Kazancın Peşinde'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjEIDug-1lI/AAAAAAAAABQ/PV8mwENCiGA/s72-c/31.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-1243883593564493862</id><published>2009-06-11T05:54:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:39:20.495-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>Aşk büyüktür</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjD-yfxhPEI/AAAAAAAAABI/nNgvJn4PhGk/s1600-h/125.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346052901164891202" src="http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjD-yfxhPEI/AAAAAAAAABI/nNgvJn4PhGk/s200/125.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 159px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size: 85%;"&gt;Her gün açık gözle düşlediğim şeyi, çabucak, soluk soluğa, baş dönmeleri içinde, umutsuz, acınacak bir durumda ve bir anda elde etmek, güzel mi? (Belki çocuklar başka türlü doğmaz, belki çocuk dediğimiz de bir çeşit tılsımdır, kim bilir? Geçelim şimdi bunu.) Sana borçluyum bunu Milena, onun için yanında çok rahat ve çok rahatsızım, onun için yanında çok çekingen ve çok özgürüm; bunu anladıktan sonradır ki, bütün öteki yaşamıma boş verdim. Gözlerime bak!&lt;br /&gt;Franz Kafka&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koğuşa asılan Mozart resmini bir bayan fotoğrafı sanan eğitim çavuşunun hıncına karşılık, ‘Mozart büyük bir besteciydi’ diyen askerin kararlılığını besleyen dinamiğin ne olduğunu filmin sonunda öğrenecektik: Aşk...&lt;br /&gt;Jane, Moskova’nın içlerine doğru giden trenin kendisine ayrılan kompartımanında aşkın kırıp döken yüzünü gösteren Anna Karenina’yı okurken tanıştığı harp okulu öğrencisi Andrei Tolstoy’a (yazar olan değil) bu aşkı taşıyacağını bilmiyordu. Bir şey daha öğrenecektik Sibirya Berberi filminden: Klasik liberalizmin formülleştirdiği, ‘özgürlüğümüz, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter’ tanımlaması bir yalandı. Hayır, hayatımız bir başka hayatın başladığı yerde bitmiyor, o hayatın kapısını zorluyor, çoğu zaman kırıyor o kapıyı, içlerine kadar sızıyor. Başka hayatlara karışıp duruyoruz; başka hayatlar da hayatımıza...&lt;br /&gt;Ağaç altlarının kar beyazına büründüğü, dalların ise yeşilden kızıla çaldığı ovada bir tren duruyor. Harp okulunun öğrencilerini alan tren Moskova’ya doğru yoluna devam ediyor. Batı’dan gelen bir hayatın Moskova’da kendince akıp giden bir hayata dokunuşu, içlerine yürüşü, orada oturuşu, pulluğun toprağın altını üstüne getirişine benzer bir sonuç doğuruşu kare kare perdeye düşüyor. Anna Karenina’da Anna, aşkın kırıp döken yüzüne muhatap kahramandı; aşka maruz kalıyordu. Geride bıraktığı ovayı dumanlarda bırakan trenin kadın yolcusu Jane, Anna’nın intikamını alırcasına, erkek kahraman Andrei Tolstoy’u herşeyi önüne alıp sürükleyen aşkın içine çekiyor. Bu sefer erkek kahraman aşkla çarpılıyor.&lt;br /&gt;Aşk düşünülerek, çalışılarak varılan bir yer değil; ona dair o kahredici boşlukla yaşayıp giderken bir rüzgarın kanatlarında gelip bizi çarpar. Bir beddua gibi... Çoğu kişi, çoğu zaman aşkla karşılaşmadan, ona ait boşlukla yaşar, sonra ölür. Aşkı bulmayız, o bize verilir. Aşka yakalanırız.&lt;br /&gt;Andrei Tolstoy, hiç ummadığı bir yerde, çok uzaklardan gelen Jane’yle aşkın içine düşer. Tren son istasyonda yolcularını bırakırken Jane’de Tolstoy’un geçmişine ait bir fotoğraf kalır. Tolstoy’da ise Jane’nin tamir edilmek üzere alınan yelpazesi... Bu iki şey, aşkı alevlendiren birer rüzgar olurlar. Geçmişten bir fotoğraf (ki bu Tolstoy’a ait) kadim ve köklü bir insanî durum olan aşka karşılık gelir. Çünkü geçmiş geçmez; hayatı kurmaya, ona karışmaya devam eder. Yelpaze ise (o da Jane’nindir), ‘ben’in yüzüne kısa süreliğine ferahlık taşıyan bir nesnenin ötesinde anlamı yoktur; kullanılıp sonra bir köşede unutulan herhangi bir şey gibi geride bırakılır.&lt;br /&gt;Andrei Tolstoy aşkla sarsılır, toprağı alt üst olur. Jane kapısını kırarak içine girmiştir. Sıkı bir disiplin altında yaşayıp giderken kendini sınırlara sığmayan bir akıntının içinde bulur; Jane’ye doğru akar. Kurallar bir bir çiğnenir. Bunun bedelini öder, ancak herşeye rağmen aşk kendisinde yaşamaya devam eder; geçmeyen geçmiş gibi... Tolstoy’u tanımakla Jane’de başlayan aşka benzer şey, iade edilen bir fotoğrafla durulurken, Tolstoy’daki aşk ise, bir türlü tamir edilmeyen ve geri verilemeyen yelpazeyle alevlenir.&lt;br /&gt;Aşk bu, kavga başlatır; tarafları teste tabi tutar. Bir sahihlik durumunu ortaya çıkarır sonunda. Jane Tolstoy’a ‘yelpaze aşk’ı anlatamaz, ‘Moskova yolculuğumu heyecanlı kılan, yüzüme hafif bir serinlik taşıyan bir yelpazeydin, o kadar’ diyemez. Tolstoy’un içinde serpilip gelişen aşk karşısında bocalar. Tolstoy, Sibirya ormanını, hayatı, renkleri daha kolay biçecek bir makinenin karşısına bırakılır. Bir disiplinin kendisine sunduğu üniform statüyü yırtıp atan aşk acısıyla saçlarının bir kısmı kesilir, ve bir mahkum olarak Sibirya’ya sürülür. Kendisini alıp götürecek trenin kalkacağı istasyonda dipdiri bir aşk olarak öne fırlarken, yelpaze aşkın imkanlarını tepe tepe kullanan Jane, küçüklüğünün diplerine doğru kayar; inler, kurtulmak için yine Tolstoy’a tutunur. Bu sefer samimidir, ancak çok şey kaybetmiştir. Sibirya Berberi’nin sahibinin eşi olarak Tolstoy’un Sibiryasına uzanırken kaybının büyüklüğü karşısında aşkı da büyür. Tolstoy’dan olma, ‘Mozart büyük bir besteciydi’ dediği için cezalandırılan asker oğlunu ziyaret eden Jane kendisini sonunda bize afettirir. Aşk bir kez daha kazanır: Mozart büyük bir besteciydi...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-1243883593564493862?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/1243883593564493862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/ask-buyuktur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1243883593564493862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1243883593564493862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/ask-buyuktur.html' title='Aşk büyüktür'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjD-yfxhPEI/AAAAAAAAABI/nNgvJn4PhGk/s72-c/125.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-1569846568998112886</id><published>2009-06-11T05:46:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:39:42.026-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denemeler'/><title type='text'>Aşkın mağlubusun sen</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjD8zniOPxI/AAAAAAAAABA/xLFnj9kR-OA/s1600-h/141.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346050721404829458" src="http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjD8zniOPxI/AAAAAAAAABA/xLFnj9kR-OA/s200/141.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 159px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color: black;"&gt;Öykücü o büyük denizin kıyısında aşka, mananın öykü haline tanıklığını kâğıda geçirmişken; bu tanıklığın kitabı Cam Irmağı Taş Gemi, güz yağmurları içinde kalbimin örtülerini kaldırırken; ben aşkın türlü hallerine ayna bu kitabın içine karışmışken, aşkta görünen öyküm de yazılmaya koyuldu. Yazıcı, yani öykücü, dahası Nazan Bekiroğlu, ne sadece yazıcı, ne sadece öykücü, ne de sadece NB idi; hayat kadar olan bir denizin dalgalarına yakışır tesirde kalbime sokulup onu dile getirebilen bir uyarıcıydı. Cam Irmağı Taş Gemi’sini ‘oya’layan her cümlesi içime bir çentik, bir kıymık attı, kanayan yerlerimden öyküm doğdu. Masamda açık duran kitabı boyuna çizdim. Bu metin, ‘iç’imin Cam Irmağı Taş Gemi’yi okurken okunmuşluğuna alamettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a.&lt;br /&gt;Ey kalbim!&lt;br /&gt;Aşkın yaralayıp geçtiği, yaralarken karaladığı bir kalbi aklamakla geçiyor ömrün. Uykusuz kaç gece geçirdin, unuttun. Kaç mevsim, kaç yıl yaşadın öylece, sayısı belli değil. Mermer kesilmiş o kalbe şefkatten bir merhem oldun. Ateşe her düştüğünde, her ateş olduğunda, ona kalbinden serinlik üfledin. Yüzü yeri gösterdiğinde, o düşmeye koyulduğunda, yanı başında bir imla gibi yükseldin; gözlerine tutunarak dile geldi, yürümeye koyuldu. Evet, ‘aşkın karaladığını aklamak aşktan büyüktü(r)!’ Ama gel gör ki; aşkın yaralayıp geçtiği, yaralarken karaladığı bu kalbe, aşka dair dili unutmuş bu kalbe aşkla bağlandın, bu kalpten aşk dilendin. Aşk dedin, sadece aşk… Bir cümle kursun, ‘seni seviyorum’ desin istedin. Ateş içindeki o kalbe su olup yürümüşken, sen de onunla ateş olmuşken, onun da sana su olup yürümesini bekledin. ‘Bana su ol, gel!’ dedin.&lt;br /&gt;‘Seni seviyorum’ diyemedi, ‘aşkın karaladığını aklamak aşktan büyüktür!’ diyebildi sadece, aşktan ötesini gösterdi. ‘Hayır’ dedin, ‘bir cümle kur, sadece bir cümle, ‘seni seviyorum!’ de.’ Diyemedi işte, diyemedi ve sen bütünüyle ateş kesildin. Alevden kanatlarla yükseldin yanından, yükselirken konuştun. Her konuşman onu susturdu, yeniden hatırladığı dilden oldu, gittikçe kocaman bir susku oldu. Sustukça kalbin acıdı. Bir sevgili olarak giremediğin kalbin dili de sana kapandı. Sustu, sadece susabildi. Bu kadarını yapabildi. Öyleydi; aşkla karalanmış kalpten aşk, ısrarla aşk istemek, o kalpte kabuk bağlamış onlarca yarayı yeniden kanatır. Aşk talebine cevap vermeyen kalbe ‘sitem’ etmek o kalbe taş atmaktır, o kalbi kırmak, susturmaktır. Onu susturdun! Bu sana daha ağır geldi, karşında sadece bir ‘susku’ olabilen o kalbi tekrar dile getirmek, ona birkaç cümle kurdurmak istedin. Yeter ki susmasın istedin; konuşsun, sadece konuşsun... Ondan bir cümle değil, herhangi bir cümle bekledin. Ama susuyordu işte! Seninle kımıldanan dili yuvasına kıvrılmış, içinde uyanmış kelimeler tekrar uykularına çekilmişti. O kalbe daha büyük taşlar attın. Bu taşlar, canını acıtsa da konuşturacak sandın. Öyle sanıyordun. Ama aşk bahsinde böyle olmuyor. Sevilen kalbe daha büyük taşlar atılınca, o daha büyükçe kırılır. Ölür, bütünüyle susar! Sevene sadece gitmek kalır; seven için bu ölüm olsa da, elinden başka bir şey gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b.&lt;br /&gt;Ey kalbim!&lt;br /&gt;Aşkın mağlubusun sen. Zaferlerde adın yazılmıyor, mağlubiyetlerin adamısın. Taşın içindeki heykele giden yontucu gibi mağlubiyetteki zafere yürüyorsun. Aşk, seni onurdan ve gururdan soyundurmuş. Ne kadar iktidar varsa, hiçbiri üzerinde iyi durmuyor, bir yerinden sarkıyorlar. Sahip olduklarından vazgeçiyor, çokluğunu azaltıyorsun. Yolun seyrelmeye varıyor, her adımın seni biraz daha azaltıyor. Devamlı kıyıya düşüyorsun; etrafında kim ve ne varsa, yerin hep kıyı oluyor. Sen bir ‘kıyıperver’sin işte! Yaşamıyorsun; yaşamıyor, yaşamıyor gibi yaşıyorsun. Yaşadığını sandığın anda, kaybediveriyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c.&lt;br /&gt;Ey kalbim!&lt;br /&gt;Aşka düşmüşsün; kaderin, camın kırılganlığına, taşın sertliğine yazılmış. Kaderin sorusu yok biliyorsun, sonucu var sadece. Aşk içini bir cam kadar inceltmiş, parlatmış; ne varsa hayatta, gelip ona dokunabiliyor. Hayatın en ince ve en küçük parçaları bile, taşın sertliğiyle kalbine varıyor. Hayatın harına her düştüğünde dağılıyorsun, içinde cam kırıkları dolaşmaya başlıyor. Kanıyorsun; evine, kalbine dönüyor, içine düşüyorsun.&lt;br /&gt;Sen bir yazıcısın, ey kalbim! Aşkın mağlubu bir yazıcı olarak ressamlara akrabasın. Kelimelere sığınıyor, kalbini kelimelere sığıştırıyorsun. Her seferinde, kelimelere her sığındığında, içinin resmini yapıyorsun. Yontucu taştaki fazlalıkları atıp içerideki resmi çıkartırken, sen içindekine kelimeler giydirip onları kapatıyor, kapatırken gösteriyorsun. Dışarıda yaşananların içinde öldürdüklerini yazarak yaşatıyorsun. Ölümden kaçan ne kadar şey varsa gelip yazına oturuyor, yazında hayat buluyorlar; o kadar şey içinde yaşamaya koyuluyorsun. Hayır, çoğu yontucu gibi ‘tanrı’yı resmetmiyorsun; yazıda, zaaflarınla birlikte, bir insan olarak yer alıyorsun. Biricik bir hayat yaşıyorsun; yaşadığın ne ise, bu, gidip kendince olan bir dile oturuyor.&lt;br /&gt;Son noktayı koyduğun her yazı, yürüdüğün her yol içindeki eksikliği tamamlayamıyor; eksik tarafın, düşmüş bir dişin oyuğu gibi sızlıyor. Taşın sertliğinde bir hayatı karşılarken, soruların, camın inceliğine ve şeffaflığına akraba bir kalbin yokluğunda karşılıksız kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d.&lt;br /&gt;Ey kalbim!&lt;br /&gt;O büyük denizin kıyısında aşka, mananın öykü haline tanıklığını kâğıda geçiren öykücü, yani Cam Irmağı Taş Gemi’sini elinde mor mürekkepli kalemle okuduğun Nazan Bekiroğlu, Nihade’yi kitabına zeyl yaparken, yazıcın olan benim de hikâyeme zeyl düşürmüştür:&lt;br /&gt;“İstanbul’un bütün müneccimleri uykuda, bütün İstanbul rüyalardaydı. Bir o, bir cellâtlar uyanıktı. Bir de ben uyanıktım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e.&lt;br /&gt;Elif’i bulsa, yolu Elif’e varsa hikâyesinin bir sonu olacak Be’nin; aşkının kapkaranlık hikâyesi bir yerinden aydınlanıverecek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3659022336371843670-1569846568998112886?l=nihat-dagli.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/feeds/1569846568998112886/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/askin-maglubusun-sen.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1569846568998112886'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3659022336371843670/posts/default/1569846568998112886'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/06/askin-maglubusun-sen.html' title='Aşkın mağlubusun sen'/><author><name>Nihat Dağlı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02207262711714639183</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/Si_qF5fdu0I/AAAAAAAAAAg/Ge51YpTQEOQ/S220/Darende+Pozlari+(05).JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_I-rP64J7dsk/SjD8zniOPxI/AAAAAAAAABA/xLFnj9kR-OA/s72-c/141.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3659022336371843670.post-6941280526435498874</id><published>2009-06-10T10:37:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T11:40:23.310-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gazete Yazıları'/><title type='text'>Turgut Cansever ne demekti(r)?</title><content type='html'>&lt;span style="color: black;"&gt;Ne yazık ki, güncel olanın iğvasına kapılıp `an`da, yaşananda, yani yüzeysel olanda eğleşiyoruz. Göz önünde olanın ilgilisi, taliplisi, içinde duran bir şeyi olunca, olan şeyin ne mene bir şey olduğunu öğrenemiyor, parçası olduğumuz şeyi bir bütün halinde görme şansını yitiriyoruz. Oysa merkezde duranın kıyısına/dışına çıkabilseydik, hem merkezi olanı daha net görebilir ve okuyabilirdik hem de `kıyı`larda yaygın olanın dışında daha öz(n)el diller geliştiren isimlerle buluşabilirdik. Hayır, bunu çok az yapabiliyoruz. Kalabalıkların hayatında dolaşıma çıkmış/hayat bulmuş diller, bu dillerin sahipleri yollarımızı kesiyor, bizi kendilerinde tutuyorlar.&lt;br /&gt;Şimdi, &lt;/span&gt;&lt;a class="u" href="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/turgut-cansever/"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Turgut Cansever&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; artık yok, onu kaybettik! Doğru mu bu cümle? Bu `bilge mimar` bizimle miydi ki onu kaybetmiş olalım? Sorun da bu değil mi? Maksadım da buna işaret etmek! Kendi kuytusunda derinlikli, kuşatıcı ve yaşanılır bir dil kuran böylesi `yol gösterici`ler, hayatlarımızın/ilgilerimizin kıyısında duruyorlar. Hayatlarımızın dışında kaldıkları için de, başka türlü bir mimariyi öngören, hayatı ve eserleriyle bu mimariye işaret olan Turgut &lt;/span&gt;&lt;a class="u" href="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/cansever/"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Cansever&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;`in ülkesinde kentler, evler, binalar `çok çiğ çağ`ın alameti oluyorlar.&lt;br /&gt;MİMARİ VE İNSAN &lt;/span&gt;&lt;a class="u" href="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/ontolojisi/"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;ONTOLOJİSİ&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;&lt;br /&gt;Evet, Turgut Cansever artık aramızda değil. Bundan böyle yaşanılır dilini, yazdıklarıyla/ konuştuklarıyla buluşabilen talihli insanlara açacaktır. Şükür ki, o insanlardan biriyim. Bir zamanlar ondan habersizdim. &lt;/span&gt;&lt;a class="u" href="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/mevlana-idris/"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Mevlana İdris&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;`in şiirindeki çocuğun annesine sorusuyla ona giden yola girmiş, büyük bir hakikate uyanmıştım. Çocuk, `Anne! Binalar niye ağaçlardan yüksek` diyordu. Şiire sızmış bu çocuk, `Kral çıplak!` diye haykıran diğer çocuk gibi gelmişti bana. Ölümcül bir korkuyla yaşanan yalanın çocuğun bakışıyla çözülüvermesi gibi, şiirdeki çocuğun sorusu da, hayatı boğar hale gelen ama yine de kabul gören bir mimari perspektifin üzerini çizmişti. Bir şiirde, şiirin tek dizesinde, bir çocuğun sorusunda, ağaçlardan yüksek binalar dayatan modern mimarinin insana ve varlığa yabancılığını, bu yabancılıktaki gururu ve kibri görmüştüm. Sanıyorum bu fark edişle birlikte insan-mekân ilişkisine daha çok eğilmeye başlamıştım. Bir mekâna doğan insanın kendince bir mekân kuruyor olmasında saklı çok şey olmalıydı. Ev sadece bir barınak, şehir sadece bir yerleşim birimi değildi. Ev ve şehir bağlamında okumalarım arttıkça yolum felsefeye, şiire ve müziğe daha çok düşer olmuştu. Temel bir insanlık durumuyla karşı karşıyaydım. Beni başka disiplinlere götüren bir okumanın içindeydim.&lt;br /&gt;`Geleneğe olan düşmanlık ile gittikçe kalınlaşan katı muhafazakâr sığınmacı tavrın çatışması dışında` bir dil kuran Turgut Cansever ismiyle o sıralar karşılaştım. Dergilere verdiği söyleşilerden, bu dergilerde yayımladığı yazılardan okudum kendisini. Turgut Cansever okumalarımda şiire sızan o çocuğun sorusunun cevabını buldum. Binalar ağaçlardan yüksek yapılıyordu çünkü insanlar kendilerinden ve varlığa içkin ruhtan uzak düşmüşlerdi. Herhangi bir isimden değil, Turgut Cansever`den bahsediyorum. &lt;/span&gt;&lt;a class="u" href="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/mustafa-armagan/"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Mustafa Armağan&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;`ın tanımlamasıyla, `Kendine özel bir düşünme sistematiğini yine kendine özel bir sesle dile getiren Turgut Cansever, Türkiye`nin yetiştirdiği ender düşünür-sanatçılardan birisi`dir. İnsanın yeryüzüne gönderilişinin hikmeti içinde mimarisini kuran ve kendi mimarisinde insanın ontolojik soru(n)larına karşılık gelen imkânlar sunan büyük bir isimdir. Ki büyük isimler, soylu birer dağ gibidirler. Ancak zahmete yazılarak kendilerine yürüyenlere sırlarını açıyorlar. Bunun için bu dağlara doğru yürümek, eteklerine yanaşıp diz çökmek, alttan yukarılarına doğru bakmak, sonra zirveyi göze alarak tırmanmaya koyulmak gerekiyor. Çetin bir iştir bu! &lt;/span&gt;&lt;a class="u" href="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/yorulmak/"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Yorulmak&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; kaçınılmazdır. Oysa bu çağın çocukları hıza tutkunlar. Her şeyin hızlıca olmasını isterler. Hızla koşmak, çok çabuk varmak, hemencecik sahip olmak... &lt;/span&gt;&lt;a class="u" href="http://www.tumgazeteler.com/haberleri/sabir/"&gt;&lt;span style="color: black;"&gt;Sabır&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; bu çağın ruhundan düşmek üzere. Sabır, zamane çocukları için sadece lügatlerde karşılığı olan bir kelimedir.&lt;br /&gt;`BEN`İN İSTİLASINA UĞRAMAK&lt;br /&gt;Bir de bu isimlere gitmek, bunlara kalpleri açmak, beraberinde bir dönüşümü getiriyor. Onlara giden eskisi gibi kalmıyor. Bir milat oluyor bu isimleri tanımak. Yanlarına düştünüz mü, ışıkları altında kalıyorsunuz. Boşluklarınız, eksiklikleriniz sırıtıveriyor hemen. Onlarla dolmaya başlıyorsunuz, kendinizden boşalıp onlara dönüşüyorsunuz. Bu `çok çiğ çağ` ise hastalıklı bir `ben`in istilası altında, daha çok `ben`e sarılıyor. `Ben`i şişirmek, bir numara olmak, en büyüğüne oynamak, herkesin omzuna basarak öne çıkmak çağın vazgeçilmezi. İnsanlara, `içinizdeki devi uyandırın!` diyorlar. Herkesten birer dev olmaları, dev olup küçükleri 
