Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2010 Pazartesi

Şahsi bir Cemil Meriç okuması

“Benim düşüncelerim heteredokstur. Öyleyse ben neyim? Ben kendimim; hiçbir hizbe dâhil değilim, hakikate mensubum.”

(Cemil Meriç ile Sohbetler, Halil Açıkgöz)

Üniversite öğrencisiyken karşılaştığım, okumakla düşüncenin türlü hallerine açıldığım Meriç’i yirmi beş yıl sonra bir vesileyle yeniden okuma imkânı buldum. Kitaplığımda biriken, aralıklarla okunmuş Meriç külliyatını çalışma masama koyduğumda başka türlü bir okuma bekliyordu beni. Anlatmak ve yazmak üzere Cemil Meriç konusuna eğilecektim. Meriç’i çalışma konusu yapacağımı fark ettiğimde tereddüde düştüm. Çünkü hep içten bir insiyak ve derinden hissettiğim ihtiyaç ile konularla ilgili olmuş, yazarların okuyucusu olmuştum. İlgili olduklarımı okumuş, okuduklarımla ilgili olmuştum. Yazar ve kitaplar benim için ‘konu nesnesi’ değil, hayati şeylerdi. Meriç Külliyatı’na öylece bakarken şunu düşündüm: Bu vesile olmasaydı Meriç’i tam da şimdi yeniden okur muydum? Cevap, ‘hayır!’dı. O halde, anlatmak ve yazmak üzere bir okuma olacaktı benimkisi. ‘İş’ olsun diye okuyamazdım, okusam okuduğuma yabancılaşacaktım. Anlatmak ve yazmak üzere Meriç’i okumaktan vazgeçmek üzereyken kendisine dair hissettiğim minnet duygusu buna mani oldu. Üç ay kadar Meriç ile yatıp kalktım. Bir süre sonra ‘ben’ ve ‘Meriç’ ayırımı ortadan kalktı; savunmasız ve hesapsız bir kalple kendisine maruz kaldım. Meriç ile ilk karşılaşmamı, bu karşılaşmanın hikâyemi nasıl kurduğunu fark ettim. Meriç’e dair kaçırdığım o kadar şey olmuş ki… Şimdi daha net bir Cemil Meriç fotoğrafına sahibim. Ve bu metin, bu fotoğrafı vermek düşüncesiyle yazıldı.

Demem şu ki; yazılan veya konuşulan konu, kendi bütünlüğüyle değil yazanın veya konuşanın şahsiliğiyle ortaya çıkar. Anlatıcı veya yazıcı olduğu hal üzere konuya yaklaşır ve olduğu kadarıyla durumu kuşatabilir. Dolayısıyla konu, çoğu zaman anlatıcı ve yazıcının anlatımına ve yazısına sığmaz. Şimdi ben de bir yazıcı ve anlatıcı olarak ‘Meriç’e eğilecek, olduğum hal üzere ‘konu’yu buraya taşıyacağım. Meriç yazıda, içime vuran veya perspektifime sığdırdığım fotoğrafıyla görünecektir. Durum bu olunca, şu içtenliği ortaya koyma gereğini hissetmekteyim: Nasıl, kim olarak ve ne şekilde Cemil Meriç’e gittim?

Meriç ile karşılaşma

Başkalarının hikâyelerine doğarız. İçine doğulan mekân, tarih ve sosyoloji hikâyenin başlangıcını ve ana izleğini belirlese de her hikâye sonraki karşılaşmalarla kendi evrenini kurar. Bu ön kabul, hiç şüphesiz benim de hikâyemin mottosudur.

1970’li yıllar… Ebeveynim, yürüdüğüm sokaklar, yaşadığım köyde olup bitenler, başka bir dilin, Kürtçe’nin içinde döneniyordu. Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı köyümde yazıldığım ilkokulda, ebeveynimin ağzında olmayan Türkçe’nin kapısına bırakılmıştım. Yabancım olan bir dili yazmayı, okumayı ve konuşmayı öğrenecektim. Tek kelime Türkçe bilmiyor; kalem, defter ve kitapla ilk kez karşılaşıyordum. Beni uzaklara götürecek bir yolculuğa yazılmıştım. Kürtçe’den Türkçe’ye taşınacak, doğduğum dünyanın yanıbaşında/içinde başka bir dünya kurulacaktı. Hiç farkında değildim; ‘sıla’dan ‘gurbet’e çıkıyordum. ‘Anne’ dilimin yanında ‘ana’ bir dil edinecek, böylelikle ‘gurbet’i kendime ‘sıla’ kılacaktım. İçine bırakıldığım hikâyeden ve dilden sürgünlüğümün, bu sürgünlükte üzerime sinecek yabancılığın kıyıcılığına karşın hayatımın bir güvenlik arayışına dönüşeceğini bilmiyordum. Oldu bütün bunlar, her şey ben büyürken yaşandı. Kapılarını araladığım Türkçe’nin evrenine, kendi hikâyeme yürüdüm.

İlkokulu bitirmiş, Türkçe’yi öğrenmiş, Diyarbakır’da Ortaokul’a kaydımı yaptırmıştım. Kürtçe’den ve ailemden uzakta ‘yabancı’ biri olmuştum. Sıla biraz daha geride kalmış, gurbet biraz daha yakıcı olmuştu. Arkadaşlarım dediğim yaşıtlarımın arasında köylü bir çocuktum. Üzerimdeki kıyafetler, ağzımdaki Türkçe yabancılığıma işaretti. Ne geriye dönebiliyor, ne de vardığım yere yerleşebiliyordum. Ürkek, tedirgin ve huzursuzdum. Kaçtığım bir yer vardı: Dersler, ödevler ve kitaplar… Okul çıkışlarında çantasını omuzlayıp kentin dışına kaçan o çocuğu hiç unutmadım; dizlerine koyduğu kitaplara gömülerek gurbetten kurtuluyordu.

Ortaokul bitmiş, Adana’ya lise okumaya gidiyordum. Beni Adana’ya taşıyan otobüste okuduğum ve yıllarca kitaplığımda duran metinler, o sıra ne tür bir okumaya maruz kaldığıma işarettir. On beş yaşlarında bir çocuğun Seyyid Kutup, Said Havva, Hasan el Benna okuması ne demektir? Bu sorunun cevabını çok düşündüm. Gurbet duygusunun baskısından can havliyle kaçan o çocuk, kendisine sığınak olanın muhtevasına ve uygunluğuna bakacak durumda değildi. Kaçtığı yerden ve sığındığı kitaplardan kendisine bir dil, bir duyarlılık kalıyordu. Artık Müslüman, dindar biriydi. Bu sefer dili ve duyarlığıyla da bir yabancıydı. Yaşadığı yeni kentin, okuduğu lisenin kozmopolit havası onu ‘kıyı’ya itiyordu. Dışarısı içiyle çelişiyor, içini seçerek kendine gömülüyordu. Okuduğu kitap ve yazarların çoğalması sadece durumunun koyulaşmasına yarıyordu.

Çocukluktan çıkmış, liseyi bitirmiş, üniversiteyi okumak üzere İzmir’deydi. Yerleştiği öğrenci evinde, Said Nursi ve Risale-i Nur Külliyatı’nı okuyordu. Muhafazakâr ve dindar insanların hayat ve Türkiye tasavvurunu paylaşıyor, durumunu daha da muhkem kılacak metinlerin peşinden gidiyor, böylelikle başka türlü bir hikâyesi oluyordu. Edindiği yüzlerce kitabın kendisine armağan ettiği bu hikâyeyi sevmişti. İletişim Yayınları’ndan çıkan Cemil Meriç imzalı Bu Ülke ile o sıra karşılaşmıştı. O delikanlı yirmi beş yıl sonra, başka bir ben olarak bu yazıya oturunca, Bu Ülke’nin o nüshasına yeniden baktı. Kitaptan altını ve üstünü çizdiği yerleri okurken şunu fark etti: Bu ülkenin muhafazakâr ve dindar fotoğrafıyla kavgalı aydınların böğrüne yumruk indiren Meriç’in altını çizmiş, “Said Nursi, dağ başında va’z eden bir mürşit. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın” diyen Meriç’i alkışlamış, amentüsünün aydınlığına soru sokuşturan bir Meriç’i ise karalamıştır. Öyle yapmıştır zira, duyarlıkları yüzünden değerlerinin ve ülkesinin hakkının yenildiğine, dolayısıyla mağdur edildiğine inanmıştır. İlk kez okuduğu, üslubuna çarpıldığı, ama durduğu yere tam da oturmayan Meriç’in, kendisinden yana cümleler kurarak hakkı teslim ettiğini düşünmüştür.

Meriç’ten açılma

Meriç’in altını değil üzerini çizdiğim düşünceleri olsa da, şiire, felsefeye ve hakikate akraba üslubuyla kışkırtılmıştım. Bu Ülke’den hemen sonra Ötüken’den çıkmış Mağaradakiler’i okumuştum. Tabii ki, İletişim ile Ötüken arasındaki mesafeyi bilmiyordum. Altını çizerek okuduğum yazar elimden tutmuş, beni ‘kendimden dışarı’ya çıkarmıştı. Meriç, ‘yabancı’laşmış aydınlara benzemiyordu. Kimi sorularıyla oturduğum evi eksiltse de bir yabancılık duygusu hissettirmiyordu. Oturduğum inanca ve ait olduğum evrene dönük eleştirileri hınçtan çıkmıyor, hakkaniyet duygusu içinde sorularını soruyordu. Bu yakınlığın verdiği güvenle ona yöneldiğimi ve kendisini okuyarak kendimden dışarıya çıktığımı yıllar sonra anlayacaktım. Uzun Bir Adam’da İlhan Berk’in şu cümlelerinin altını çizmişim: “Gide, beni çileden çıkarmıştı. Bir Saul değildim ama, onu enikonu doğrulayandım da. Tohum Ölmezse’yi elimde çize çize eskitmiştim. Her satır beni deliye döndürüyordu. Sonunda Gide beni baştan çıkardı.” Berk’in Gide için hissettikleri, Cemil Meriç’e dair hissettiklerimle aynıydı: Meriç’ten önce küçük evimde tanıdık sesler arasında sükûnet içindeyken, Meriç’ten sonra her bir taraftan kulağıma çarpan sesler içindeydim. Meğerse Meriç’in evimdeki seslere güzelleme olan dilinin peşine takılmış, bilmeden başka evlerin kapılarından içeri girmişim. Kitaplığımda Nursi’nin yanı başına yerleşen Cemil Meriç, çok geçmeden Balzac’ı, Dostoyevski’yi, Nietzsche’yi de çekmişti. Vadideki Zambak, Goriot Baba, Suç ve Ceza, Karamazof Kardeşler, Böyle Buyurdu Zerdüst kütüphanemi çeşitlendiren kitaplar olmuştu.

Evine kapanmış biri değildim artık, uzak mahalle ve coğrafyalarda geziniyordum. Meriç üzerinden okuduğum yazarlar, karıştığım hikâyeler ve duyduğum sesler, beni yüzlerce ağacın, börtü-böceğin olduğu bir ormanda yürütüyordu. Meriç yetkin bir baba, bir üstad olmuştu bana; burunlarını ormanın içlerine doğru uzatan patikalara soktuktan sonra da kaybolmuştu. Asırlık ağaçların ve kadim uğultuların içinde, az yürünmüş yolların başındaydım. Kafam karışmıştı. Düşüncenin katmanlı ve çatışmalı evrenine karışmışken ‘ev’e de dönemezdim. Yapacağım tek şey vardı: patikalardan iz sürmek…

Hep bunu yaptım! Kıvrım kıvrım uzayan sayısız yolculuklar yaşadım, çatallaşan yolların ve yakamı bırakmayan tedirginliklerin içinde kendime yönler seçtim. Yoruldum, düştüm, kalktım, yine yürüdüm. Edebiyattan felsefeye, felsefeden edebiyata, yazardan yazara, kitaptan kitaba, bir ülkeden diğerine gittim. Öğrenciliğim bitti, kitaplarım çoğaldı, kütüphanemde yeni kitaplara yer kalmadı ama ben kitabevlerine gitmeye devam ettim. Beklediğim duraklarda, bindiğim otobüslerde, vardığım yerlerde bana eşlik eden hep kitap oldu. Hayatım; kelimelerin, cümlelerin, hikâyelerin, konuların koynunda geçti. Girdiğim yollar, vardığım isimler, içine düştüğüm hikâyeler, topladığım o kadar cümle ‘eski ben’imi yıktı, bana ‘yeni ben’ armağan etti. Daha doğrusu, doğarak eklendiğim hikâyeden alındım, kendi hikâyemin öznesi kılındım.

Yeniden Meriç

Başımı yaran, içimi deşen, beni yıkıp yeniden kuran her bir şey Meriç üzerinden gittiğim uzaklarda oldu. Kendisinden açılıp uzaklaşmış olsam da ondan bütünüyle habersiz değildim. İsminin geçtiği metinlerle, kitaplarıyla, etrafında yapılan tartışmalarla ilgili olmaya devam ediyordum. Mesela İstanbul’da kızı Ümit Meriç Hanımefendi’ye misafir olduğumda Cemil Meriç Kütüphanesi’ne girme, o cilt cilt sıralanan kitaplara dokunma talihini yaşadım. Yayımlanan her yeni kitabını edindim. Meriç bir imge olarak bana eşlik etmeye devam etti. Kendisiyle ilk karşılaşmamda edindiğim haline karşılık gelen bir şeydi bu. Benim için, Bu Ülke, Mağaradakiler, Jurnal’lerdeki yara(r)lı adamdı. Yeni ‘bir dünyanın eşiğinde’n sesleniyordu.

Çocukluk hikâyesinden firar etmiş, ‘anne dil’inden farklı bir ‘ana dil’de yaptığı yolculukların çoğulluğuyla hikâyesini kurmuş biriyken, bir kez daha Cemil Meriç’e gitme imkânı buldum. Yirmi beş yıl önce beni baştan çıkaran, düşüncenin uğultulu ormanına bırakan üstadımı ikinci kez okudum. Hayır, bu bir tekrar okuma olmadı. Zira yirmi beş yıl önceki delikanlı değildim ben, bir başka ben olarak Meriç’e düştüm. İlk karşılaşmamda onu oturduğum evin daracık penceresinden gözetlemiştim; kendisini, evime uygunluğu ve karşıtlığı içinde değerlendirmiştim. Öyle yapmıştım ama peşi sıra gitmeyi de bilmiştim. İşte geçen yılların ve bu yıllara doluşanların inşa ettiği heteredoksluğumla yeni okumayı yaptım. Onu bir çerçeveye oturtma kaygısı gütmeden, sadece bütünlüğü içinde anlamaya çalışarak…

Şimdi bu yeni okuma sayesinde, Cemil Meriç’in hakikatli bir okuru olduğumu söyleyebilirim. Okumamı bitirip bu yazıya oturduğumda hissettiğim şey, Meriç’i sevdiğim oldu. Okuru olduğum metinlerde diri bir kalp, vicdan ve yaşanmışlık hissetmişsem, o metinlerin sahipleri gelip kalbime yerleşmiş demektir. Bütünüyle kurgusal, bütünüyle kafa işi, alabildiğince sistematik metinlerde yazıcıyı, dolayısıyla bir hayatı değil ‘iş’i görürüm. Salt bilgi olan metinler bana bir hayat armağan etmezler. Oysa kalbimin konukları olan düşünür, filozof ve yazarlar, metinleriyle birlikte insani halleriyle de bana dokunurlar. Meriç Külliyatı’nı yeniden okuduktan sonra anladım ki Meriç de kalbimin ebedi konuğu yazarlardandır. Dilinde ve eylediklerinde yaşayan soy isimlerden biridir o. Sadece ansiklopedik bilgi yumağıyla okuyucunun karşısına çıkmıyor, çatışmalı bilgilerin evreni olan yara(r)lı bir hayat şeklinde de görünüyor. Metinlerinde bolca acı, duygu, türlü insan halleri yaşıyor. Meriç’te bilgi, yazarının içinden geçerek okuyucuya varıyor. Duygusu, öfkesi, coşkusu ve acısı olan bir bilgiye maruz kalınıyor, formel olanla değil hayatiyetle buluşuyorsunuz.

Ne kadar haklı! Bir insanı tanımak; onun acılarını, duygularını, yenilgilerini bilmekle mümkündür, kronoloji bize bir insan armağan etmez. “Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki, zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.” Bu satırlara sinmiş hal bana çok tanıdık geldi; yaşayan bir Meriç’e dokundum, kitaplara kaçmış kendimi gördüm. 38 yaşına kadar kendisine iyice görünmeyen bir hayata mahkûm gözlerini Paris’te bıraktıktan sonra yazdıkları ise canımı yaktı: “Gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. Tekrar çarka takıldım. Ölümü bir münci olarak arıyordum. Meselelerimi ancak o çözebilirdi, korkak olduğum için intihar etmedim. Körlük bir nevi ölüm. Hayır ölümden çok daha beter bir işkence. Öldükten sonra yaşamak gibi bir şey. Bir hortlak gibi yaşamak...”

Böyledir Cemil Meriç, baştan ayağa insan kesilmiştir. Kendisinde zoraki ‘büyük adam’ rolleri ve kibri yoktur. Ten ve ruhuyla ait olduğu hakikatin diliyle, yakıcı/yıkıcı/kurucu bir üslupla kendisini açıyor. Doğu, Batı, bu ülke, aydın, iman, inkâr, kadın, aşk konuştuğu ne ise, Meriç’in kalbindeki karşılıklarıyla görünüyor. Lamia Hanım’a yazdığı mektuplarda, kaygısızca ve hesapsızca soyunan bir adam görürsünüz; mağlubiyet, çaresizlik, türlü türlü açlık mektup halinde ete kemiğe bürünmüştür. Hakikatin taliplisi birinin kalp atışları duyulur metinlerinde. Zira vardığı duraklarda ilgili olduğu şeylerin kalbine düşen halleriyle konuşmuştur. İnsan ancak mahreminin önünde kaygısızca soyunur; Meriç, mahremi bildiği okuyucuya seslendiği için bu derece çıplak, bu derece insandır. Vakıf olduklarını, herhangi bir hizbin kabullerine uygun hale sokmadan ‘kamu’ya gösterir. Mensubu olduğu hakikatin gürleşmesi adına konuşur ve cümlelerini kurar. Teninde ve kalbinde hissettiği duruma dilden bir libas giydirmekten çekinmez. Bu yüzden efendi, smokinli bir dili yoktur; bıçkın, serseri, duygusu olan bir dil ile okuyucusuna çarpar.

Meriç okumak

Malum, aralıksız bir okumayı önemseriz. Bir kitaptan diğerine konmayı, yazardan yazara seyretmeyi, okumanın içinde geçen kesintisiz zamanları bir değer olarak biliriz. Schopenhauer, bizim için ‘değer’ olan bu duruma düşenlerin zehirlenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyler. İddiasını şöyle temellendirir: İnsan, yediği yemekleri hazmetmeden yeni bir sofraya oturup atıştırmaya devam ederse çok geçmeden mide fesadına uğrar. Yemek, kendisine nimet olması gerekirken zehir olur. Okuyucu da okudukları üzerinde düşünmeden, onları hazmetmeden, karşılaştığı bilgiyi eşip kendine ait kılmadan başka okumalara girişirse işlenmemiş ham bilgi deposuna dönüşür. Bu işlenmemiş birbirine karşıt bilgiler sahibini serseme dönüştürür. Dolayısıyla kesintisiz okuma sahibi okuyucu bir şey olmayan omurgasız biri olur.

Schopenhauer’in işaret ettiği tehlike, Meriç benzeri ‘sistematik’ olmayan yazarların okuyucuları için de geçerlidir. Metni ve yazarı derinden kavrama gibi bir çaba içinde değilseniz, Meriç tarzı çatışmalı dünyalarda kaybolursunuz. Maruz kaldığınız o çok renklilikte renksiz kalırsınız. Mesela kendinizi dindar biri olarak görüyorsanız, Meriç’in özelde İslam genelde inanıyor olmakla ilgili pozitif değerlendirmeleriyle doğrulanmanın hazzını yaşar, ancak aynı konularda ortaya bıraktığı kimi çatallı sorularla da rahatsız olursunuz. Rasyonel akla yaslanan Batı’ya veya başka türlü bir tasavvurun yurdu olan Doğu’ya yakınsanız, Meriç yine sizi hem sevindirir hem de kızdırır. Kendi içinde tutarlılığı esas alan sistematik düşünürlerin ölçerek oluşturdukları formları önemsiyorsanız, Meriç’in o azade üslubu, birbirine karşıt gibi görünen parçacı yaklaşımlarından oluşan ‘kırkambar’lık hali sizde ‘tutarsızlık’ hissi oluşturur.

Meriç’in sistematik olmayışına, birbiriyle yumruklaşıyor gibi görünen parçacı yaklaşımlarına dair yapılan değerlendirmelere katılmadığımı, bu durumunun yanlış görüldüğünü, bunun kusur değil artı bir değer olduğunu da belirtmek isterim. “Ben ezeli bir mağdurum, coğrafi kader, siyasi kader, biyolojik kader… Anlaşılmadım, anlaşılmadım, anlaşılmadım… Hayatım bir bozgunlar silsilesi. Hiçbir kavgam zaferle taçlanmadı. Ben ezeli bir mağlubum.” diyen Meriç gibi, kendisi de ‘ezeli mağlup’ olan Cioran’ın “Sistematik düşünce totaliterdir” başlığı altında yaptığı şu değerlendirmeye katılıyorum: “Kendi kendimize çizdiğimiz bir çemberin içinde kapalı kalırız. Bundan dolayıdır ki dürüst olalım derken sahteliğe düşeriz ve doğruluğumuz azalır. Bütün yapılandırılmış düşüncelerin faciası buradadır: Çelişkiye izin vermemek… Sahteliğe böyle düşülür, tutarlılığı korumak için kendi kendine yalan söylenir. Buna karşılık, eğer parçalar üretilirse, bir gün içinde hem bir şey hem de onun aksi söylenebilir. Niçin? Çünkü parça, farklı bir tecrübeden gelir ve hakiki tecrübelerdir bunlar: Esastırlar. Bunun sorumsuzluk olduğu söylenecek; ama eğer durum böyleyse, bizzat hayatın sorumsuz olması anlamında sorumsuzluktur. Parçalar halindeki bir düşünce, tecrübenizin bütün veçhelerini yansıtır; sistemli bir düşünce ise sadece bir veçheyi yansıtır, denetlenen veçheyi, bundan dolayı da yoksullaştırılan veçheyi… Nietzsche’de, Dostoyevski’de, ihtimal dâhilindeki bütün insanlık tipleri, bütün tecrübeler ifadelerini bulmuştur. Sistemde ise sadece denetleyici konuşur, şef konuşur. Sistem daima şefin sesidir: Bunun içindir ki sistem totaliterdir, oysa parça halindeki düşünce özgür kalır.”

Meriç’in Doğu, Batı, inanmak ve İslam gibi konularda yaptığı ve genellikle ‘birbirine karşıt’ olarak görülen değerlendirmelerini kusur ve çelişki değil, onun artı değeri olarak biliyorum. Zira sözkonusu değerlendirmeleri birbirini hükümsüzleştiren şeyler değil, ‘şeylerin’ artı ve eksiklerine işarettirler. Bana öyle geliyor ki, Meriç’in ayırıcı vasıflarından biri olan bu artı değeri, yanlış okunarak değersiz kılınmaktadır. Çünkü Meriç, cetvelleşmiş bir form ile konulara dokunmuyor veya durumları okumuyor. Dokunduğu yeri ve okuduğu durumu forma/cetvele uyarlamıyor. Meriç bakışı, birer kurgu olan Doğu ve Batı zaviyelerinden azadedir. Doğu ve Batı izleklerinin birlikte insanı tamladığını söyler, durduğu yerin kuşatıcılığı içinde konularına eğilir. Yitik hikmetin taliplisi bir arayıcı olarak Batı’dan, Doğu’dan, imandan, şüpheden, inkârdan ‘yitik’i toplamaktadır. Böyle olduğu için, Batı ve Doğu’ya iman ve inkâra dair geliştirdiği eleştiri, Batı ve Doğu’ya iman ve inkâra dair yaptığı güzellemeleri ortadan kaldırmıyor. Ait olduğu hakikat adına eleştiriyor, yine bu yerden güzellemelerini yapıyor. Batılı veya Doğulu olmayı kurmuyor, bir insan olarak hakikatli olmak çabasını gösteriyor. Bu yazının epigrafını hatırlayalım: “Benim düşüncelerim heteredokstur. Öyleyse ben neyim? Ben kendimim; hiçbir hizbe dâhil değilim, hakikate mensubum.”

İnsan çoğunlukla kendisine çizdiği çember ve içinde hapsolduğu forma, ideolojik veya sistematik düşünceye uygun doğrunun müridi olduğundan tersi okumalara yanlış der. Müride uygun doğru ve ters yorumların sahibi biri, mürit için çelişkili ve güvenilmezdir. Çünkü müridin kafası nettir; doğrunun hepsine sahipmiş zannı içindedir. Meriç’in farkı şuradadır: O bir hizbin müridi değil, Doğu’ya ve Batı’ya yayılmış hakikatin mensubudur. Kendisini okumaya başladığınızda hizbinizden düşmeniz kaçınılmazdır. Heteredoksiye maruz kalır, ‘yuva’nızın güvenliğini yitirir, huzurunuz kaçar, kafanız karışmaya başlar. Kışkırtıcı ve azade üslubunun peşine takıldığınızda hapsolduğunuz yurttan sürgün olur, bir firari olarak yaşamaya başlarsınız. Başınızı soktuğunuz her bir yer bir süre sonra size dar gelir, dahasını istersiniz. Firariliğin o sınırsızlığında bir yurt edinir, böylelikle Batılıların ve Doğuluların, inananların ve inanmayanların hem sevgilerinin hem de şüphelerinin öznesi olursunuz.

Benim Meriç’im

Rumeli sürgünü bir anne ve babanın çocuğu olması hasebiyle sürgünlük, hikâyesinin ayrıcalıklı vasfıdır. Ebeveyni, Rumeli’den yine sınırda olan bir yere, Antakya’ya göç etmiş. Fransızların idaresindeki şehirde, Araplarla komşu ve iç içe bir Türk olarak yaşamak onu ‘sürgün’le tanıştırmış. Bu duygu, daha çocuk denecek yaşta yakasına yapışır, Fransız ve Arap kültürüne maruz kalan bir Türk çocuk olur. Kütüphanesi olan bir eve doğması, onun için hem talih hem de talihsizliktir. Hür bir tercihle değil, maruz kaldığı gerçekliğin kıyıcılığından kitaplara kaçar. İnsan başta en yakınında duran etnisitesine bakar, orada durur. Meriç’in de yaptığı budur; kendisine iyilik yurduna ise kötülük etmiş Fransızlara karşı Türkçü olur. Sonra kocaman kocaman kitapların içine düşer; imandan şüpheye, şüpheden inkâra varır. Komünist olduğunu söylediğinde tek bir işçinin elini sıkmamıştır. İstanbul’a gelir. Batı’ya meftun ülkenin kültürel havasına açık halde okumalarını sürdürür. Batı’ya giden gemide bir yolcudur o; Balzac’tan, Dostoyevski’den haller edinir. Ruhu, türlü açlıklarla yaralanır. Ancak inanmakta zorlandığı bir şey gerçekleşir. Bir kadın kendisine evet der, evlenir. Elazığ’a öğretmen olarak atanır. Tutunmaz, İstanbul’a döner. Kendisine vazgeçilmez bir yoldaş olan gözlerini Paris’te bırakır. Sanki öldükten sonra yaşamaya mahkûm edilmiştir. Fevziye Hanım, bu ‘hortlağa’ kadın olur, vatan olur. Kendisine vatan olmuş bu kadına yaslanarak ‘hoca’lık yapar, Sosyoloji okutur. Kaderi baştan çizilmiş gibidir, hakikate/hikmete yazgılı olarak yaşar. Ne Türkçülük, ne de komünistlik yurdu olur. Çıktığı Konya yolculuğunda üniversiteli bir genç kendisine, “Sen bizden değilsin” der. Arkasından, kütüphanesini gezen bir Fransız romancının sorusuna muhatap olur: “Muhteşem bir Fransız kütüphanesiyle karşı karşıyayım. Ama siz Fransız değilsiniz, kütüphaneniz nerede?” Batı’da süren yolculukları onu Hind’e götürür. Hind’te varlığa içkin başka türlü bir dile kulak olur. Batı’ya gitmiş, ama Batı kurgusuna dâhil olmamıştır. Bu özelliğiyle, Sezai Karakoç’un Masal şiirindeki ‘Doğu’nun yedinci oğlu’dur. Batı ve Doğu okumaları başka bir kıvam alır. Hakikatin incitildiğini, Doğu’nun bir yalana kurban edildiğini ve dolaşımdaki düşüncenin de buna omuz verdiğini haykırır. Ortalıktaki kurgulara, Batı ve Doğu mitlerine biteviye yumruk salar; Batı ve Doğu’daki hikmete taraf, hastalıklara ise düşman olur.

Kıta ve hizipleri bütün olarak ‘evet’lemediği için kıyıda tutulur. Şöyle düşünür: “William Blake, ‘Hakikati söyle; bırak yalancı, alçak, hainler senden uzaklaşsınlar’ der. Bir düşünce tezatlarıyla bütündür. Bütün izmler ancak tenkitçi bir gözle okunduğu zaman size bir şeyler verecektir.” O ‘parça’nın ‘bütün’ü kuşatamadığını, ‘bütün’ün ‘parça’lardan oluştuğunu söyler. Coğrafyaya ‘öz’sel bir anlam yüklemez. Şöyle düşünür: Ne Batı bütünüyle ‘iyi’nin yurdudur, ne de Doğu bütünüyle ‘kötü’nün… Sağ ve sol, insan beyninin iki tarafını oluşturur; Doğu ve Batı da dünyanın… Şu satırlar onun: “Doğu, dış dünyayı değiştiremeyeceğini çok çabuk anladı, esrar dumanlarından ördüğü has bahçede şarkılar söylemeyi, kaderle boğuşmaya tercih etti. En yontulmamış sokak adamıyla Eflatun arasında sadece bir üslup farkı var. Batı ile Doğu’yu ayrı dünyalar gibi göstermeye kalkışanlar büyük bir gaflet içindedirler. Batı ile Doğu ancak haritada bir realite.” Bunu der ancak, kalbe kör bir akla iman etmiş Batı’nın vahşi kapitalizmi doğurduğunu da unutmaz. Rasyonel ve çıkarcı aklın kibriyle kıtaları, medeniyetleri ve kültürleri kesip biçen bir Batı’nın varlığını gösterir, bu Batı’nın inşa ettiği yalan ile kavgaya tutuşur. Onun ‘abartılı’ Doğuculuğu biraz da Doğu’nun mağdurluğundan kaynaklanır. Zira Doğu’nun hiç de sanıldığı gibi karanlık olmadığını, ışığın oradan doğduğunu düşünmektedir.

Biteviye tedirgin bir ruh olan Meriç, ‘sükûn’un yurdu olan imana varmış mıdır? Ümit Meriç’in şahadetiyle bildiğimiz son cümlesinden (Muhammed, sevgilim!) hareketle vakıf olduğunu düşündüğümüz sükûneti ruhen tatmış mıdır? Bildiğimiz şu ki, imanın bir talih olduğunu düşünür, iman etmiş biri olmak ister. Şu cümleleri o kurmuştur: “Din, aşk, şiir; boşlukta yuvarlanan insanın yıldıza attığı merdivenlerdir. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı Tanrı’ya inanabilseydiler. O zaman cennet olurdu.

Sevmek yaşamaktır. Böceklerden kehkeşanlara kadar uzayan bir sevgi… Bütün kâinatı ve kâinattan daha büyük bir yaratıcıyı sevmek, hem de ruhun ölmezliğine inanarak. Yani ebediyet ölçüsünde bir sevgi. Dinsizlerin ölümü, insanı tahammül edilmez bir yalnızlığa sürüklemekten başka neye yarar? Mağarasının duvarları arasında meçhul kuvvetlere yalvaran iptidai insan, atom devrinin zındığından daha mı az akıllıydı, bilmiyorum, ama daha bahtsız değildi. İnanmayan adamın ebleh gururu! Hangi bilgimiz en iptidai dinin nasslarından daha sağlam?

İnanan bedbahtlığından bahsederse yalan söyler. İnanan için bedbahtlık yoktur. Bağlandığı ağaçta yamyam tamtamlarını dinleyen misyoner, Roma’nın bütün hunhar ve sadist imparatorluklarından daha mesuttur. Ey müminler, saadetinizi gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalıdır.”

Meriç, eksiklik ve fazlalıklarından arınmış ansiklopedik bilginin öznesi bir akademisyen veya düşünür değildir. Bütün anlamıyla üniformasız bir bakış olduğundan, her zaman yeniden okunası bir külliyata sahiptir. Onu smokinli bir düşünür, sistematiği olan bir felsefeci veya bir türe karşılık gelen bir edebiyatçı gibi düşünemeyiz. Pijamalı bir zihindir; seyirleri, okumaları, notları kendincedir. Forma sokulmuş ağaçların oluşturduğu bir şehir parkı değil, hayatın türlü hallerine karşılık gelen enva-i çeşit börtü-böceğe evlik eden bir ormandır. Kendisi rahatsızdır ve yazdıklarıyla da rahatsız etmektedir.

Meriç sadece ayakta olan insanın hallerini barındırmıyor; düşen, acı çeken, yetmeyen, acz ile malul insanı da içeriyor. Ait olduğu hakikatten hareketle iddialı ve coşkuludur; vecd içinde, şiire yakın etkili bir dil ile seslenir. Olduğu hal üzere ‘sağ’ veya ‘sol’da Doğu veya Batı’da barınamadığı, inancın sükûnetine kavuşamadığı ve açlıklarını gideremediği için de kendini mağdur ve mazlum görür. Bu durumunu bütün açıklığıyla okuyucunun önüne koymaktan da çekinmez. Hiçbir dönem ‘güç’lü olmamış ve ‘iktidar’a eklenmemiştir. ‘Ezeli Mağlup’lardan biri olan Cioran’ın yaptığı şu değerlendirme Meriç için de geçerlidir: “İktidarın kötü, çok kötü olduğuna inanıyorum. Onun varlığı karşısında mütevekkil ve kaderciyim, ama bir musibet olduğunu düşünüyorum. Bakın, iktidara ulaşmış kimseler tanıdım ve bu korkunç bir şey. Üniformalı olmak gibi bir şey bu; üzerinizde bir üniforma varsa, artık aynı insan olamazsınız. İktidara ulaşmak da, daima aynı olan görünmez bir üniformayı giymektir. İktidar şeytanidir: Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.”

Meriç’i toparlamak

Meriç gibi epey dağınık bir zihni tanımlamak ve toparlamak çok zor. Dolayısıyla bu yazının, onu bütünüyle tanımladığını veya toparladığını söyleyemem. Meriç’in üzerime düşen fotoğrafını okumaya çalışarak, kurucu bakışlarımdan birine minnet borcumu kısmen ödemek istedim. Bir form veya ‘taraf’tan hareketle değil, Meriç’e yakın bir ruh akrabalığı içinde kendimce bir okuma yaptım. Bu şahsi okuma, doğal olarak, ucu, sonu ve içeriği net bir metin ortaya koyamazdı. Durum böyle ama yazı da bir yerde bitmeli.

Ali Ural’ın Hece Dergisi’nin Cemil Meriç Özel Sayısı’nda belirttiği gibi, Meriç’in koltuğu boştur. Ural’ın aktardığına göre, koltuğunun sergilendiği sergide, kızı Ümit Meriç sergiyi gezenlere koltuğu işaret ederek, “Bakmayın öyle, oturabilirsiniz!” demiş. Oturanlar olmuş mudur bilmem, ama sanırım o koltuğa oturabilecek çok az sayıda insan vardır. Cemil Meriç’in kaderini paylaşmadan o koltuğa oturmak mümkün mü? Belki de Ümit Hanım o sergiyi gezenlere zımnen şunu demek istemiştir: Meriç’in koltuğuna oturmayı hak eden bir hayatınız olsun!

Dergah Dergisi, Eylül 2010 Sayısı

20 Kasım 2010 Cumartesi

Sarıl Kardeşine, Sarıl Kendine...

Kırkı aşan yaşımın otuz yılını hissederek yaşadım. Hissederek yaşadığım bu otuz yılın her karesine ise dokunabiliyor ve dokunabildiğimi okuyabiliyorum. Şüphesiz insan mekânda yaşar; her bir şey, dâhil olduğu mekânın rengini alarak insana dokunur. Bu yüzden şunu diyebiliyorum: Otuz yılıma doluşan her bir şey Türkiye denen gerçekliğin içinden geçerek yüreğime ve zihnime kazındı. Hayatımı Türkiye’de geçirdiğime göre, ne yaşamış ve yaşıyorsam bu biraz da ‘Türkiyece’ olmuştur. Ancak şunun da farkınday((d)ım; kendimi Türkiye’nin gerçekliğiyle baş başa bırakırsam, ‘can’ıma ihanet etmiş olacağım. Bu sebeple, Türkiye’den önce dünyaya doğmuş olduğumu hiç unutmadım. Doğduğum mekânın/Türkiye’nin çapını ve gerçekliğini merkeze almadım, ‘mekân’ımı epeyce dar ve yetersiz gördüm. Sonra, daha geniş zemin ve bağlamlar aradım ‘can’ıma, Türkiye’nin bana zindan olmasına müsaade etmedim. ‘Yerel’den ‘evrensel’e doğru yürüdüm; Kürt veya Türk olmaktan çıkıp insan olmaya vardım.

‘İç’teki bu uzun ve katmanlı yolculuk sayesinde kendimdeki insanı açığa çıkardım ama bedenimle, doğduğum mekânın/ülkenin gerçekliğiyle beraber olmaya devam ediyorum. Bu şu demektir: ‘İç’imle ‘dış’ım akraba değil, düşman kardeşler gibiler. Ve hayatım bu iki karşıtlığın çatışması üzerine akıyor. Dolayısıyla biteviye gergin ve kaygılıyım. Yaşadığım ülkede, dolaştığım kentin caddelerinde başım öne eğik, zihnim, dâhil olduğum çatışmanın yüreğime kazdığı soru(n)ların cevaplarıyla meşgul. Başım önde dolaştığım için ensem güneşe açık, dolayısıyla esmerim. Tiril tiril, hayat değmemiş, ‘beyaz’ bir vatandaş değilim. Türkiye’nin rengini alarak bana dokunan hayatla el ele, kol kola yaşamıyorum. Zira içinde olduğum, üzerinde dolaştığım ‘mekân’ın büyüttüğü, şekillendirdiği hayatın yaralı ve hastalıklı olduğunu düşünüyorum.

Böyle düşünmem için çok sebep var. Kitaplığımda biriken, üzerlerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen barındırdıkları dile halel gelmeyen, hayatın ve varlığın hakikatini en çıplak haliyle görebilen onca kitabın penceresinden bakıyorum. Ki bu kitapların ayırıcı vasfı, bir ‘mekân’a ve ‘zaman’a hapsolmamalarıdır. Mekân ve zamanüstülükte varlıklarını tescil etmiş kitaplardır bunlar. Kim, Homeros’un ve Mevlana’nın ‘mekân-zaman içi’ konuştuklarını söyleyebilir? İnsan denen varlığa, hayat denen gerçekliğe esastan anlamlar kuran bu üstatların rehberliğinde kendimi tanır ve bulurken, sadece hakikate akraba olmuş disiplinlerin inşa ettiği kavramlarla da yaşadığım mekânı/ülkeyi ve zamanı okuyorum. Ülkemin/mekânımın gerçekliğinden hareketle bir dil kurmuyorum kendime, bana ve insan kardeşime yararı olsun diye inşa ettiğim dilden hareketle ülkemin kavramsal karşılıklarını buluyorum.

Kırkı aşan yaşımın otuz yılını çok iyi bildiğimi söylemiştim. Bu çok iyi bildiğim otuz yıla düşen Türkiye fotoğrafları hiç ‘olağan’ değildir. Dinleri, kadim anlatıları, felsefeyi, sosyal bilimi, adaleti ve hak’ı esas alan hukuku, hakikate ayarlı yolculuklar yapmış arifleri, düşünürleri ve yazarları merkeze alırsak, bugün de can’ımızı boğan Türkiye fotoğraflarını ‘olağan’ görmemiz mümkün değildir. Türkiye’deki yaşam ve insan manzaraları Türkiye’nin ‘olağandışı’ olduğunu gösteriyor. Köpürtülmüş, şişirilmiş, kurgulanmış ‘beyaz’ ama epeyce ‘kanlı’, dolayısıyla ‘kirli’ bir iktidarın sürekliği adına hukukun canına okuyan bir yargı; hakikatte vazifesi hakikati açmak iken hakikati örten bir medya; ‘iktidar’a ve ‘güç’e karşıt olması gerekirken ‘iktidar’a ve ‘güç’e omuz veren bir yazın dünyası Türkiye’nin ‘olağandışı’lığına birer karinedirler. Otuz yıl boyunca, ilkel ve çocuksu kibir/gurur/nev-i şahsına münhasır haller adına kırkbin çocuğunu öldüren bir ülke asla ve kat’a ‘olağan’ olamaz, olsa olsa, çıldırmış hasta bir ülke olur.

İki gözüm, canım kardeşim okuyucu! Ben, sen ve diğerleri… ‘Olağandışı’nın ‘olağan’laştırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. İşte bu yüzden, günün erken saatlerinde daha yüzlerimizi yıkamadan televizyon ekranların alt yazılarında geçen onlarca ölümü okuyoruz. Bir ovanın daha basıldığını, bir dağa daha bomba yağdırıldığını, bir kentin daha ‘Gazze’leştiğini, onlarca/yüzlerce evin daha ateşin düştüğü yer olduğunu görüyoruz. Hukuk dışına çıkmış onlarca kudretli adamın yine hukuk dışına çıkan onlarca yargıç tarafından aramıza salındığını öğreniyor, ellerinden her şeyleri alındığı için taşlara tutunmuş binlerce çocuğun ise hapislerde tutulmaya devam ettiğini fark ediyoruz. Ülkenin kudretlileri kendilerinden yana çalışıyor, bize az mı az bir hayat aralığı bırakıyor ve çokça ölüm hazırlıyorlar.

İnsan olanın kalbine bir yumruk, bir zıpkın gibi düşen bu kahredici gerçeklik yetmiyormuş gibi, bu ‘kör’lükten beslenen onlarca yeni ölüm sebebiyle ülkenin biraz daha ‘olağandışı’laşmasını isteyen ‘kara siyasetçi’ adamların bağırışlarıyla cezalandırılıyoruz. Farkında değil misiniz; ‘olağandışı’lığı ‘olağan’laştırılmış ülke, derecesi daha da yükseltilmiş bir ‘olağandışı’lıkla hapishaneye, ‘büyük kapatılma’ya dönüştürülmek isteniyor. Anlamıyor musunuz, hepimizi boğmak istiyorlar! Türkiye büyük bir hapishane olmakla karşı karşıya, yani ölümle… Ne ben, ne siz, ne de diğerleri artık hür değiliz! Meydan artık savaş baronlarının, kalbi körleşmiş elleri kanlı muktedirlerin, kanın orta yerinde masalarını kurup orda kurum kurum oturmaya devam eden ‘küçük’ adamların ve önlerine atılan kemiklerle hayata tutunan aşağılık gardiyanlarındır.

İki gözüm, canım kardeşim okuyucu! Etrafında kurulmak istenen çitleri tekmele, kır onları, çık dışarı! Kalbine sahip çık, kendinden çık, insan kardeşine git! Kalbini ortaya koy; rengine, diline, cinsiyetine bakmadan komşunu kalbine çağır! Sarıl kardeşine, sarıl kendine… Hayır, sana Türk veya Kürt olmaktan vaçgeç demiyorum. Diyorum ki gün, daha çok Türk veya daha çok Kürt olma günü değildir! Gün, Türk veya Kürt oluşu da içeren ‘daha fazla insan’ olduğumuzu hatırlama günüdür. Ve unutmamak gerekiyor; Türk veya Kürt olmanın imkânsızlaştığı demlerde ‘insan’ da kalamayız.

Bayramı Gördüm!

Çocukluğum, eski bir tarih!

Şimdi, tarihimden sürgün bir sayfa gibiyim. ‘Sağlı sollu park etmiş evler’den müteşekkil kentlere konup göçüyorum. Misafire hazırlıksız yakalanmış bir evin dağınıklığı içinde karşılıyorum bayramı.

Kabullendim artık!

Bayramı en iyi çocuklar karşılıyor. Bayram çıkıp geldiğinde, yalnız çocukları hazır buluyor kendine.

Bu bayramda açıkçası gizlendim. Sabahın köründe telefonu ve kendimi kapattım çağrılara, mesajlara.

Asuman Güzelce’den aşk, vatan ve kadınlık hallerine dair hikâyeler okumuştum. Gazetenin kitap eki, Elini Kalbime Koy için benden yazı bekliyordu. Bayramın birinci gününü bu yazıya verdim.

Gecenin bir vakti yazıyı bitirip telefonu açtığımda mekanik bir sesin ortasında kaldım. Onlarca mesaj bildirisi, gün içindeki sessiz kalışımı imliyordu.

Geçtim hepsini, kendimi İbrahim Tenekeci’nin şiirlerine vurdum. Bütün gece Uçuş Denemeleri’nde kaldım, altını çizdiklerim altımı çizdi.

Sabaha, yağmurla uyandım. İzmir’de ‘yağmur o kadar çok yağıyor ki, su bile sırılsıklam oluyor.’

Bir yere varmam gerekiyor, bunun için Karşıyaka otobüsündeyim. Elimde şiir, altını çiziyorum: ‘Beceriksiz kent,/Sen busun, insanların/Üstünde tepindiği.’

Yağmur dindi. Islak caddelerden ve onlarca siluet arasından vapura geçiyorum. Altımı çizen şiirin şairine, Tenekici’ye telefon açmak istiyorum. Mümkün olmuyor, içinde kaldığım kalabalığın uğultusu kulaklarımı işgal ediyor. Mümkün değil başka bir sesi duymak. İçimdeki seslerin arasına oturuyorum öylece. Gözlerim, vapurun içine doluşan yüzlerde geziniyor.

Hayır, bu yüzler bu hatın yolcuları değil. Kentin periferisinde tutuklu kalmış ne kadar esmer ve kavruk yüz varsa sanki bayram zincirlerini kırmış, öyle çıkmışlar evlerinden. Yaşamadıkları bir ‘kıyı’ya kendilerini atma imkanı bulmuş, sere serpe dolaşıyorlar.

Çocuklar zaten hep böyledir, hayat onlar için bir lunapark. Anne ve babaları ilk kez vapura binmiş gibiler. Deniz, martılar, gerisinde köpüklü bir beyazlık bırakan vapur gözlerindeki bayramı çoğaltıyor. Bir bayram gününde bu vapur, bu yolculuk, içinde kaldığım esmer yolcuları biraz çocuk yapmış. Büyüklerin de çocuklardan farkı kalmamış.

Vapur sanki tam da şimdi yolculuk yapmayı beceren bir topluluğu taşıyor. Çocuklarına bayram elbiselerini alabilmiş yolcular Konak’a varmak üzere bu vapura binmiş gibi değiller. Gözleri Konak İskelesi’ne değil, şu an içinden geçtikleri denize, vapura eşlik eden martılara, denize ve martılara sevinçlerini atan çocuklarına çevrili.

Yolculuğumuz, peyzajdan geçmemiş bir heyecan içinde geçiyor. Vapur da bu çocuksu sevincin içinden yüzüyor. Denizi, martıları, dalgaların bedeninde bıraktığı köpüksü sesi alışkanlıkları içinde görünmez kılan her zamanki yolcularının ağırlığından kurtulmuş gibi.

Vapur da haklı; önceki yolcularının gözünde, ne deniz ne de vapur kalmıştır. Düşündükleri tek şey, inecekleri iskeleye varmak. Hem deniz hem vapur onlar için birer araç olmuştur; varacakları iskele, yetişecekleri işleri ise amaç.

Kentin varoşlarından kopup gelmiş şimdiki yolcuları öyle mi?

Hayır, bakışları dipdiri, heyecanları taptaze, sevinçleri formsuz… Varacakları iskeleyle ilgili değiller, şu an yaptıkları yolculuğa gömülmüşler. Vapurun içinde oturuyor ama dışında yaşıyor gibiler. Kendileri içeride, bakışları ve kalpleri denizde, martıda, dalgalarda…

Evet, bayram en çok çocukları hazır bulur kendine. Sonra kentlerin yoksullarını…

İçlerinde kaldığım şu çocuk, şu esmer, şu yoksul yüzler bunu gösteriyor bana. Kentin ışıltılı imkânları, çocukların ve yoksulların bayramında kullanılıyor.

Kentin varsılları ise ‘tatil’e kaçmışlar. Bayramı, çocuklara ve yoksullara bırakarak…

14 Mart 2010 Pazar

Bir Soru(n) Olarak Dünya

Durduğum kıyıda güneşin batışını izliyorum. Gün batıyor. Yatağını seren gece az sonra ‘kara’dan bir yorganı insanın ve eşyanın üzerine atacak. Uygarlığın ışıkları nafile, gece olacak; aydınlatılmalara rağmen söz kara(n)lığın olacak. Gökteki yıldızlar hayatın devamına bir işaret ve umut olsa da, bir gün daha ölecek. Günler insanlar gibidir; doğup ve ölürler. Bugün gibi… Ama biliyorum ki, yarın diye bir şey olacak, gün yine doğacaktır!

İnsanlar da günler gibidir, doğar ve ölürler. Bu demektir ki, insan dünyalı değildir; dünyaya gelir ve dünyadan gider. İnsan dünyaya bir yerden geliyor ve dünyadan bir yere gidiyor. Uzun bir yoldan gelen insan, bir ağacın gölgesinde dinlenen ve bir süre sonra yoluna devam eden yolcu gibi dünyada duruyor. Dünya insana ‘gürültülü’ bir ara durak oluyor. Ara bir durak oluyor ama biz sadece insanın dünyadaki duruşunu görebiliyor ve okuyabiliyoruz; dünyaya gelişinin öncesine ve dünyadan ayrılışının sonrasına vakıf değiliz.

İnsana dair önemsenen ve konuşulan her şey, insanın dünyaya gelişiyle ve dünyada kısa duruşuyla ilgilidir. Din(ler) dediğimiz kadim birikim, insanın dünyaya gönderilişinin hikmetinden ibarettir. Bütün bir felsefe külliyatı, insanın dünyaya gelişinin ve bulunuşunun sorularına cevap arar. Evet, insanın dünyada duruşu yolcunun ağacın gölgesinde durduğu kadardır ancak bu kadar kısa ve az duruşun anlamı, önemi ve hikmeti küçükçe bir şey değildir. Değildir çünkü dünya, insana ev sahipliği yapmakla önemli hale gelmiş; din, tarih ve felsefeden bahsediyor oluşumuz, insanlı bir dünya ile mümkün olabilmiştir. Hüseyin Nasr bu konuda şu belirlemeyi yapar: “İnsan, belirli bir açıdan bakıldığında kendisi için muğlâk ve bilinmez olan iki sessizlik dünyası arasına yerleştirilmiştir. Birincisi, ölümden önceki dönem; ikincisi ise ölümden sonraki evredir. Bu ikisi arasında insan hayatı bir çığlık gibi sonsuz sessizliği kısa bir anlığına, onunla birleşmek için dağıtan bir uğraktır. Fakat derin bir çalışma gösterir ki, insana, ‘hiçbir şey’lik ya da sessizlik olarak görülen şey, yani bu dünya hayatının ötesindeki süreç, ‘Saf Varlık’tır; görünüşte bu maddi evrende hayatın kısa uğrakları olan şey ise, ‘aşkın Varlık’ın yalnızca yansıması ve gölgesidir. İnsan hayatı da, bütün müziklerin en derin boyutu olan o ebedi sessizliğe karşı bir gürültüden başka bir şey değildir.”

Hıristiyanlığın baskın yorumu dünyayı, insanın sürgün edildiği bir yer bilir; dünya, işlenen ‘ilk günah’ın cezası olarak insana evlik eder. Bu sebeple dünya biraz lanetli bir yerdir, necistir. Her doğan çocuk, ‘ilk günah’ın ağırlığıyla dünyaya gelir, dünyada sürgün gibi yaşar. Felsefe ise, insanın dünyaya fırlatılmışlığından bahseder, sanki lanet bir yere gelinmiş gibi bir his verir. İslam’ın insan ve dünya tasavvuru bu iki kanaati paylaşmaz. Der ki: Her çocuk ‘temiz’ doğar. Dünya bir sürgün ve ceza yeri değildir; insan dünyada insan olur; Allah’ın yarattığı bir yer olarak yaratıcısının isimlerini gösterir. İnsan dünyada kendini ve Rabbini bilir. Bütün bir kâinat Allah’ın yarattığı bir kitaptır; Allah, her bir varlığın yüzüne yansıyan hakikatlerde görünür. Dünya bu yüzden necis değil, mübarektir.

Dinlerin ve felsefenin dünyaya getirdiği yorumlara doğan insan için, dünya yine de daha çok soru(n)dur; kendisine doğan her bir insanın gönlüne ve zihnine soru(n)larıyla dokunur. İnsan dünyanın sordurduğu veya dünyanın yüzüne sorulan soruların ve bu sorulara verilen cevapların içine doğsa da, kendini yine de cevap bekleyen sorular karşısında bulur. Dünyanın işaretlediği ihtiyaç ve sorulara yetişmek gibi bir çaba kaçınılmaz olur. Kutsal metinlerin ve felsefe kitaplarının sayfalarında sorulmuş soru ve verilmiş cevaplara rağmen insan yine sorar. Sorduğu şey elbette ki ilk kez sorulmuyordur, ama hiç şüphesiz o ilk kez soruyordur. Kendisinin de sorduğu soruya daha önce verilmiş cevapları da, kendi cevabı olarak bilmez. Bulacağı şey aynı olacaksa da, bilir ki bu kendi cevabı olacaktır.

Dünya sorularla birlikte vardır, hayat bu soruların verdiği rahatsızlık içinde geçer. Bu yüzden her insan için dünya daha çok soru(n) demektir. Dünyaya niçin ve kim tarafından gönderiliriz? Dünya insanın nesi olur? İnsan dünyada ne yapmalı, nasıl yaşamalıdır? Dünya ile nasıl bir ilişki kurulmalıdır? Bu sorulara verilmiş cevapların çeşitliliği kadar dünya ve dünya ile ilişki biçimi olmuştur. Dünyayı, insanın sürgün edildiği/fırlatıldığı bir yer olarak gören dinler ve felsefe bir dünya ve dünya ile ilişki biçimi geliştirirken, İslam başka bir dünya ve yaşam pratiği öngörmüştür. Dünyayı bir cezaevi, dolayısıyla necis gören Hıristiyan Batı’da yaşanan sıkışmışlık insanı boğmuş, onu Hıristiyanlık ve kiliseyle karşı karşıya getirmiştir. Pozitivist okuma biçimine yaslanan aydınlanmacı felsefe ise Batılı insanı dünyaya egemen olması gereken biri haline getirmiştir. Hıristiyanlık onu, olan bitene sadece maruz kalan bir zavallı görerek değersizleştirirken, aydınlanmacı düşünce kendisinde olmayan güçleri onda varmış gibi görerek kaldıramayacağı yüklerin altına sokmuştur. Hıristiyanlıkta insan hiçbir şey, aydınlanmacı düşüncede tanrı olmuştur. Tarih göstermiştir ki, ‘hiçbir şey’ ve ‘tanrı’ olma arasında gidip gelen Batılı insanın dünyası epey problemlidir. Din savaşları, bu savaşların sonrasında insanın tabiatla savaşı, tabiata egemenliğinin geliştirdiği teknolojik araçlarla dönüp bu sefer başka uygarlıklarla savaşı… Oysa İslam der ki: insan ne hiçbir şeydir, ne de tanrı; dünya ne necistir, ne de insanın fırlatıldığı bir yer... İnsan Allah’ın önemsediği bir kul, dünya ise, insanın kendisini ve Allah’ı bileceği bir yerdir. Tamam, insan dünyaya gelir ve dünyadan gider, bu yüzden insan dünyalı değildir, ama insanlık kalıcıdır ve bu yüzden dünyalıdır. Buradan hareketle insan dünyayı önemsemelidir; kirli bir şeyi tutar gibi, dünya sadece parmak uçlarıyla geçiştirilemez. İnsan Allah’ın başka türlü bir kitap olarak yarattığı tabiatta cari kanunların dilini çözerek tabiatı işlemelidir. Aydınlanmacı düşüncenin kalbin ışıklarından yoksun bıraktığı çıplak aklın kurduğu bir dünyanın tersine, kalbe kulak kabartmış selim bir kalple dünyayı inşa etmelidir.

Kendini İslam içinde kuran bu coğrafyanın medeniyet algısı bize önemli ipuçları verir. Mesela mimarisiyle… İnsanın kendisiyle ilgili olan ‘ev’i, dünyadaki misafirliğinden hareketle daha basit bir malzemeyle kurmuşken, insanlıkla ilgili olan cami, sebil, köprü gibi eserleri kalıcı bir malzemeyle inşa etmiştir. Bu durumu şimdilerde hepimizin katıldığı bir deyişle temellendirelim. Çok da yazı ve okumayla ilgili olmayan algımızı anlamaya çalışırken aklımıza hep şu söz düşer: Söz uçar, yazı kalır! Bu sözü kim söylemiş, niçin söylemiş, söylerken neyi kastetmiş bunu bilmeyiz. Bildiğimiz şu: Şimdilerde bu söz, ‘söz’ün ‘kıymetsizliği’ne ‘yazı’nınsa ‘kıymetliliği’ne vurgu yapıyor. Bu, şifahi kültürden, ‘söz’den, ‘sohbet’ten beslenmiş medeniyet perspektifimizi hafiften yanlışlama anlamına geliyor. Söz gerçekten hükümsüz bir şey mi? Sadece uçar mı? Söz gidip bir yere konmaz mı, konduğu yerde bir şeyler yapmaz mı? Sözün bayram yeri olan sohbet sofrası yeteri kadar besleyici değil mi? İrfan meclislerinde uçuşan sözlere kulaklarını açan o kadar kalp sahibi öylece mi kalkarlar? Hayır hayır, ‘söz uçar, yazı kalır!’ deyişinde bir problem olmalı.

Az çok sosyal bilim okumuşlar bilir ki, her medeniyetin bir grameri vardır. Braudel’in Uygarlıkların Grameri kitabı bu hakikatin altını çizer. Eski Yunan’da felsefe, Roma’da hukuk, Doğu’dan ve Batı’dan ayrı bir yerde duran bizde ise daha çok ‘söz’ vardır. Şifahi kültür denen şey ne ise o… Sözün pişirdiği sohbetlere yaslanan bir irfan kültürümüzden bahsedilebilir. Öyledir, zira dünyayı bir misafirhane bilen insanların ‘burada’ kalıcı olmak gibi bir dertleri olmaz. Kısa süreliğine yaşadıkları dünyada yıkılmaz evler yapmazlar, çünkü zamana hâkim olmak, zamana rağmen ‘kalmak’ gibi bir amaçları yoktur. Sadece kendilerine verilmiş ‘an’ı/ömrü yaşarlar, bunun için de ‘an’la uyumlu yaşamayı, geçen zamanla birlikte uçup gitmeyi yeğlerler. Söz bu durumu karşılar. Evet, söz uçar, hareket halinde olur. Uçar ama gider kalplerde konuklanır, kalplerde bir hayat başlatarak hayatta kalır. Kalplerinde konukladıkları sözlerin etrafında bir hayat kuran insanların medeniyetinden, mimarisinden, müziğinden, estetiğinden bahsediliyorsa, sözün uçar oluşu da doğru değildir demektir. ‘Yazı’ya gelince, o başka bir şey söyler; ‘an’ içinde donup kalmayı işaret eder, geçecek zamana rağmen ‘kalma’nın altını çizer. Her söz de uçup gitmez ve her yazı da öylece kalmaz. Hem yazıya geçmiş kaç söz insana ulaşmış, kalplerde konuklanmış, bir hayat kurmuştur? Bu soruyu sorarak bu konuyu burada kapatalım.

Dememiz o ki; İslam, insanı ve dünyayı okurken ‘denge’yi sağlamış, ancak bu sefer İslam’ı okumalarda farklılıklar olmuştur. Dolayısıyla ‘denge’ yine tutturulamamış, dünya ve dünya ile ilişki yine soru(n) olmuştur. Hiç şüphesiz Allah’ın rızasına karşılık gelen bir insan ve dünya tasavvuru vardır, Kur’an bunu anlatır, Hz Peygamber’in hayatı da bunun pratiği anlamına gelir. Ancak çok sonra Kur’an ve Hz Peygamber okumalarında ortaya çıkan farklı disiplinler (tefsir ve fıkıh mesela) ve bu disiplinlerden doğan dini yaşama biçimleri bir ‘vasat’ta buluşamamıştır. Her bir okuma biçimi kendi insanını, dolayısıyla kendi yaşam pratiğini oluşturmuştur. Mesela Divan Şiiri’nde karşımıza çıkan rind ve zahid tipleri, aynı dini ve dünyayı farklı biçimlerde okuyan nerdeyse karşıt iki tiptir; zahir ve batın karşıtlığı içinde birbirlerini hükümsüz kılıyorlar. Biri formel olana, diğeri ‘öz’e vurgu yapıyor; biri aklı, diğeri kalbi işaretliyor. Dengeyi değil, her biri dengenin bir ucunda durana yoğunlaşıyor. Asıl olan ikisinin birliği, yani aklın ve kalbin izdivacıyken, bu ikililiğin karşıtlığı ve ayrılıkları vurgulanıyor. Zahid; dünyaya sırtını dönmüş, onu elinin tersiyle itivermiş kişidir. Dünya sevgisine gönlünü kapatmış, zengin olsa da fakir gibi yaşar. Ham sofu, çiğ tavırlı dindar, dinin özünden ziyade şekliyle ilgilenen, dediğim dedik dayatmacı biridir. Dinin zahiri tarafına odaklanmıştır, irfandan ve aşktan haberi yoktur. ‘İç’siz bir dış’tır. Rind ise; dünyanın geçiciliğine, üzüntü ve neşenin aynılığına inanan biridir. Aldırışsız bir şair, bohem bir filozoftur. Özcüdür. Pişmiş biridir. Âşıktır. Gönlünün rehberliğinde yaşar. Dünyaya bir pul kadar değer vermez. Serazattır. Dini ‘iç’e indirger; ‘dış’sız bir ‘iç’in adamıdır. Rind ve Zahid; dünyayı, insanı, hayatı ve hayata dair olan her şeyi bir karşıtlık içinde konuşuyorlar. Zahid dünyaya dair olan her şeyi tehlike içeren bir şey olarak (neredeyse necis) okurken, Rind bunları Zahid’in tersi bir yere oturtuyor.

Fuzuli, Rind ve Zahid’ isimli kitabında çözümü de işaretliyor; kitabın sonunda Rind ile Zahid’i el ele tutuşturup ‘dualite’nin ‘bir’liğine, akıl ile kalbin buluşmasına götürüyor okuyucuyu. ‘Dış’ı ‘iç’e elbise, ‘iç’i ‘dış’a hayat kılıyor. Böylelikle ‘dış’ ‘iç’i korurken, ‘iç’ ‘dış’ı beslemiş oluyor.

21 Temmuz 2009 Salı

İzmir Sıkıntısı

Daha başta kuracağım cümle şudur: İzmir bana bir hikâye, okunası bir ömür armağan etmiştir! 1984’ün yazında o ceviz ağacının gölgesinde yanlış tercih yapmamış olsaydım, o yılın eylülünde İzmir’e bir üniversite öğrencisi olarak gelemeyecektim. Gelemeyecek ve ihtimal başka türlü bir hayatım olacaktı.
Neyse ki İzmir’deydim. Büyük şehirlerden biri olan Adana’da
liseyi okumuş olsam da bir taşralıydım. Denizin kıyısında yaşanan bir hayata evlik eden bir kente gelmiştim. Okuldan çıktığımda karşıma deniz çıkıyordu. Okulun amfisinde Medeni Hukuk hocasının anlattıklarını dinlerken deniz dalga dalga kordona vuruyordu. O zamanlar deniz şimdikinden daha yakındı kente, dalgalar daha bir sokulgandı. Deniz kentten henüz uzaklaştırılmamıştı, tonlarca moloz dökülmemişti böğrüne. Kıyı on metre yakınlıktaydı. Ve galiba o zamanlar İzmir’e daha sık ve daha uzun süreli yağmurlar düşerdi. Sanki rüzgâr daha bir sert esiyordu. Öyle olmalı ki, her yağmurda deniz hırçınlaşır, kıyıdaki işyerlerini basardı. Bütün bir kış, yol ve kaldırımların hep deniz koktuğunu hatırlıyorum. Banklar hep ıslak olurdu mesela. Kordonboyu daha çok denizdi, daha çok imbat…

Bir eylül günü İzmir’e gelmiştim. O güne kadar tınısını, hissiyatını bilmediğim bir havanın içinde kalmıştım. İmbat demişlerdi bu havaya, bu İzmir’in unutulmayacak ayrıcalığı imbat… İzmir bana imbat olarak kaldı. Her eylülde İzmir’e ilk kez gelmiş gibi çarpılır, ürperirim. İzmir’e çarpıla çarpıla ve bütün zamanları imbatın içindeymiş gibi yaşayarak İzmir kesildiğimi bir yıl kadar yaşadığım İstanbul’da fark ettim. Ne çok İzmir’e dönüştüğümü, ancak İzmir’de yaşayarak hayatı taşıyabildiğimi, biraz ‘İzmirce’ olan bir hayata yazıldığımı İstanbul’da geçen o bir yılımda gördüm. İzmir’e dönüşümde, bu geri dönüşü izah ederken şöyle demiştim: “İstanbul ‘hız’a ve ne şekilde olursa olsun ‘başarı’ya kilitlenmiş bir şehir. İstanbul’da hızlı ve başarılı olamayınca yaşayamıyorsunuz. Oysa ben çoktan ‘hız’ı ve ‘başarı’yı problemli görüyorum. ‘Hız’ı ve ‘başarı’yı dayatan tasavvurdan düşmüş, kuytumda ve sükûnetimde kendimi kurmak hülyasına kapılmışım. Yani İstanbul’dan çok, ‘pijamalı hayat’ın başkenti İzmir’e aidim.”
Sanıyorum anlaşılmıştır; ben bir ‘İzmirsever’im! 1984’ün eylülünde İzmir’e düşmüş o taşralı yüreğim bugün baştan ayağa İzmir’e serilmiştir. Öyle ki, sıklıkla yaptığım şehirdışı yolculuklarımın daha başlarında İzmir’den ayrılıyor oluşun kırıklığı içinde kalırım. Gittiğim şehirlerin en güzel tarafı İzmir’e dönüşleri olur benim için. Biliyorum; durumum rasyonel değil, irrasyonel! Ama böyleyim, İzmir’in her haline çokça aşinayım. Türkiye’deki İzmir’i, İzmir’deki Türkiye’yi görebildiğimi, okuyabildiğimi düşünüyorum. Şunun da farkındayım: Her sevgi ilişkisi bütünüyle olumluyu barındırmıyor. İzmir’de yaşanıp giden her şeye katıldığımı, buradaki her şeyin yolunda gittiğini söyleyemeyeceğim. Zira İzmir’in son halleri bana epeyce problemli geliyor.

İzmir’in bu son halleri gazetelerde de tartışmaya başlandı. Her yıl, baharla birlikte yüzünü İzmir’e çeviren, yaz aylarını İzmir’in kıyılarında geçiren Haşmet Babaoğlu Sabah’taki köşesinde bir yazı yayımladı. “İzmir’i Özlemek” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“İnsan bir şehri bu kadar özler mi? Aylar geçip tekrar o şehre geldiğinde kalbi özel bir randevuya hazırlanıyormuş gibi çarpmaya başlar mı? Her seferinde kendime şaşırıyorum. Karayoluyla geliyorsam Spil dağı eteklerinden Bornova'ya indiğimde, havayoluyla geliyorsam daha havaalanı terminalinden çıkıp Gaziemir havasını kokladığımda bile... Bir tuhaf sevinç sarıyor içimi! Oysa sorunu çok bu şehrin! Öyle uzaktan güzellemelerle anlaşılacak gibi değil!
Betona ve gecekondulaşmaya teslim olmuş, yeşili şaşılacak kadar az bir şehir İzmir... Tarihsel özelliklerine özen göstermeyi uzun yıllar savsaklamış, modern şehircilik ve mimariyle tanışmayı da geciktirmiş bir şehir... Ekonomiden kültüre her alanda sıkıntılı bir şehir... Üstelik biraz ‘gidin başımdan, beni rahat bırakın’ havasında... Bir yandan da sorunlarını aşma telaşında... Ama öyle farklı bir ‘ruh’u, öylesine içten bir ‘yaşam sevinci’ var ki! O ruh, o sevinç duygusu şehrin herhangi bir sokağına adım attığın anda seni etkisi altına alıveriyor. Hele sahile doğru indin mi, bir akşamüstü... O atmosferi bir kez içine çektin mi... Hele dostlar edindin mi... Öyle bağlanıyorsun ki İzmir'e, bir daha kopman zor!”
Bu yazı sonrasında Hürriyet gazetesi İzmir doğumlu, bir süre İzmir’de yaşamış, ama şimdilerde İstanbul’da ikamet eden kimi isimlere, ‘İzmirli olmak nasıl bir şeydir?’ sorusunu yöneltti. Cevapların toplamı şöyle bir şeydi:
Bu İzmir güzellemeleri üzerine, Vatan’ın sahici ve hakikatli kalemlerinden Mutlu Tönbekici köşesinde, “İzmirli olmak İzmir’in lağım kokusunu görmezlikten gelmektir” dedi. Tönbekici hep bunu yapar; adalete ve hakikiliğe ayarlı vicdanının emrine verdiği kalemiyle ‘ben bu oyunda yokum!’ der. Bu yazıda da bunu yaptı. Basındaki İzmir güzellemelerinin temelsiz olduğunu verilerle ortaya koydu. Kendisinin de bir İzmirsever olduğunu, ancak şimdilerde hiç de güzellemelerdeki gibi bir İzmir’in olmadığını anlattı. İzmir’e güzelleme yapan naif adamların gözünden kaçan veya görmek istemedikleri bugünkü İzmir’den fotoğraflar verdi. Güzellemelerdeki İzmir’in eskilerde kaldığını, artık çirkin, yoksul ve donuk bir İzmir’in olduğunu söyledi. Son yıllarda ekonomide, kültürde, siyasette, futbolda epey gerilere düşen İzmir’e işaret etti. Burada hayatın durduğunu, denizin koktuğunu, belediyesizliğin tavan yaptığını, İzmir’in tek bir yaşam biçiminin bekçiliğine soyunarak hoşgörüsüzleştiğini belirtti. Şu satırlar onun:
“Ne bir İzmir sanatından söz edebiliyoruz, ne bir İzmir markasından, ne bir İzmir tarzından. Varsa yoksa gevrek, çiğdem ve güzel kızları... Bir de bu ‘hoşgörü’ meselesi pek ‘hoş’ doğrusu. ‘Neye’ hoşgörüden söz ediyorlar acaba? Sadece ve sadece kendilerine olabilir mi? Kendimizi çok hoş görürüz biz. Yani o kadar olur. Zira ‘türbanlı kızlar üniversiteye alınsın’ veya ‘oğlun eşcinsel’ dediğin anda İzmirli hoşgörüsünün, sözüm ona ‘açık görüşünün’ nasıl yalan, nasıl uydurmaca, nasıl sadece kendine yontmaca bir şey olduğunu, ‘Avrupalıdan daha Avrupalıyız ayol’ diyenlerin daha Avrupa’nın A’sını kavrayamadığını, medeniyet, hoşgörü dedikleri şeyin ‘bildik’ sınırlar dâhilinde Kordon’da rakı içmekten ibaret olduğunu anlayıverirsin. (Demem o ki) İzmirli olmak İzmir’in BOK koktuğunu görmezden gelmektir. Bu şehre ilk defa 26 yıl önce geldim, yaşadığım sürece lağım kokuyordu, dün geldim (30 Mayıs 2009) yine lağım kokuyor. Karşıyaka’da cam açmak mümkün değildi o kadar diyeyim. Bu insanların bu çekisi nedir, bu nasıl bir beceriksizlik, nasıl bir ‘yönetememek’, nasıl bir belediyesizliktir hakikaten anlamak mümkün değil.”
Tönbekici bunları yazdı ve tabii ki İzmir’in o altı çizilen ‘hoşgörüsü’nden epeyce nasiplendi. Yeni Asır’dan Öncel Öziçer, Hürriyet’ten Yılmaz Özdil, Vatan’ın İzmirli okuyucuları Tönbekici’ye İzmir’in o ‘güzelim’ söylevlerinden bir demet sundular.

Bu tartışma ortaya koydu ki, bir ‘İzmir Sıkıntısı’ var. Ve bu, Baudelaire’nin Paris Sıkıntısı’na hiç benzemiyor. İzmir Sıkıntısı’nı, son yerel seçimlerde netleşen İzmir fotoğrafından okunabileceğini düşünüyorum. Hayır, derdim bir seçim yazısı yazmak değil, benimkisi, İzmir’i okuma ve anlama çabası sadece. Konumuz İzmir, dersimiz İzmir yani…

İzmir, yerel yönetimin ortaya koyduğu hizmetleri, yeni dönemde gerçekleştireceği projeleri değerlendirerek seçimde bulunmadı; başkanları değil, kendini seçti. Kime ve neye evet dediğinden çok kime hayır dediğiyle öne çıktı. Çıkan sonuç, ne son on yılda yapılmış hizmetlerin yeterliliğine ne de mevcut belediyeciliğin nitelikli bir İzmir’i gerçekleştireceğine işarettir. İşin bu tarafıyla ilgilenilmedi, birilerine ‘hayır!’ denildi sadece.
Topyekûn kilitlenmiş bir İzmir fotoğrafıdır bu. Üzerine kapanmış bir kentle karşı karşıyayız. Kurgulanmış bir kimliğin kalesi olma sürecine girmiş, son tercihiyle de bu kimliğin ‘kale’si olduğunu göstermiş bir İzmir. İzmirliler şimdi bu kalenin dört duvarı arasındadırlar. ‘Dışarı’ya, farklı olana kapanmış bu kalenin içinde ‘tek’liğin hükümranlığı gelişiyor. Gönüller rahat olsun; İzmirliler ‘başkası’na kapanmış, ‘biz’le kalmıştır. Başka renklerin, seslerin ve dillerin kendine karışmasına müsaade etmemiş, renkten renge girmemiştir. Hayatın çok renkliliğine karşın, o tek bir renkte karar kılmıştır. Türkiye Türklerindir, İzmir ise tek bir partinin, tek bir yaşam biçiminin, tek bir hakikatin…

Kentlerin bir ruh ve kimlik edinmeleri önemlidir. Ancak başka ruhlar ve kimliklere kapanmaları da ölümlerine davetiyedir. ‘Başkası’na kapanmış kentler, yerlileri için hapishaneye dönerler. Rüzgâr geçirmez çitlerle çevrilmiş kimliklerinin dört duvarı arasında hayatsız kalınır. Vehimler ve kurgulanmış korkular içinde gerçeklikten koparlar.
İzmir böylesi bir tehlikeyi davet etmiştir. Sahibini tahdit (sınırlayan) başkasını ise tehdit eden bir kimliğin kenti olduğunu benimsemiştir. Çok da sağlıklı olmayan, en azından problem içeren bir kimliğin ‘malı’ kent olmuştur. Kendisinin ne olduğu ve nasıl yaşadığıyla ilgili olmayan, kime karşı olduğuyla motive olan naif bir hal içindedir. Dinamiklerini hareketlendirip yaşanılır hale gelemiyor, ‘öteki’ olarak gördüğüne duyduğu buğz üzerinden var oluyor.
İzmir üzerine kapandığı için dışarıyı görememektedir. Uzaklarda nasıl bir hayatın aktığından habersiz yalnızlığına sarılmaktadır. Kolları başka bedenleri değil bedenini sarmaktadır. Aynada kendini seyretmekte, gözlerinin boşluğuna düşmektedir. Yolu başka dillerin cümlelerine düşmemekte, farklı mutfakların tatlarıyla karşılaşmamakta, bildik bir otobanın ‘düz’lüğünde seyretmektedir. Ezberin ve tekrarın içinde hayatın türlü hallerinden yoksun kalıyor.
Bu ölümcül bir şeydir. Biliyoruz ki insanı benzeri öldürüyor. Farklı olanla karşılaşmayı, tanışmayı erteleyen insan üzerine kapanır ve çürür. Kent de öyledir! Tek rengin, tek dilin, tek sesin, tek kimliğin içine düştüğünde, hareketten ve coşkudan mahrum kalır. Kimliğini kendisine hapishane kılmış bir kent zaman içinde susar. Uzun uzun susar ve çürür.
İzmir ne yazık ki böylesi bir kent olma yolundadır. Niteliğe, hayata, kendisinde yaşananlara değil, kimliğe oynuyor. Son on yıldır İzmir’de rüzgâr esmiyor. Ne yapılanmasında, ne ekonomisinde, ne kültüründe, ne sporunda ne de hayatında yaprak kıpırdamıyor. Yollar delik deşik! Bir türlü bitmeyen bir metro ve raylı sistem, gittikçe kirlenen ve şimdilerde tekrar kokmaya başlayan bir körfez! Ancak kasaba belediyeciliğinde anlaşılır olabilecek bir belediyecilik, bir hantallık!
Evet, İzmir böyle bir yer oldu. Oldu çünkü o kendini ‘aziz’ bir kent olarak ilan etti. Aziz! Maksuduna varmış, yolculuğunu bitirmiş, ‘ermiş’ bir kent yani. Bulunca, sona gelince, erince niçin arasın ki! Yeni şeylerin arayışı, mevcutla yetinmemekten doğar. İzmir ise, hakikatine dair bir şüphe içinde olmadığı kimliğini her şeyi olarak görüyor. Ne bitirilemeyen projelere, ne delik deşik yollara, ne kokan denize, ne de kendisinde tek bir yaprağın dahi kıpırdanmayışına bakıyor. Öylece duruyor. Baştan ayağa sıkıntı kesilmiş bir kent sanki…

“İzmir açık, ileri görüşlü, özgüveni yüksek ama ukala olmayan bir nesil yetiştirir. İzmirliler, herkesten çok toleranslıdır. Tutkular uğruna yapılan her şeye tahammül gösterirler, İzmir taşra sıcaklığında, metropol medeniyetinde bir yerdir. İzmirli geniş bakar, geniş düşünür, yüksek sesle konuşur, karşıdan yükselen sesi de dinler, kabul etmese bile onunla birlikte yaşamayı bilir.”

16 Haziran 2009 Salı

İmamesi Kopmuş Günler

Biz neysek, bir dönem ‘biz’e ev olmuş ‘bir yer’, zaman içinde kendisinden koptuğumuz bir şeye dönüşse de yine de kopuşumuzu sağlıklı kılar. Çünkü bu yer, ‘nereden’ ayrıldığımızı belirler. Nereden ayrıldığımızı bilirsek, neye varacağımızı bilmesek de nereye dönmeyeceğimizi biliriz. Ayrıldığımız yer sırtımızı döndüğümüz (sırtımızı yasladığımız) bir yerdir. Bir nirengi noktasıdır burası. Diyebiliriz ki bu yer, bundan sonraki yolculuğumuzun sağlık işaretidir. O bizim için orada öylece duracak bir nokta olacaktır. Yolculuğumuzun bir aşamasında şaşırırsak, ‘nereye geldik böyle, bundan sonrası nereye gideriz?’ şaşkınlığı içinde kalırsak, dönüp koptuğumuz noktaya bakarız.
Büyük anlatılar da hayatlar ve insanlar için bu derece hayati şeylerdir. İnsan daha çok büyük anlatıların içinde kendini kurar; ontolojisini belirler; varoluşsal soru(n)larına cevap bulur. Büyük anlatının aynasında insan kendisini bir bütün halinde görür; omurgası ve ruhu olan bir bütün… Büyük anlatıya göre insan bir şeydir; anlamı olan, dolayısıyla şizofreniden ve parçalanmışlıktan kurtulmuş bir şey… Büyük anlatısı içinde bulduğu anlam ile kendini bulmuş (bilmiş) insan, ‘kendinden’ kalkarak bir hayat kurar. Kendince olan bir ilişki ağı içinde bulur kendini. Böylelikle kendinin ve ilişki ağının (toplumsallığının) anlamı, kokusu ve rengi olur. Tanımlanabilir bir şey olması hasebiyle sınırlanmış olur ama anlamlı oluşuyla da bir değere işaret eder.
Büyük anlatılar, daha çok ‘aşkın’ olanı işaretliyorlardı. Modernite denen şey ise, bu büyük anlatıların altını değil üstünü çizen bir şey oldu. Büyük anlatıları hükümsüzleştirip insanı aşkın olandan sürgün eden modernite, hayatı, insanı ve anlamı seküler olanın içinde kurmaya çalıştı. Tanrı’ya yaslanmaktan ve teslim olmaktan vazgeçerek özgürleşebileceğini düşünen insan bütün yükü omuzlarına aldı. Tanrı’ya sırtını dönüp tanrılaşmaya doğru yol aldı. Tanrı’nın etrafında kurulmuş büyük anlatıların kuşatıcı kuruculuğuna yabancılaşıp, haddini bilmeyen bir aklın peşine düştü. ‘Ben’i, ‘sen’i ve ‘diğerleri’ni içine alan büyük anlatılardan uzaklarda ben, sen ve diğerleri yalnız başımıza kaldık. Birbirimizin bir şeyi olmaktan çıkıp yabancılaştık. Dolayısıyla herkes kendine, aklına kaldı. Bundan böyle ne düşündüysek yalnız kendimiz için düşünür olduk ve düşünür olduklarımız sadece kendimiz için geçerli olabildi. Ben bir şey, sen başka bir şey, diğerleri başka türlü şeyler düşündü. Daha da koptuk birbirimizden. Hayatın orta yerinde tek başlarımıza kaldık.
Kendimizi tek başınalığımızın rehavetine bırakmışken, tam da böyle özgür olduğumuzu ve özgür kaldığımızı sandık. Yalnız başınalığımızın bizi birileri için kolay av kıldığını unuttuk. Bizi böyle yalnız başına gören birileri bundan yararlanarak ortaya projelerini sürdüler. Ne bizi güvenceye alan büyük anlatılarımız vardı, ne de bizi bir yerde tutan doğrularımız ve yanlışlarımız. Şekillenmeye hazırdık. O ‘birileri’ buradan hareketle ‘iç’lerimize karıştılar. Karıştık. Evrildik. Projelere göre şekillendik. Bu projeler tersten büyük anlatı oldular. Kendi anlatılarımızla bir omurgaya/şahsiyete sahipken, bu yeni anlatılarla çözüldük. Yeni durumlara göre parçalandık. Herkes için geçerli doğrular ve vazgeçilmezler yoktu artık, her yeni günle birlikte doğrular değişti.
Modernite ‘aşkın’ büyük anlatılarımızın hükümsüzleşmesiyse, postmodernite ise ‘bütün’den kopmuşluğun, parçalanmışlığın, şizofrenin anlamsızlığı ve ‘hiç’liğidir. Ve bu ikili üzerimizden geçti Bugün bu iki dalganın artığı bir hayatı yaşıyoruz. İmamesi kopmuş tespih taneleri gibi bütünlükten kopmuş, ortalığa saçılmış günler geçiriyoruz. Üst üste yığsak da bir bütün oluşturmayan, olsa olsa parçalı ve şizofren ucube bir toplam oluşturan günler. Bir anlam içinde geçmeyen ve bir anlamı büyütmeyen günler. Orta malı kaygılarla geçen, bir ‘bütün’e tuğla olamayan, dolayısıyla hayatı ‘oya’lamayan, oyalan günler… Her halleriyle günlerimiz bir savaşın sonrasında gözüken parçalanmayı ve kakafoniyi gösteriyor. Savaşın artığı günlerdir bunlar. Bir savaş geçirmiş, günlerimizi bir bütünlük içinde tutan ‘imame’ koparılmıştır. Nasıl bir savaşın koptuğunu, günlerimizin, dolayısıyla hayatımızın nasıl bir savrulma içinde geçtiğini anlamak gerekiyor. İşte bu sebeple, Nazife Şişman’ın bugünlerde okuduğum Günün Kısa Tarihi kitabına (Timaş Yayınları) dikkat çekmek istiyorum.
Günün Kısa Tarihi, yaşadığımız günleri, içinden ama bakılabilecek mesafede de durarak okuyan bir sosyal bilimcinin gözlemlerinden oluşuyor. Şişman bu kitabında, ‘dün ne idik, bugün ne olduk?’ sorusunun cevabını ararken, yaşanmakta olanı idrak edip kavramsallaştırıyor. Çok parçalı gerçekliğin fotoğrafını verip bunu anlamaya çalışırken ‘hakikat’in altını çiziyor. Eylemesini şöyle temellendiriyor: “Parçalardan bir bütüne varmak, gerçeklikten hakikat devşirmek, yeryüzündeki anlamlılığını kendi kendine bulabileceğini zanneden insanın iddiası. Biz ise, tasavvurumuzda büyük bir resim olmadan parçaları birleştirmemizin imkânsızlığına inanırız. Ve biliriz ki, bu büyük resmi ne tarih ne sosyoloji ne de başka bir bilim temin edebilir. Yani ne, kim ve nerede olduğumuz sorusunun cevabını tarih ve sosyolojinin alanına hapsetmek, düşülebilecek en büyük yanılgıdır. Müslümanlar, insanın mahiyetine dair cevaplarını, ahlaki bir konumda idrak ederler. Ve fakat hakikati tecrübe edebilmek için zaman ve mekân boyutunda bir şuura da ihtiyaç duyarlar. Hakikatin insan gerçeğine ışık tutan bir anlama kavuşabilmesi için bugünün içinden, tarihsellik içinden konuşmaya ihtiyacı vardır insanın.”
Ambalajlı Mutluluk, Seküler Hayaller Rüyasız Zamanlar ve Seyirlik Dünya başlıkları altında toplanan, yazarın kendisini içine katarak yaptığı okumalardan oluşan Dünyanın Kısa Tarihi şimdiye dikkat çekiyor. Parçalanmışlıkla malul şimdiye. Hızlı ve yoğun yaşadığımız için hiç düşünmeden geçirdiğimiz şimdiye. Ve şimdinin içerisindeki değişime, dönüşüme, karmaşaya. Her şeye rağmen bütünü kaybetmeden yaşamanın yollarını arıyor. Hakikatin insan gerçeğine ışık tutan bir anlama kavuşabilmesi için…

12 Haziran 2009 Cuma

‘Enseleri açık’ların ‘derin siyah’lıkları

Hakikatin taliplisi bir yazarın metinlerinde karşılaşmıştım. Modern kentlerin alımlı bulvarlarında enseleri güneşe açık yürüyen insanlar anlatılıyordu. Yolun sağında veya solunda sıralanan ışıltılı adreslere bakarak değil, her daim başları öne eğik yürüdükleri için enseleri güneşe açık duruyordu. ‘Dışarı’da ve mekânda yaşıyor görünseler de, içlerine düşmüş, orada yolculuk yapan insanlardı. O kadar içlerine düşmüş ve kendilerinde kalmışlardır ki, etraflarında uçuşan onca ses ve renk başlarını kendilerine çeviremiyordur; başları hep böyle öne, yani içlerine düştüğünden, enseleri açıkta, güneşe açık kalıyordur.

Kentte, kalabalıkta, bulvarlarda, hayatın orta yerinde baş önde yürümek; mutlu eder veya etmez, sadece hakikatin taliplisi olmayı imleyen bir duruşa imgedir. Böyledir çünkü, açıkta; güneşin, diyebiliriz ki hayatın her türlüsüne maruz bir vaziyette ‘derin siyah’laşan enselere sahip insanları tanıdığımı söyleyebilirim. Şimdilerde insanları ikiye ayırıyorum: başları önde yürüyenler (güneşe açık ‘derin siyah’ enseliler) ve başları kalkık yürüyenler (hayata maruz kalmamışlığı imleyen masum olmayan açık renkli enseliler)… Kendimi içlerinde hissettiğim, kendime yakın bulduğum ‘derin siyah’ enseliler için başka türlü bir ‘biz’ diyorum. Doyumsuz bir uygarlığın kurduğu tantanalı, gürültülü, alımlı, ‘hız’lı kentlerin ve hayatların içinde ‘biz’lerden düşmüş insanların oluşturduğu başka türlü bir ‘biz’dir bu. Örtülerek ve giydirilerek artık öldürülmüş olsalar da, yine de kalplerden ve vicdanlardan gizlenen/kaçırılan kuytulara, kuytulardaki ayrıntılara vuran hakikatin o ‘derin siyah’ ağırlığına açık bir hayatı heceleyip duran sahih insanların ‘biz’i…

Bu ‘biz’den insanların boyunlarında tek bir muska vardır: Dipdiri bir vicdan ve baştan ayağa merhamet kesilmiş bir kalp… Evet, bunların enseleri güneşe (hayata) açıktır; kalpleri ve vicdanları da… Yaşanan her şey bu sebeple kalplerine ve vicdanlarına vuruyor.
Bu ‘biz’den biri olmanın kederli ama diri, mutsuz ama huzurlu, ‘derin siyah’ ama aydınlığa en yakın, yalnız ama içi o kadar kalabalık yaşarken, ışıltılı kentlerin ve hayatların paketleyip sunduğu reçetelere uzak dururken Derin Siyah’tan, içimin kıyılarına hep vurdukları için önceden bildiğim hikâyeler okudum. Kalbimin coğrafyasında gezer gibi, vicdanımı ayaklandıran yüzlere bakar gibi oldum. Derin Siyah; hakikatin, sadece hakikatin taliplisi bir ‘göz’ün rehberliğinde görebileceğimiz ayrıntıların, ‘büyük hikâye’lerin otoriter cüsseleri altında kalan ‘küçük hikâye’lerin vurguladığı, altını çizdikleri büyük hakikati duyuruyor ve hissettiriyor. Hikâyelerin kurgusu, dili ve doğasıyla ilgili değilim. Meselem zarf değil, bu başka bir şey! Altlarda kaldığı için, hayatın da bizim de altlara düşmemize sebep olan ‘öz’ün yeniden başlığa çekilmesine, hayatlara sızmasına çalışan bir dilden, bir gözü açıklık durumundan bahsediyorum. Dipdiri bir vicdana ve baştan ayağa merhamet kesilmiş bir kalbe sahip hikâyecinin/yazarın, köreltici gerçekliklerin bizden uzağa ittiği büyük hakikate kapı aralayan küçük hikâyelerinden… Yıldız Ramazanoğlu’nun, Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü almış Derin Siyah isimli hikâye kitabından söz ediyorum.

On bir kapılı bir evren olan Derin Siyah’a Mehtap Turu’yla giriş yapıyorum. İki yalnız kadın karşılıyor beni. Işıkları söndürülmüş evin balkonundan, bir ‘kıyı’dan ‘herkes’in şamatasını seyrediyorlar. Bir şekilde ‘herkes’ten düşmüş olmanın, yalnız başına kendileriyle kalmanın rahatsızlığını yaşıyorlar. ‘Herkes’ isimli bir geminin yolcularına karışsalar da kendilerinden kurtulamazlar. Birinin eşi yitmiş, diğeri de eşini kaybetmek üzeredir. Biri özlem çekmekte, diğeri tedirginlik duymakta, ama ikisi de ‘durum’dan hoşnut değildir. Hoşnut olmayan, gözlerine derinliğince bakılmayan iki yalnız kadının gazetelere manşet olmayan hüznü, derin siyahlıkları gemiyi, hayatı dolduruyor. Birlikte oldukları topluluktan ayrı bir yol tutturan bu iki kadının gözlerine derin derin baktıktan sonra evrenin Ses Tutulması kapısından içeri giriyorum. Şafaktan önce her bir şeye değerek geçen, açık pencerelerden içeriye akasyaların kokusunu dolduran, geçmiş zaman insanlarını uykularından çekip diri bir zamanın içine taşıyan ama modern zaman insanlarına ulaşamayan bir sesin tutulmasına kulak veriyorum. Bu sesin tutulmasıyla gecenin, şafağın, uykunun, gündüzün, mesainin, bütünüyle hayatın neye dönüştüğünü hissederken Mor Gülümseme’ye yakalanıyorum. Cepleri kabarık erkekler tarafından seçilmiş şık kadınlardan olma çocukların gösterisinin ortasında payıma derin bir hüzün, mor bir gülümseme düşüyor. Rahatsız edici sözlerin sahibi ve savunucusu bir babadan olma çocuğuyla çatı katında ‘iç’ini açan bir kadın ile çığırtkan bir gösteri arasında gidip geliyorum. Yol Hikâyesi’nde ‘artık her şey kalbime vuruyor. Yol içinde yollar gidiyorum. Ayrıntılara takılıyorum. Yol bir metafora dönüşüyor. Arabayı tenhaya çekip babası ölmüş küçük bir kız gibi ağlıyorum hayali kahramanlara.’ Gittikçe bir gürültü kesilen hayatta derin siperler kazıp kendini oraya kilitleyen kadınların ve erkeklerin coşkusuz/renksiz dünyaları Milenyum Acısı’nı hediye ediyor bana. İktidara geçen gürültüye karşı kazılmış derin siperler çözüm olamıyor bana. Geçiyorum bunu. Ağrı Prensesi’nden kayda geçmeyen, üzerinden gelinemeyen ‘can ağrısı’nı öğreniyorum. İçimin derinliklerinde, derimin hemen altında ya da kalp kapakçılarımdan birinin bir köşesinde minik bir ağrı oluşuyor. Bu ağrıyı hiçbir sağaltıcının yakalamayacağını, bunun özel bir ağrı olduğunu fark ediyorum. Omega’da, sahih bir zamandan köksüz ve yönsüz bir zamana düşmüş Saatçi Osman Bey’in dükkânına yolum düşüyor. İstanbul’a okumak üzere gelmiş bir Anadolu delikanlısı oluyorum. Osman Bey’in çektiği her derin nefes, dükkâna İstanbul’un eski(meyen) halini dolduruyor. Görüyorum ki bu dükkân Osman Bey’e ve bizim gibilere bir sığınak. Artık sığınaklardayız. Çünkü sokaklar dişleri sıkık gençlerin, hırstan gerilmiş insanların, yaya geçitlerinde yayaların üzerine yürüyen arabaların istilası altında. Sığınaklarında yaşayabildiğimiz kentin Tuhaf Bir Sabahı’nda hüzne, felsefeye, şiire, geçmiş zamanın geçmeyen derinliğine konu insanların ortasında kalıyorum. Gece yağmış bir yağmurun yıkadığı sokakta sokağı, ağaçları, kedileri, evsizleri, içlerinde yaşayıp giden delileri fark ediyor, bütün gün kim olduğumu unutturan günlük telaşenin örttüğü yüzleri seçerken kendimle karşılaşıyorum. Kalbimin esaslı konuğu sükûnetin yurdu Köyün İlk Günü’nde, şehirlerde rastlamadığım insan bakışlarına konu oluyorum. Bu gözler, sanki olan biteni çözmüşler gibi. Toprağın hem altına hem üstüne yakın yaşayan insanların arasındayım. Ayaklarımın ucuna basarak yaşarken, yani hayatı, yani toprağı, yani börtü böceği, yani minimal olanı hissederken Kriz’e düşmüş kent görüntüleri geçiyor gözlerimin önünden. Bir bir kapanan kepenkler, işsiz ve aşsız kalan gözlerin derin boşluğu… Ortalık Derin Siyah’a kalıyor. Masaldan düşmüş, monitörlerin ışıklarına yakalanmış kent insanının etrafında dönüyor hayat. Bir koşturma, bir mücadele, bir savaş… ‘Başkası’nın sinmediği, insansız bencil bir hayat… Başkasıyla aramızda camlar yükseliyor. Küçük hikâyelerde yaşanan derin siyahlıklarla aramıza giren duvarlar ve camlar bizleri daha iyi kılmıyor, kirletiyor.

O ‘derin siyah’ gözlere bakıp korunaklı hayatlarımızdan düşelim diyorum. Zira ancak düşerek ayağa kalkabiliriz.

11 Haziran 2009 Perşembe

Kaybetmekteki Kazancın Peşinde

Daha yenilerde tanıştığım, yani hiç tanımadığım biriyle İstanbul’a gidiyorum. O iki koltukta, kendi hikâyelerinden çıkıp gelmiş, birbirlerine kapalı iki adet zarf gibiydik. Ben onu o beni yokluyor. Bir ucumuzdan yırtılıyor, yırtılan yerlerimizden hikâyelerimiz çıkıyor. Aralıksız konuşuyoruz. İkramlar çoktan bitmiş, İzmir’den çıkalı iki saat olmuş, biz hala konuşuyoruz. Dikkat etsek de, yine de gecede sese dönüşüyoruz. Artık kendini uykuya bırakmış etrafı rahatsız ettiğimizi düşünerek susuyoruz. Rahatsızlık durumu olmasaydı da biz susacaktık, çünkü çoktan, birbirlerine kulak olmayacak bir ikili olduğumuzu anlamıştık.
Yanı başımda, her söylediğimi büyük şaşkınlıkla karşılayan biri oturuyordu. Başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini imleyen her deyişim, verili hayatın ön kabulleri içindeki o yüzde eriyordu. Hiç kitap okumadığını, okumaktan sıkıldığını, bir sinema salonunda en son ne zaman film izlediğini hatırlamadığını söyleyen o iki gözün, benim uzun yıllara sarkan okumalarımdan çıkarıp dile döktüğüm ‘yüzüm’e öylece baktığını gördüğümde, daha yeni başlayan yolculuğun orada bittiğini anlamıştım. Anlamış ve yine kendimle kalmıştım. Yanımdaki uykuya dalmış, ben ise elimdeki derginin sayfalarına düşmüştüm.
Bir cumartesi sabahında İstanbul’a varmış bir yolcuydum. İstanbul yağmurla ıslanıyordu. Hayır, çantamın bir köşeciğine yerleştirdiğim şemsiyeyi çıkarıp açmak gibi bir isteğim olmadı. Kendimi öylece yağmura bıraktım. Kent daha uykudaydı, yağmur düşmüş yollar sakindi. Öylece yürüyordum. Gözlerim sıcak bir mekân arıyordu. Değirmen pastanesinin kapısından içeri girip köşedeki masaya oturdum. Sigaradan kurtarılmış programdan önce bir şeyler yemek, çayla birlikte bir iki sigara içmek istedim.
Oturduğum yerden yola, karşıdaki parka bakıyorum. Yağmur yağmaya devam ediyor. Parkın kıvrımlı yollarına, çimlerine, yapraklarından soyunmuş ağaç dallarına, çamların yeşiline düşen yağmurda kalıyorum. İstanbul uyanıyor, yollar doluyor, arabaların camları yağmurla yıkanıyor. Arabaların buğulu camlarından seçilen insan yüzlerine bakıyorum. Bazılarıyla göz göze geliyoruz. Beni tanısalar, hikâyemi bilseler, ben onları tanısam, hikâyelerine vakıf olsam diyorum. Masama çay konuluyor, yanına dilimlenmiş peynirli poğaça… Çayın buğusu yüzüme vuruyor, buğulu camdan dışarıya, gelip geçen arabalardaki insan yüzlerine, az ötedeki yağmur altında kalmış parka bakmaya devam ediyorum. İçim, yağmur tanelerinin toprakta bıraktığı ıslaklıkta kalıyor. İstanbul, yağmur, yollar, parklar, buğulu camların ardındaki silik yüzler, bir parkın yalnız ağaçları, yağmurla ıslanmış çimler içimde birikiyor. Poğaçadan birkaç dilim alıyorum, sonra dumanı tutan çaydan birkaç yudum… Değirmen pastanesinin açık televizyonundan sesler gelip konuyor masama, ıpıslak içime davetsizce sokuluyorlar. Program sunucusu günün ilk haberlerini geçiyor. Irak, Bağdat, savaş, patlamalar, ölümler, Amerika, diplomasi, siyasi parti liderlerinin demeçleri… Adana’dan Bağdat’a giden uçaktan geriye kalan ölü mühendisler, işçiler, bunların cenazeleri…
Dışarıda yağmurla ıslanan İstanbul, yollar, parklar, ağaçlar, buğulu camlardan seçilen insan yüzleri… İçeride ben, ıpıslak olmuş içim, masama konulan çay ve poğaça… Televizyonda savaş ve ölüm…
Sigaramdan kavisler çizerek yükselen dumana öylece bakakalıyorum. Yolların, insan yüzlerinin, yağmur altında dalları üşüyen ağaçların, ıslak toprağın, parke taşlarının içime saldığı ürpertiyi, sonra savaşa batmış ülkeleri ve kavgalarda boğulmuş insanları düşünüyorum. Oracıkta soruveriyorum: Kendini akışına bırakan varlık dirime çalışırken, bu varlığa doğmuş insanlar niçin ölüme çalışıyor? Hayat nerede? İnsan hayatın nesi, ölümün kimi oluyor? Televizyonlar niçin yağmurdan, yağmurla yıkanmış ağaçlardan, ıslak bir cumartesi sabahında İstanbul’a varmış bir yolcudan bahsetmiyor? Hayatın haber değeri yok mu?
İzmir’den İstanbul’a yanımdaki koltukta yolculuk eden ısrar ediyordu: İnsan başarmalı! Çok çalışmalı, en iyi okulları kazanıp ‘birinci sınıf’ insan olmalı. Kentin modern yerlerinde oturmak, iyi bir ev ve araba edinmek için büyük paralar gerekiyor, bu da çalışmayı ve başarılı olmayı kaçınılmaz kılıyor. ‘Ama’ demiştim, ‘senin kazanman için benim kaybetmem gerekiyor. Birinin omzuna basmadan öne geçemiyorsun. Mutluluğun, birinin mutsuzluğuyla mümkün olabiliyor. Bu yarışçı algıda problem yok mu? Kendimizi bu hayata öylece bırakmak, biraz da ölmek olmuyor mu?’ Yol arkadaşım yüzüme öylece bakmış, ‘ne var bunda, hayat bu!’ demişti.
Hangi hayat!?
Kazanmayı, sadece kazanmayı işaretleyen bir hayatın bugünkü Irak’ı doğurduğunu, modern kentlerin ve şaşalı hayatların binlerce ölü çocuk demek olduğunu anlatamayacaktım. Amerika kazanmak için Irak’taydı; Iraklı binlerce çocuğun ölümü, Amerikalı çocuklar için hayat demekti. Hayır, bunları anlatamayacaktım, çünkü yanımdaki, ‘kazanma’nın peşine takılarak çığırından çıkmış ‘büyü’süz bir hayatın nimetlerine yazılmıştı. Ben ise, hayatının münkiriydim; başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğine inanmış, bir kıyıcıkta hayatımı kuruyordum. İncitmekten çok incinmeyi tercih ediyordum; kaybetmekteki kazancın peşindeydim. Bir yalnızdım! Çoktan ‘herkes’ten düşmüştüm. O akşam, yanı başımdaki koltukta benimle İstanbul’a gelen o yüz kalabalıktandı; kimse değildi, ‘herkes’ti

Aşk büyüktür

Her gün açık gözle düşlediğim şeyi, çabucak, soluk soluğa, baş dönmeleri içinde, umutsuz, acınacak bir durumda ve bir anda elde etmek, güzel mi? (Belki çocuklar başka türlü doğmaz, belki çocuk dediğimiz de bir çeşit tılsımdır, kim bilir? Geçelim şimdi bunu.) Sana borçluyum bunu Milena, onun için yanında çok rahat ve çok rahatsızım, onun için yanında çok çekingen ve çok özgürüm; bunu anladıktan sonradır ki, bütün öteki yaşamıma boş verdim. Gözlerime bak!
Franz Kafka


Koğuşa asılan Mozart resmini bir bayan fotoğrafı sanan eğitim çavuşunun hıncına karşılık, ‘Mozart büyük bir besteciydi’ diyen askerin kararlılığını besleyen dinamiğin ne olduğunu filmin sonunda öğrenecektik: Aşk...
Jane, Moskova’nın içlerine doğru giden trenin kendisine ayrılan kompartımanında aşkın kırıp döken yüzünü gösteren Anna Karenina’yı okurken tanıştığı harp okulu öğrencisi Andrei Tolstoy’a (yazar olan değil) bu aşkı taşıyacağını bilmiyordu. Bir şey daha öğrenecektik Sibirya Berberi filminden: Klasik liberalizmin formülleştirdiği, ‘özgürlüğümüz, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter’ tanımlaması bir yalandı. Hayır, hayatımız bir başka hayatın başladığı yerde bitmiyor, o hayatın kapısını zorluyor, çoğu zaman kırıyor o kapıyı, içlerine kadar sızıyor. Başka hayatlara karışıp duruyoruz; başka hayatlar da hayatımıza...
Ağaç altlarının kar beyazına büründüğü, dalların ise yeşilden kızıla çaldığı ovada bir tren duruyor. Harp okulunun öğrencilerini alan tren Moskova’ya doğru yoluna devam ediyor. Batı’dan gelen bir hayatın Moskova’da kendince akıp giden bir hayata dokunuşu, içlerine yürüşü, orada oturuşu, pulluğun toprağın altını üstüne getirişine benzer bir sonuç doğuruşu kare kare perdeye düşüyor. Anna Karenina’da Anna, aşkın kırıp döken yüzüne muhatap kahramandı; aşka maruz kalıyordu. Geride bıraktığı ovayı dumanlarda bırakan trenin kadın yolcusu Jane, Anna’nın intikamını alırcasına, erkek kahraman Andrei Tolstoy’u herşeyi önüne alıp sürükleyen aşkın içine çekiyor. Bu sefer erkek kahraman aşkla çarpılıyor.
Aşk düşünülerek, çalışılarak varılan bir yer değil; ona dair o kahredici boşlukla yaşayıp giderken bir rüzgarın kanatlarında gelip bizi çarpar. Bir beddua gibi... Çoğu kişi, çoğu zaman aşkla karşılaşmadan, ona ait boşlukla yaşar, sonra ölür. Aşkı bulmayız, o bize verilir. Aşka yakalanırız.
Andrei Tolstoy, hiç ummadığı bir yerde, çok uzaklardan gelen Jane’yle aşkın içine düşer. Tren son istasyonda yolcularını bırakırken Jane’de Tolstoy’un geçmişine ait bir fotoğraf kalır. Tolstoy’da ise Jane’nin tamir edilmek üzere alınan yelpazesi... Bu iki şey, aşkı alevlendiren birer rüzgar olurlar. Geçmişten bir fotoğraf (ki bu Tolstoy’a ait) kadim ve köklü bir insanî durum olan aşka karşılık gelir. Çünkü geçmiş geçmez; hayatı kurmaya, ona karışmaya devam eder. Yelpaze ise (o da Jane’nindir), ‘ben’in yüzüne kısa süreliğine ferahlık taşıyan bir nesnenin ötesinde anlamı yoktur; kullanılıp sonra bir köşede unutulan herhangi bir şey gibi geride bırakılır.
Andrei Tolstoy aşkla sarsılır, toprağı alt üst olur. Jane kapısını kırarak içine girmiştir. Sıkı bir disiplin altında yaşayıp giderken kendini sınırlara sığmayan bir akıntının içinde bulur; Jane’ye doğru akar. Kurallar bir bir çiğnenir. Bunun bedelini öder, ancak herşeye rağmen aşk kendisinde yaşamaya devam eder; geçmeyen geçmiş gibi... Tolstoy’u tanımakla Jane’de başlayan aşka benzer şey, iade edilen bir fotoğrafla durulurken, Tolstoy’daki aşk ise, bir türlü tamir edilmeyen ve geri verilemeyen yelpazeyle alevlenir.
Aşk bu, kavga başlatır; tarafları teste tabi tutar. Bir sahihlik durumunu ortaya çıkarır sonunda. Jane Tolstoy’a ‘yelpaze aşk’ı anlatamaz, ‘Moskova yolculuğumu heyecanlı kılan, yüzüme hafif bir serinlik taşıyan bir yelpazeydin, o kadar’ diyemez. Tolstoy’un içinde serpilip gelişen aşk karşısında bocalar. Tolstoy, Sibirya ormanını, hayatı, renkleri daha kolay biçecek bir makinenin karşısına bırakılır. Bir disiplinin kendisine sunduğu üniform statüyü yırtıp atan aşk acısıyla saçlarının bir kısmı kesilir, ve bir mahkum olarak Sibirya’ya sürülür. Kendisini alıp götürecek trenin kalkacağı istasyonda dipdiri bir aşk olarak öne fırlarken, yelpaze aşkın imkanlarını tepe tepe kullanan Jane, küçüklüğünün diplerine doğru kayar; inler, kurtulmak için yine Tolstoy’a tutunur. Bu sefer samimidir, ancak çok şey kaybetmiştir. Sibirya Berberi’nin sahibinin eşi olarak Tolstoy’un Sibiryasına uzanırken kaybının büyüklüğü karşısında aşkı da büyür. Tolstoy’dan olma, ‘Mozart büyük bir besteciydi’ dediği için cezalandırılan asker oğlunu ziyaret eden Jane kendisini sonunda bize afettirir. Aşk bir kez daha kazanır: Mozart büyük bir besteciydi...

Aşkın mağlubusun sen

Öykücü o büyük denizin kıyısında aşka, mananın öykü haline tanıklığını kâğıda geçirmişken; bu tanıklığın kitabı Cam Irmağı Taş Gemi, güz yağmurları içinde kalbimin örtülerini kaldırırken; ben aşkın türlü hallerine ayna bu kitabın içine karışmışken, aşkta görünen öyküm de yazılmaya koyuldu. Yazıcı, yani öykücü, dahası Nazan Bekiroğlu, ne sadece yazıcı, ne sadece öykücü, ne de sadece NB idi; hayat kadar olan bir denizin dalgalarına yakışır tesirde kalbime sokulup onu dile getirebilen bir uyarıcıydı. Cam Irmağı Taş Gemi’sini ‘oya’layan her cümlesi içime bir çentik, bir kıymık attı, kanayan yerlerimden öyküm doğdu. Masamda açık duran kitabı boyuna çizdim. Bu metin, ‘iç’imin Cam Irmağı Taş Gemi’yi okurken okunmuşluğuna alamettir.

a.
Ey kalbim!
Aşkın yaralayıp geçtiği, yaralarken karaladığı bir kalbi aklamakla geçiyor ömrün. Uykusuz kaç gece geçirdin, unuttun. Kaç mevsim, kaç yıl yaşadın öylece, sayısı belli değil. Mermer kesilmiş o kalbe şefkatten bir merhem oldun. Ateşe her düştüğünde, her ateş olduğunda, ona kalbinden serinlik üfledin. Yüzü yeri gösterdiğinde, o düşmeye koyulduğunda, yanı başında bir imla gibi yükseldin; gözlerine tutunarak dile geldi, yürümeye koyuldu. Evet, ‘aşkın karaladığını aklamak aşktan büyüktü(r)!’ Ama gel gör ki; aşkın yaralayıp geçtiği, yaralarken karaladığı bu kalbe, aşka dair dili unutmuş bu kalbe aşkla bağlandın, bu kalpten aşk dilendin. Aşk dedin, sadece aşk… Bir cümle kursun, ‘seni seviyorum’ desin istedin. Ateş içindeki o kalbe su olup yürümüşken, sen de onunla ateş olmuşken, onun da sana su olup yürümesini bekledin. ‘Bana su ol, gel!’ dedin.
‘Seni seviyorum’ diyemedi, ‘aşkın karaladığını aklamak aşktan büyüktür!’ diyebildi sadece, aşktan ötesini gösterdi. ‘Hayır’ dedin, ‘bir cümle kur, sadece bir cümle, ‘seni seviyorum!’ de.’ Diyemedi işte, diyemedi ve sen bütünüyle ateş kesildin. Alevden kanatlarla yükseldin yanından, yükselirken konuştun. Her konuşman onu susturdu, yeniden hatırladığı dilden oldu, gittikçe kocaman bir susku oldu. Sustukça kalbin acıdı. Bir sevgili olarak giremediğin kalbin dili de sana kapandı. Sustu, sadece susabildi. Bu kadarını yapabildi. Öyleydi; aşkla karalanmış kalpten aşk, ısrarla aşk istemek, o kalpte kabuk bağlamış onlarca yarayı yeniden kanatır. Aşk talebine cevap vermeyen kalbe ‘sitem’ etmek o kalbe taş atmaktır, o kalbi kırmak, susturmaktır. Onu susturdun! Bu sana daha ağır geldi, karşında sadece bir ‘susku’ olabilen o kalbi tekrar dile getirmek, ona birkaç cümle kurdurmak istedin. Yeter ki susmasın istedin; konuşsun, sadece konuşsun... Ondan bir cümle değil, herhangi bir cümle bekledin. Ama susuyordu işte! Seninle kımıldanan dili yuvasına kıvrılmış, içinde uyanmış kelimeler tekrar uykularına çekilmişti. O kalbe daha büyük taşlar attın. Bu taşlar, canını acıtsa da konuşturacak sandın. Öyle sanıyordun. Ama aşk bahsinde böyle olmuyor. Sevilen kalbe daha büyük taşlar atılınca, o daha büyükçe kırılır. Ölür, bütünüyle susar! Sevene sadece gitmek kalır; seven için bu ölüm olsa da, elinden başka bir şey gelmez.

b.
Ey kalbim!
Aşkın mağlubusun sen. Zaferlerde adın yazılmıyor, mağlubiyetlerin adamısın. Taşın içindeki heykele giden yontucu gibi mağlubiyetteki zafere yürüyorsun. Aşk, seni onurdan ve gururdan soyundurmuş. Ne kadar iktidar varsa, hiçbiri üzerinde iyi durmuyor, bir yerinden sarkıyorlar. Sahip olduklarından vazgeçiyor, çokluğunu azaltıyorsun. Yolun seyrelmeye varıyor, her adımın seni biraz daha azaltıyor. Devamlı kıyıya düşüyorsun; etrafında kim ve ne varsa, yerin hep kıyı oluyor. Sen bir ‘kıyıperver’sin işte! Yaşamıyorsun; yaşamıyor, yaşamıyor gibi yaşıyorsun. Yaşadığını sandığın anda, kaybediveriyorsun.

c.
Ey kalbim!
Aşka düşmüşsün; kaderin, camın kırılganlığına, taşın sertliğine yazılmış. Kaderin sorusu yok biliyorsun, sonucu var sadece. Aşk içini bir cam kadar inceltmiş, parlatmış; ne varsa hayatta, gelip ona dokunabiliyor. Hayatın en ince ve en küçük parçaları bile, taşın sertliğiyle kalbine varıyor. Hayatın harına her düştüğünde dağılıyorsun, içinde cam kırıkları dolaşmaya başlıyor. Kanıyorsun; evine, kalbine dönüyor, içine düşüyorsun.
Sen bir yazıcısın, ey kalbim! Aşkın mağlubu bir yazıcı olarak ressamlara akrabasın. Kelimelere sığınıyor, kalbini kelimelere sığıştırıyorsun. Her seferinde, kelimelere her sığındığında, içinin resmini yapıyorsun. Yontucu taştaki fazlalıkları atıp içerideki resmi çıkartırken, sen içindekine kelimeler giydirip onları kapatıyor, kapatırken gösteriyorsun. Dışarıda yaşananların içinde öldürdüklerini yazarak yaşatıyorsun. Ölümden kaçan ne kadar şey varsa gelip yazına oturuyor, yazında hayat buluyorlar; o kadar şey içinde yaşamaya koyuluyorsun. Hayır, çoğu yontucu gibi ‘tanrı’yı resmetmiyorsun; yazıda, zaaflarınla birlikte, bir insan olarak yer alıyorsun. Biricik bir hayat yaşıyorsun; yaşadığın ne ise, bu, gidip kendince olan bir dile oturuyor.
Son noktayı koyduğun her yazı, yürüdüğün her yol içindeki eksikliği tamamlayamıyor; eksik tarafın, düşmüş bir dişin oyuğu gibi sızlıyor. Taşın sertliğinde bir hayatı karşılarken, soruların, camın inceliğine ve şeffaflığına akraba bir kalbin yokluğunda karşılıksız kalıyor.

d.
Ey kalbim!
O büyük denizin kıyısında aşka, mananın öykü haline tanıklığını kâğıda geçiren öykücü, yani Cam Irmağı Taş Gemi’sini elinde mor mürekkepli kalemle okuduğun Nazan Bekiroğlu, Nihade’yi kitabına zeyl yaparken, yazıcın olan benim de hikâyeme zeyl düşürmüştür:
“İstanbul’un bütün müneccimleri uykuda, bütün İstanbul rüyalardaydı. Bir o, bir cellâtlar uyanıktı. Bir de ben uyanıktım.”

e.
Elif’i bulsa, yolu Elif’e varsa hikâyesinin bir sonu olacak Be’nin; aşkının kapkaranlık hikâyesi bir yerinden aydınlanıverecek.