20 Kasım 2010 Cumartesi

Sarıl Kardeşine, Sarıl Kendine...

Kırkı aşan yaşımın otuz yılını hissederek yaşadım. Hissederek yaşadığım bu otuz yılın her karesine ise dokunabiliyor ve dokunabildiğimi okuyabiliyorum. Şüphesiz insan mekânda yaşar; her bir şey, dâhil olduğu mekânın rengini alarak insana dokunur. Bu yüzden şunu diyebiliyorum: Otuz yılıma doluşan her bir şey Türkiye denen gerçekliğin içinden geçerek yüreğime ve zihnime kazındı. Hayatımı Türkiye’de geçirdiğime göre, ne yaşamış ve yaşıyorsam bu biraz da ‘Türkiyece’ olmuştur. Ancak şunun da farkınday((d)ım; kendimi Türkiye’nin gerçekliğiyle baş başa bırakırsam, ‘can’ıma ihanet etmiş olacağım. Bu sebeple, Türkiye’den önce dünyaya doğmuş olduğumu hiç unutmadım. Doğduğum mekânın/Türkiye’nin çapını ve gerçekliğini merkeze almadım, ‘mekân’ımı epeyce dar ve yetersiz gördüm. Sonra, daha geniş zemin ve bağlamlar aradım ‘can’ıma, Türkiye’nin bana zindan olmasına müsaade etmedim. ‘Yerel’den ‘evrensel’e doğru yürüdüm; Kürt veya Türk olmaktan çıkıp insan olmaya vardım.

‘İç’teki bu uzun ve katmanlı yolculuk sayesinde kendimdeki insanı açığa çıkardım ama bedenimle, doğduğum mekânın/ülkenin gerçekliğiyle beraber olmaya devam ediyorum. Bu şu demektir: ‘İç’imle ‘dış’ım akraba değil, düşman kardeşler gibiler. Ve hayatım bu iki karşıtlığın çatışması üzerine akıyor. Dolayısıyla biteviye gergin ve kaygılıyım. Yaşadığım ülkede, dolaştığım kentin caddelerinde başım öne eğik, zihnim, dâhil olduğum çatışmanın yüreğime kazdığı soru(n)ların cevaplarıyla meşgul. Başım önde dolaştığım için ensem güneşe açık, dolayısıyla esmerim. Tiril tiril, hayat değmemiş, ‘beyaz’ bir vatandaş değilim. Türkiye’nin rengini alarak bana dokunan hayatla el ele, kol kola yaşamıyorum. Zira içinde olduğum, üzerinde dolaştığım ‘mekân’ın büyüttüğü, şekillendirdiği hayatın yaralı ve hastalıklı olduğunu düşünüyorum.

Böyle düşünmem için çok sebep var. Kitaplığımda biriken, üzerlerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen barındırdıkları dile halel gelmeyen, hayatın ve varlığın hakikatini en çıplak haliyle görebilen onca kitabın penceresinden bakıyorum. Ki bu kitapların ayırıcı vasfı, bir ‘mekân’a ve ‘zaman’a hapsolmamalarıdır. Mekân ve zamanüstülükte varlıklarını tescil etmiş kitaplardır bunlar. Kim, Homeros’un ve Mevlana’nın ‘mekân-zaman içi’ konuştuklarını söyleyebilir? İnsan denen varlığa, hayat denen gerçekliğe esastan anlamlar kuran bu üstatların rehberliğinde kendimi tanır ve bulurken, sadece hakikate akraba olmuş disiplinlerin inşa ettiği kavramlarla da yaşadığım mekânı/ülkeyi ve zamanı okuyorum. Ülkemin/mekânımın gerçekliğinden hareketle bir dil kurmuyorum kendime, bana ve insan kardeşime yararı olsun diye inşa ettiğim dilden hareketle ülkemin kavramsal karşılıklarını buluyorum.

Kırkı aşan yaşımın otuz yılını çok iyi bildiğimi söylemiştim. Bu çok iyi bildiğim otuz yıla düşen Türkiye fotoğrafları hiç ‘olağan’ değildir. Dinleri, kadim anlatıları, felsefeyi, sosyal bilimi, adaleti ve hak’ı esas alan hukuku, hakikate ayarlı yolculuklar yapmış arifleri, düşünürleri ve yazarları merkeze alırsak, bugün de can’ımızı boğan Türkiye fotoğraflarını ‘olağan’ görmemiz mümkün değildir. Türkiye’deki yaşam ve insan manzaraları Türkiye’nin ‘olağandışı’ olduğunu gösteriyor. Köpürtülmüş, şişirilmiş, kurgulanmış ‘beyaz’ ama epeyce ‘kanlı’, dolayısıyla ‘kirli’ bir iktidarın sürekliği adına hukukun canına okuyan bir yargı; hakikatte vazifesi hakikati açmak iken hakikati örten bir medya; ‘iktidar’a ve ‘güç’e karşıt olması gerekirken ‘iktidar’a ve ‘güç’e omuz veren bir yazın dünyası Türkiye’nin ‘olağandışı’lığına birer karinedirler. Otuz yıl boyunca, ilkel ve çocuksu kibir/gurur/nev-i şahsına münhasır haller adına kırkbin çocuğunu öldüren bir ülke asla ve kat’a ‘olağan’ olamaz, olsa olsa, çıldırmış hasta bir ülke olur.

İki gözüm, canım kardeşim okuyucu! Ben, sen ve diğerleri… ‘Olağandışı’nın ‘olağan’laştırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. İşte bu yüzden, günün erken saatlerinde daha yüzlerimizi yıkamadan televizyon ekranların alt yazılarında geçen onlarca ölümü okuyoruz. Bir ovanın daha basıldığını, bir dağa daha bomba yağdırıldığını, bir kentin daha ‘Gazze’leştiğini, onlarca/yüzlerce evin daha ateşin düştüğü yer olduğunu görüyoruz. Hukuk dışına çıkmış onlarca kudretli adamın yine hukuk dışına çıkan onlarca yargıç tarafından aramıza salındığını öğreniyor, ellerinden her şeyleri alındığı için taşlara tutunmuş binlerce çocuğun ise hapislerde tutulmaya devam ettiğini fark ediyoruz. Ülkenin kudretlileri kendilerinden yana çalışıyor, bize az mı az bir hayat aralığı bırakıyor ve çokça ölüm hazırlıyorlar.

İnsan olanın kalbine bir yumruk, bir zıpkın gibi düşen bu kahredici gerçeklik yetmiyormuş gibi, bu ‘kör’lükten beslenen onlarca yeni ölüm sebebiyle ülkenin biraz daha ‘olağandışı’laşmasını isteyen ‘kara siyasetçi’ adamların bağırışlarıyla cezalandırılıyoruz. Farkında değil misiniz; ‘olağandışı’lığı ‘olağan’laştırılmış ülke, derecesi daha da yükseltilmiş bir ‘olağandışı’lıkla hapishaneye, ‘büyük kapatılma’ya dönüştürülmek isteniyor. Anlamıyor musunuz, hepimizi boğmak istiyorlar! Türkiye büyük bir hapishane olmakla karşı karşıya, yani ölümle… Ne ben, ne siz, ne de diğerleri artık hür değiliz! Meydan artık savaş baronlarının, kalbi körleşmiş elleri kanlı muktedirlerin, kanın orta yerinde masalarını kurup orda kurum kurum oturmaya devam eden ‘küçük’ adamların ve önlerine atılan kemiklerle hayata tutunan aşağılık gardiyanlarındır.

İki gözüm, canım kardeşim okuyucu! Etrafında kurulmak istenen çitleri tekmele, kır onları, çık dışarı! Kalbine sahip çık, kendinden çık, insan kardeşine git! Kalbini ortaya koy; rengine, diline, cinsiyetine bakmadan komşunu kalbine çağır! Sarıl kardeşine, sarıl kendine… Hayır, sana Türk veya Kürt olmaktan vaçgeç demiyorum. Diyorum ki gün, daha çok Türk veya daha çok Kürt olma günü değildir! Gün, Türk veya Kürt oluşu da içeren ‘daha fazla insan’ olduğumuzu hatırlama günüdür. Ve unutmamak gerekiyor; Türk veya Kürt olmanın imkânsızlaştığı demlerde ‘insan’ da kalamayız.

Bayramı Gördüm!

Çocukluğum, eski bir tarih!

Şimdi, tarihimden sürgün bir sayfa gibiyim. ‘Sağlı sollu park etmiş evler’den müteşekkil kentlere konup göçüyorum. Misafire hazırlıksız yakalanmış bir evin dağınıklığı içinde karşılıyorum bayramı.

Kabullendim artık!

Bayramı en iyi çocuklar karşılıyor. Bayram çıkıp geldiğinde, yalnız çocukları hazır buluyor kendine.

Bu bayramda açıkçası gizlendim. Sabahın köründe telefonu ve kendimi kapattım çağrılara, mesajlara.

Asuman Güzelce’den aşk, vatan ve kadınlık hallerine dair hikâyeler okumuştum. Gazetenin kitap eki, Elini Kalbime Koy için benden yazı bekliyordu. Bayramın birinci gününü bu yazıya verdim.

Gecenin bir vakti yazıyı bitirip telefonu açtığımda mekanik bir sesin ortasında kaldım. Onlarca mesaj bildirisi, gün içindeki sessiz kalışımı imliyordu.

Geçtim hepsini, kendimi İbrahim Tenekeci’nin şiirlerine vurdum. Bütün gece Uçuş Denemeleri’nde kaldım, altını çizdiklerim altımı çizdi.

Sabaha, yağmurla uyandım. İzmir’de ‘yağmur o kadar çok yağıyor ki, su bile sırılsıklam oluyor.’

Bir yere varmam gerekiyor, bunun için Karşıyaka otobüsündeyim. Elimde şiir, altını çiziyorum: ‘Beceriksiz kent,/Sen busun, insanların/Üstünde tepindiği.’

Yağmur dindi. Islak caddelerden ve onlarca siluet arasından vapura geçiyorum. Altımı çizen şiirin şairine, Tenekici’ye telefon açmak istiyorum. Mümkün olmuyor, içinde kaldığım kalabalığın uğultusu kulaklarımı işgal ediyor. Mümkün değil başka bir sesi duymak. İçimdeki seslerin arasına oturuyorum öylece. Gözlerim, vapurun içine doluşan yüzlerde geziniyor.

Hayır, bu yüzler bu hatın yolcuları değil. Kentin periferisinde tutuklu kalmış ne kadar esmer ve kavruk yüz varsa sanki bayram zincirlerini kırmış, öyle çıkmışlar evlerinden. Yaşamadıkları bir ‘kıyı’ya kendilerini atma imkanı bulmuş, sere serpe dolaşıyorlar.

Çocuklar zaten hep böyledir, hayat onlar için bir lunapark. Anne ve babaları ilk kez vapura binmiş gibiler. Deniz, martılar, gerisinde köpüklü bir beyazlık bırakan vapur gözlerindeki bayramı çoğaltıyor. Bir bayram gününde bu vapur, bu yolculuk, içinde kaldığım esmer yolcuları biraz çocuk yapmış. Büyüklerin de çocuklardan farkı kalmamış.

Vapur sanki tam da şimdi yolculuk yapmayı beceren bir topluluğu taşıyor. Çocuklarına bayram elbiselerini alabilmiş yolcular Konak’a varmak üzere bu vapura binmiş gibi değiller. Gözleri Konak İskelesi’ne değil, şu an içinden geçtikleri denize, vapura eşlik eden martılara, denize ve martılara sevinçlerini atan çocuklarına çevrili.

Yolculuğumuz, peyzajdan geçmemiş bir heyecan içinde geçiyor. Vapur da bu çocuksu sevincin içinden yüzüyor. Denizi, martıları, dalgaların bedeninde bıraktığı köpüksü sesi alışkanlıkları içinde görünmez kılan her zamanki yolcularının ağırlığından kurtulmuş gibi.

Vapur da haklı; önceki yolcularının gözünde, ne deniz ne de vapur kalmıştır. Düşündükleri tek şey, inecekleri iskeleye varmak. Hem deniz hem vapur onlar için birer araç olmuştur; varacakları iskele, yetişecekleri işleri ise amaç.

Kentin varoşlarından kopup gelmiş şimdiki yolcuları öyle mi?

Hayır, bakışları dipdiri, heyecanları taptaze, sevinçleri formsuz… Varacakları iskeleyle ilgili değiller, şu an yaptıkları yolculuğa gömülmüşler. Vapurun içinde oturuyor ama dışında yaşıyor gibiler. Kendileri içeride, bakışları ve kalpleri denizde, martıda, dalgalarda…

Evet, bayram en çok çocukları hazır bulur kendine. Sonra kentlerin yoksullarını…

İçlerinde kaldığım şu çocuk, şu esmer, şu yoksul yüzler bunu gösteriyor bana. Kentin ışıltılı imkânları, çocukların ve yoksulların bayramında kullanılıyor.

Kentin varsılları ise ‘tatil’e kaçmışlar. Bayramı, çocuklara ve yoksullara bırakarak…

19 Ağustos 2010 Perşembe

Bir yurt, bir vatan, bir medeniyet…

Birkaç yıl öncesine kadar, daha üç ayların başlarında tedirgin olmaya başlardım. Gelen her bir kandille biraz daha Ramazan’a yaklaştığımızı hisseder, bu tedirginliğim artardı. Çünkü Ramazan, çünkü oruç ile aram iyi değildi. Ya mecburiyet ve vazife duygusuyla tutmuş olduğum oruca açık bir içten yoksun olurdum, ya da tutmamışsam ‘tutamamış’ olmakla dışarıda kalır, üşürdüm. Oruç günleri uzar, derinleşir, genişler, bitmek bilmezdi. Otuz oruç günü koca bir mevsim olurdu. ‘Oyuna giremeyen çocuğun’ iç kırıklarını yaşar, iftar vaktinde sokaklarda ‘oruçsuz’ insanın yabancılığını yaşar ve bunu yazardım. Ramazan’ın öncesi ve sonrası benim için ‘mübarek on bir aylar’dı.

Öyleydim çünkü orucun üzerini çizdiği her ne idiyse bunlara dâhildim. En çok, dışarıda, sokakta sere serpe akan hayatın içinde olmak isterdim. Orucun beni tutması, tutup ‘hayatın’ içinden çekmesi bana ağır geliyordu. Yaşanan hayatın parçası olmaktan çıkıyor, onun seyircisi oluyordum. Yaşamadığım, katılmadığım, seyircisi olduğum bir hayatın gözlerimin önünden akıp gitmesi beni üzüyordu. Dahası… Oruç ile çekildiğim ‘kıyı’da kendimle kalıyordum; içime düşüyor, kendimi görüyordum. Düştüğüm içim, gördüğüm kendim katlanılası bir şey değildi. Yara bere içinde bir haldi benimkisi… Cevaplanmamış sorular, doyurulmamış arzular, çok yetersiz imkânlar, baştan ayağa bir acziyet… Her bir şey gürültüyle sesleniyordu bana. Duyduklarım, insan oluşumu, yüklendiğimi, uyuyakalmış ‘öz’mü hatırlatıyordu. Bir yola işaret ediliyor, bu yola kışkırtılıyordum.

Bir yola çıkmam gerektiğini fark ediyordum ama buna takatim yoktu. Çünkü bu yola karar verebilmem için, çok şeye sırt dönmem gerekiyordu. Yola çıkmaya evet dediğimde, beni çağırıp duranlara hayır diyecektim. Hâlbuki ‘hayır’ denecek şeylere hayır diyecek biri değildim. Yığınla arzu, istek ve beklenti paçalarımdan çekiyor, yola çıkamıyordum.

Böyle bir hayatım oldu, böylesi zamanlardan geçtim. Şükür olsun ki, oldu böyle bir zamanım. Tarihimin bu aralığını lanetlemiyorum. Çünkü bu aralık sayesinde soğukları biliyorum, oyuna giremeyen çocuğu tanıyorum, iftar vaktinde sokaklarda oruçsuz kalmanın yabancılığına aşinayım. Arafta, arada kalmanın yersiz ve yurtsuzluğunu yaşadığım için, nereden nasıl bir yere vardığımı fark edebiliyorum. Şimdi oruç bana bir yurt, bir iklim, bir medeniyettir.

Oruç insanı tutar, insan oruç ile tutulur. Orucun tuttuğu insan bilir ki, maruz kaldığı hayat onu hep kendisinden sürgün eder. Oruç öncesi ve sonrasında insan hep kendinden dışarı kaçar; sokağa, hız’a, başarıya, yetişmeye, yetmeye çalışırken kendisini unutur. Karıştığı kalabalıkta, parçası olduğu gürültüde kalbi altlara düşer; kalbinin sesleri, kalbinin sözleri, kalbinin beklediği tatmin duyulmaz ve görülmez olur. Çok şeymiş gibi tafra yapan bir akla kilitlenir, doyurulmakla doyulacağı sanılan çocuk kılıklı arzuların peşine takılır, yazıldığı yolun kenar süsü olan ayrıntıları yolun kendisinden daha fazla önemser, zamanla öncesiz ve sonrasız bir ‘ara’yla yetinir. Yola nasıl ve niçin çıktığını, bu yolun varacağı yerde nasıl bir neticeyle karşılaşacağını unuttuğu için doğmamış, olmamış, dolayısıyla tüketilmiş bir şey olur.

Hiç şüphesiz oruç her kapıyı çalmaz; orucun vardığı ve çaldığı kapılar azdır. Oysa oruç büyük bir imkândır; bu imkâna, bu medeniyete karşılık gelen insanlardan olmak ise bir ihsandır. Bu ihsanı derinden hissedenler bilir ki, oruç her seferinde gelip kendilerini tutmuştur. Dışarıda, serseri bir gürültüde akıp giden hayatta yitmek üzereyken oruç gelip kendilerini çekmiştir oradan. Tutup çekmiş, yaşananın nasıl bir şey olduğunu görebilecek bir kıyıya bırakmıştır.

Evet oruç, kıyıya düşmektir; kıyıda, yaşananı bütün halinde görebilmektir. Oruç, ‘kıyı’ gibi bir yurt, bir vatan, bir iklim armağan eder sahibine. Bu bir medeniyettir! Zira ehl-i oruç, bırakıldığı kıyıda, yaşananı hakkıyla görür, olması gerekenin böyle bir şey olmadığını anlar, dolayısıyla yaşantının başka türlüsüne açık hale gelir.

6 Ağustos 2010 Cuma

İnanmış insanın romanı mümkündür

Evet, roman Batı’da gelişmiş, içi doldurulmuş bir türdür. Üzerlerinden yüzyıllar geçmesine rağmen okunmaya devam eden romanların hepsi ‘buralı’ değildir. Daha çok Batı’nın tarihi ve zihni tecrübesine yaslanan bu romanların konu ve kahramanlarıyla bir akrabalık içinde olmamız da düşünülemez. Birer anıt gibi duran bu romanların ustalıkla gösterdikleri insan ve bu insanın etrafında yaşananlar da, Batı’daki tarihi ve zihni evirilmenin bilinmesiyle anlaşılabilir. Romanın tarihini ve eleştirisini yapanlar şunu der: Romanın (şüphesiz bu Batı’daki romandır) konusu ve kahramanı, trajedinin yakınlığında kurulur; romancı, daha çok insanın kötücül olan ile karşılaşması ve sonrasıyla ilgilidir. Bu anlamda Batı, roman için mümbit bir yerdir. Zira Batı’da sınıfların kavgası vardır, din bütünüyle ‘kavga’nın nesnesi ve öznesidir. Savaşların sebep olduğu tahribat; dini ve Tanrı’yı hayattan kovan zihni dönüşümün kurduğu ve yalnız başına bıraktığı ‘birey’in çıplaklığı, güvensizliği ve nihilizmi Batı romanının vazgeçilmezleridir.

‘Roman’a dair bu gerçeklik sebebiyle Doğu(lu)’nun romanının olamayacağı, olsa bile hep ‘eksiklikle’ malul olacağı söylenmiştir. Bu yorum, Batı romanının yaslandığı unsurlar merkez alınarak yapılmıştır. Trajedi, çatışma ve kötücüllük olmazsa olmaz görülüyor; Doğu’nun ise trajedi, çatışma ve kötücül olanla mesafeli, dolayısıyla roman için bir yeterlilikten yoksun olduğu düşünülüyor. Hiç şüphesiz bu değerlendirmenin haklı tarafları vardır. Aşkın olan ile mesafesizlikte görünür olan Doğu’nun Batı’dakine benzer/akraba bir trajedisi, çatışması ve kötücüllüğü yoktur. Doğu’da yazılacak bir romanın konu ve kahramanı da doğal olarak Batı’dakine benzer şekilde trajik ve kötücül olamaz. Ancak şu sorulabilir: Doğu’da yazılacak romanın konu ve kahramanı niçin Batı romanının benzeri olsun? Bir bağlam olarak Batı kendince bir insan inşa etmiş ve doğal olarak bu insanın romanını yazmıştır. Batı’dan farklı bir bağlam olan Doğu’nun inşa ettiği insan ise şüphesiz başka türlüdür. Soruları, kaygıları, içinde olup bitenlerle bu insan niçin başkaca bir romanın konusu olmasın? Kendini ve varlığı Batılı bireyden farklı konumlandırması onun büsbütün ‘kaygı’dan uzak olduğu anlamına gelmiyor ki!? Hem Doğu’nun inanmış insanının etrafında, duyuların ve güdülerin ötesinde aşkın bir evren yaşanabiliyor. Bu insanın aklı aşan halleri niçin daha oylumlu bir romanın imkânı olarak okunmasın? Güdülerin ve duyuların saldırısı karşısında ‘ol’makla mükellef bu insanın düşmesi, bu düşüşün ‘iç’inde kurdukları, yeniden ayaklanma çabası, düşme ve kalkma arasında yaşanan soluksuz kaygı bir romanı besleyecek kıratta değil mi?

Evet, Doğu’da yazılacak romanın Batı’dakine benzemesi gerekmiyor. Ve Doğu’nun romanı da mümkündür. Ki bu mümkünlük iddiası, büsbütün teorik izahatlara yaslanmıyor, yaşanan ve yazılan da bunun haklılığını ortaya koyuyor. Mesela yenilerde, Kaynak Yayınları arasında yayımlanan Seyit N. Erkal imzalı “Geç Kalınmış Bir Gün” romanı, Doğu’da romanın mümkün olduğuna mütevazı bir işarettir. Bu roman, konu ve kahramanlarıyla okuyucuyu başka bir gerçekliğe çekebiliyor. İnsan olma imkânıyla doğan insanın kendindeki insanı, insan-ı kâmili gerçekleştirme adına ‘yol’a yazılması ve bu ‘yolda’ yaşadığı haller, inanmış insanın içinde ve etrafında yaşananların bir romanı kurabileceğini gösteriyor. Bir ‘üçleme’nin ilk kitabı olan Geç Kalınmış Bir Gün’e yakından bakalım:

İbrahim Müşfik, hayatın türlü hallerine başkentlik eden İstanbul’da sahneye çıkmış, beğeni, ilgi ve alkış toplamış meşhur bir yazardır. İlgi, beğeni, sahne ve alkış İbrahim Müşfik’e, haddini aşmaya açık ve teşne ‘ben’in varlığını, insanın varlığına işaret ederek onu yok eden bu ben’in hallerini göstermiştir. Tatlandırılmış zehirli bir bal olan ben’in açtığı çukurların başında uyanan meşhur yazar eyledikleri üzerinde yeniden düşünür, muhakemeleri içinde muhasebeye tutar kendini. Yanı başında bir yol arkadaşı, can’ına akraba sahaf Hikmet bulunmaktadır. Böylesi dost, her dem bir tarafı eksik insana koltuk değneğidir, yüklendiğine yetemeyen omuza güç verendir. İbrahim Müşfik ve Sahaf Hikmet’in beraberliğine/yolculuklarına biri daha katılır: Hakikatin taliplisi bu ikilinin yolculuğunu süsleyen, İbrahim Müşfik’e eş olan Hale Hanım… Hakikatin keşfi adına yola çıkılınca bir yol göstericiyle nasiplenmemek mümkün değildir. Ciğerci İlyas Efendi yolculara rehberlik eder, onları kalplerine çağırır. Kalpleri açılır bu yolda ve rehberlikte… Malum, hayat her dem yeniden yaratılmakta, Allah hayata her an müdahale etmektedir. Hale Hanım ve Ciğerci İlyas Efendi’nin vefatı İbrahim Müşfik’i ‘dil’den dışarıya, sözün taşıyamadığı hallere taşır. O artık Akhisar’ın bir dağında inzivaya çekilmiş bir münzevidir. Toprağın, börtü-böceğin, sessizliğin içinde duyulmayanı duymaya kilitlenir. İnsanların etrafında kurulan ve insanları içinde eriten hayatla, haftanın belli günlerinde kendisine süt getiren İsmail üzerinden münasebetini devam ettirir. Bu sırada İstanbul’da yazı’ya, yani söz’e taze yazılmış Musa Sadık, İbrahim Müşfik’in peşine düşer. Şiir ve filmlere taşınmış romanları üzerinden tanıdığı yetkin yazar İbrahim Müşfik’i yazmış, kitabının konusu yaptığı önemli yazara bizatihi dokunmak ister. Cevabı alınmamış onlarca mektup ve Akhisar’a yapılan ama sonuçsuz kalan yolculuktan sonra büsbütün ümidini keser. Heyecanlı genç yazar Musa Sadık beklemediği bir anda üstad bildiği yazardan mektup alınca yeniden ümitlenir. Akhisar ile İstanbul arasında mektuplar gidip gelmeye başlar. Bu mektuplar bize İbrahim Müşfik’i, Sahaf Hikmet Bey’i, Hale Hanım ve ailesini, Ciğerci İlyas Efendi’yi, Hızır’ı içine alan ‘yol’u ve ‘yolda olma’ halini anlatır. Kitap, İbrahim Müşfik’in Akhisar’dan İstanbul’a dönme arifesinde biter.

İkinci ve üçüncü kitabı da gelecek olan “Geç Kalınmış Bir Gün” romanı; insanın, varlığın ve hayatın hakikatini keşfetme adına okuyucuyu yolculuğa çıkarırken, insanın yazarlık (eylediğimiz her ne ise onun) halleri içinde görünen ve beliren hastalıklı durumlara da işaret ediyor.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Kalbimizin ibresi neyi gösteriyor?

Göğsün sol tarafında bulunan ve vücudun bütününe kan/canlılık pompalayan kalbin önemiyle insanın bir sorunu yok, gereken ehemmiyet gösteriliyor. Ancak edebiyatın, felsefenin ve dinin resmini çizdiği başka türlü bir şey olan kalb için aynı şeyi söyleyemiyoruz; bu kalbe, insanın bu tarafına dair hayati sıkıntılarımız var. Bugünün dünyasını ve insanını inşa eden uygarlığın özü, bu kalbe körleşmesi, onu önemsizleştirmesi, bütünüyle akla iman etmesi ve yaslanmasıdır. ‘Batı’ ismini alan bu uygarlık biçimi insanı ve varlığı Allah’tan bağımsız okuması, insanı ve varlığı Allah’a karşıt bir yerde anlamlandırması insanı ve varlığı kalbsiz kılmıştır. İnsan ve varlık, görünenden, ele avuca gelenden, deney masasına getirilebilen kısmından öte bir şey değildir. Allah inkâr edildiğinden insanın ve varlığın ‘gaybi’ tarafı da yok sayılmıştır. İnsan salt kendisi olarak merkezi bir nokta görülmüş ve böyle belirlenmiştir. Hümanizma’nın özü budur! Buna göre insanın üstünde bir güç yoktur; kendisi ve çevresine dair bütün belirlemeler, onun tercihlerine dâhildir. Evet, hümanizmanın insanında, edebiyatın, felsefenin, hikmetin ve dinin işaret ettiği kalbi yön yoktur; o bütünüyle cismaniyetten ve güdülerinden ibarettir.

Allah’tan, dolayısıyla kendisini başka türlü bir yere yükselten kalbi tarafından düşen, görülebilir ve dokunulabilir ‘küçük bir şey’ halini alarak ‘şeyleşen’ insan ‘dünya’ya ve ‘kendisi’ne hapsolmuştur. Varlığın ve şeylerin hepsi olan ‘bütün’den kopuk ‘küçük’ bir parça olmuş, dışındaki ‘bütün’ü düşman görmüş, bu ‘bütün’e karşıtlık içinde varlığını ikame etmeye çalışmıştır. Doğru’nun, iyi’nin, güzel’in kaynağı kendisi olunca ve kendisi de güdülerinden öte bir şey olmayınca ‘savaş’ın hem nesnesi hem de öznesi olmuştur. Her bir şey savaşılacak bir unsur ve düşmanı da böylesi çok ve yenilmez olunca yenilmek, değersizleşmek, anlamsızlaşmak ve hiçleşmek bu insan için kaçınılmaz olmuş. Dışındaki her bir şeyi düşman görerek onları ‘kötü’nün içine çekmiş, kendisi de, böylesi anlamsız bir savaşın öznesi olduğundan çürümüştür.

İçine doğduğumuz ve şükür vesilesi olan ‘ihsan’ ile hemhal olduğumuz dinin, İslam’ın tasavvuru böyle bir insan, böyle bir hayat ve varlık okuması, kavga ve savaş içinde görünür olan böyle bir uygarlık öngörmüyor. Daha başta insanın dikkatini bir ‘bütün’ün varlığına çekiyor. İnsan; evren, kozmos, kâinat denen bu ‘bütün’ içinde ayrıcalıklarla anılsa da, ‘bütün’ün sahibi değil şahidi olarak belirleniyor. İnsana şu deniyor: ‘Bütün’, sayısız şifreyi muhteva eden bir kitap, bir kitaptır ve sen de bu şifreleri çözecek bir anahtar, bir okuyucusun. Başta kendini tanımakla mükellefsin, bir anahtar olduğunu fark etmekle... Kendini tanıdığın ve bir anahtar olduğunu fark ettiğinde ‘bütün’ün şifrelerini çözecek ve hazineye kavuşacaksın. O hazine sana gösterecektir ki, sen ‘bütün’den bağımsız ve gayrı değil, ona dâhilsin. Ki sen ve varlık ‘şuhudat’tan ibaret değildir, bir de hikmetin ve hakikatin yurdu olan ‘gaybi’ tarafınız vardır. Yapman gereken, ‘bütün’e içkin ruha teslim olmandır; ‘bütün’le birlikte Sahibi’n, Allah’ın muradını tefekkür ve tezekkür etmenizdir. Gaybi tarafına açık ve akraba bir şuhudatın olmalı. Sen insan! Cesedini ruhuna ve aklını kalbine muti kılarak ‘kalb ve ruhun derece-i hayatı’na yükselmelisin. Kendini ‘bütün’den kopartır, ‘bütün’e içkin manaya yabancılaşıp ona düşman olursan büyük bir zulme imza atmış olursun. Bütün bir varlık karanlıklaşır, karanlıkta geçen korkunç bir hayat belirir ve sen de elem içinde bir ömür geçirirsin. Bunun nihayeti ise ağır bir ceza olur.

Allah, ‘bütün’ü bu zulmetten insanı da bu ağır cezadan uzak tutmak için kitaplar göndermiş, insanı ve varlığı bu kitapların ruhuyla hemhal kılmak adına peygamberler vazifelendirmiştir. Ne kadar şükretsek azdır, varlıklarını peygamberlerin ayak izinde ikame eden kalb ve gönül ehli insanlar da insana çalışmış, Allah’ın muradını murat etmiştir. Fethullah Gülen Hocaefendi bu gönül ehli insanlardan biridir; ömrünün bütün demleri buna şehadet ediyor. Vesile olduğu hizmetler, konuşmaları ve onlarca kitabı insan ve varlık kalbsiz kalmasın diyedir. Kalbin Zümrüt Tepeleri isimli kitabı bile tek başına bu hakikate işarettir. Biz bu eserde, insanın bütününe dair oylumlu hakikatler görüyoruz. Her kitabı böyledir, ancak şimdi bir kez da dikkatimizi ‘kalbe’ çekiyor, bu yaralı çağda kalb ibremizin seyrini gösteriyor. Yaraya şifa bir kitaptır bu, çünkü kalbimizin sıhhatine ve yönelimine göre mahiyet değiştiririz. Bizden çıkan her fiil, sahip olduğumuz her arzu ve fikir kalbimizin boyasını alır. Biz kalbimiz kadarız; kalbimizin ibresi neyi gösteriyorsa biz oyuz. Allah buyuruyor: “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma.” Ve Hz Peygamber’in sabah akşam ettiği dua şöyledir: “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dininle sabitleyip perçinle.”

Hocaefendi’nin ‘ikindi sohbetleri’nden oluşturulan Kalb İbresi kitabı, insan ve hayat ve varlık için böylesi hayati olan bir durumdan bizi haberdar ediyor. Unutmamak lazım; haberdar olmamak neticeyi değiştirmez ve ancak haberdar olanlar neticeye tesir edebilirler.

15 Temmuz 2010 Perşembe

‘Bütün’e işaret kardeşliğe çağrı

Gasset, “İnsan çaresiz mekânın tutsağıdır” der. Öyledir, ancak insan doğduğu mekândan, kendisine zindan olabilecek sosyolojinin tutsağı olmaktan çıkabilir. Bu durumu hayatımdan biliyorum. Doğduğum mekânın ve sosyolojinin içinde Kürtçe’den Türkçe’ye, ‘sıla’dan ‘gurbet’e çıktım. Hayatım ‘gurbet’te, Türkçe’nin içinde kuruldu. Kürtçe ‘anne dili’m olarak kalırken, Türkçe bana ‘ana dil’ oldu. Annemden, dilinden ve doğduğum ‘hikâye’den uzakta yalnız başımaydım. Gerçekliğin kıyıcılığından kitaplara kaçtım, okumayı sığınak bildim. Kaçtığım kitaplardan edindiğim şudur: Ebeveynimin hikâyesinin kurduğu bir ‘ben’ değilim artık; sosyolojimin dışında öznel bir hikâye ve dil edinmişim. Tarihim, sosyolojim, anne dilim ve etnisitem bana dâhil olsa da bunların içinde hapis yatmıyorum. Bunlar sahip olduğum şeyler, ben onlara ait değilim.

Türk, Kürt, Arap veya başka bir şey olarak doğmadığımızı, sadece insan doğduğumuzu düşünüyorum. İnsanın sonradan Türk, Kürt, Arap veya başka bir şey olması sosyolojik ve tarihseldir diyorum. Dolayısıyla, insan olarak doğuşuma içkin sorularla ilgili olmayı daha çok önemsiyor, ‘cümle varlığın birliği ve kardeşliği’ni imleyen ‘bütün’ fikrini paylaşıyorum. Hakikatin ve hikmetin peşinde olan felsefenin, kadim anlatıların, kutsal metinlerin işaret ettiği ‘anlam’ın içinden bakınca; tarihin, sosyolojinin ve seküler zihnin inşa ettiği modern tanım ve belirlemelerin ‘bütün’ü parçaladığını, ‘parça’yı ‘bütün’ gibi sunduklarını görüyorum. Bunun bir yanılsama olduğunu, ‘parça’yı ‘bütün’ görmenin bizi hakikatsiz kıldığını düşünürüm. Bu yüzden, siyasi sınırlarla belirlenmiş ‘vatan’ ve sonradan inşa olmuş etnisiteler adına köpürtülen kavgalara adımı yazdırmıyorum.

Hayır, altını çizdiğim ‘bütün’, büsbütün homojenliği değil, farklılıkların beraberliğinde oluşan ‘bir’liğe işaret ediyor. Bir ülke veya etnisiteden önce hayata, dünyaya doğarız, dünya ise, doğu ve batısıyla, kuzeyi ve güneyiyle Allah’ındır. Etnisite ve siyasi vatanlara dair meseleler dünyaya dairken, dünyanın kendisi, mümine vatan olamayacak kadar, bir süreliğine oturulabilen kısa bir gölgeliktir. Bu sebeple etnik olarak Kürt olduğum için değil, ‘cümle varlığın birliği ve kardeşliği’ne inandığım için Kürt Meselesi’yle ilgiliyim. Müslümanlığımdan hareketle değil, adalete ve hakkaniyete inandığımdan İsrail devletinin zulmüne karşı Filistinlilerden yanayım. Yeryüzünün kuytularında hakkı yenmiş her bir varlığın acısını paylaşıyor, her bir şeyin kendi hakkı üzere yaşamasını savunurum. Herhangi bir ‘parça’nın ‘bütün’den bir ‘parça’ veya ‘bütün’ün hepsine egemen olmasını haksızca bulurum. Adalet esas olmalı; her bir şey hak ettiği üzere yaşamalı, böyle yaşanırken de ‘bütün’le kardeşlik incitilmemeli.

Tasavvurum böyle, ama ne yazık ki yaşananlar başka türlü; her bir ‘parça’, ‘bütün’den farklılığı üzerinden ontoloji ediniyor. Mesela Türkiye’deki ulus devlete içkin etnik milliyetçiliğin büyüttüğü Kürt Meselesi’nde ‘kardeşliğin dili’ epey yaralanmıştır. Türkler’in Kürtler’e kardeşliği bir retorikten öte gitmezken, Kürtler, ‘kardeşliği’ değil ‘eşitliği’ talep ediyorlar. Türklerin kardeşlik retoriğinde hakları teslim edilmiş Kürtler yokken, Kürt milliyetçilerinin geliştirdikleri dilde, ‘parça’lar arasındaki ortak paydaları gözetmeyen, dolayısıyla ‘bütün’ün ruhunu inciten pür bir eşitlik öngörülüyor. Oysa ortak coğrafyada Türklerin, Kürtlerin, Arapların ve Farsların bir ‘meta hikâyesi’ vardır. ‘Parça’lar bu meta hikâyenin içinde özgül hikâyelerini bütün halinde yaşamışlar. Yunus Emre, Hz Mevlana Mele Ceziri ve Şirazli Sadi aynı hikâyenin müellifidirler. Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar bu hikâyenin içinde ve hakkaniyet üzere kardeş olmuşlar.

Cihan Aktaş’ın İz Yayıncılık’tan çıkan “Kardeşliğin Dili” kitabı, bütünüyle siyaset, sosyoloji ve yasaların soğuk dilinin işaret ettiği bir çözüme değil, ‘bütün’ü oluşturan ‘parça’ların akrabalığıyla yaşanan kardeşliğe vurgu yapıyor. Haklı olarak şu soruları soruyor: “Neler oldu da sanki en fazla bir yüzyıl içinde bu coğrafyada kardeş kardeşi anlamaz, dinlemez hale geldi? Birileri belirgin şekilde üstünlük, ayrıcalık ve tahakküm bildiren, diğerleri öfke ve isyan dolu, ayrılıkçı bir dil kullanmaya başladı? Neler yaşandı, uzun kardeşlik yüzyıllarının süreğinde sohbetler yerini yas toplantılarına terk etti?” Kitabı oluşturan yazılarda, ‘cümle varlığın birliği ve kardeşliği’ni esas alan bir ruhun, bir vicdanın, bir zihnin dokunuşlarını hissediyorsunuz. İsrail bombalarına hedef olmuş Gazzeli çocukların başlarını okşarken, İsrail’in şahsında Yahudilerin hepsini lanetlemenin yanlışlığına da işaret ediyor. Yazar başörtülü öğrencilerin çığlıklarına kulak olurken, katledilen Hrant Dink’in ve ülkesinden uzakta ölen Ahmet Kaya’nın işaret ettiği vicdansızlığa da işaret ediyor. Kirli savaşta oğullarını kaybetmiş Türk ve Kürt annelerini ayrıştırmıyor, nasıl bir acı içinde benzeştiğimizi ve çürüdüğümüzü dillendiriyor. Evet, savaşın dili ayrıştırıp öldürürken, kardeşliğin dili bütünleştirip yaşatır. Cihan Aktaş bu farkı ortaya koyuyor; yitirdiğimiz ‘bütün’e işaret ederken, kardeşliğe, dolayısıyla hayata da çağırıyor.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ne bekleniyorsunuz

Hz Peygamber’in ‘büyük cihad’ı tanımlayan hadis-i şerifi, insanın ‘büyük düşman’ına da işarettir: İnsanın kendi nefsine… Bu hakikatli işarete sırtımızı yaslayarak diyebiliriz ki, insanın büyük zindanı çoğu zaman kendisi olmaktadır. Kendisini kendisine yeter görmesi, insanın kendine hapsolması anlamına gelir. Sağırlık, başka seslere kulak olmayış demektir; kendi sesi içinde kalması veya yitmesi… İnsanın kendi hikâyesinden gayrı hikâyelerde de hakikatin olabileceğine inanmaması da bir tür sağırlıktır. Sağırdır çünkü başka hikâyelere kulak değildir; kendini, bu hikâyelerde olması muhtemel hakikatlerden yoksun bırakır. Sahih ve hakikatli bir edebiyat ise, insanı başta kendi içinde gezdirerek kendisini fark ettirir, sonra da başka hikâyelere açık kulak kılar. İyisinden bir roman, hikâye ve şiir, insanı açan ve gösteren bir ayna olur. İnsanda var olan ve olup bitenler, en çok edebiyata yansır. Zira edebiyat bütünüyle insanı çalışır, onu gösterir. Romanın, hikâyenin ve şiirin konusu şu veya bu olabilir, fark etmez; her ne ise konu, o insana dair bir şeydir. Edebiyat okuyucusu, içine düştüğü metinde ucundan tuttuğu izi takip ederek kendisine varır. Edebiyatın merkezinde duran hikâyelere maruz kalarak hikâyesinden çıkar, içine düştüğü hikâyeleri kendi hikâyesi kılarak çoğalır. Başkalarının hikâyelerine karıştığı ve kulak olduğu için de, kendi zindanında bir mahkûm ve sağır olmaktan çıkar.

Yakın bir zaman önce Sütun Yayınları’ndan çıkan Recep Şükrü Güngör imzalı Kayıp Ruhlar Kıraathanesi isimli hikâye kitabı zihnime bunları düşürürken, bir hikâye toplayıcısı/anlatıcısı olan ‘hikayeci’nin aslında ne yaptığı konusunda da düşündürttü. Derdim; hikâyecinin dil, teknik ve kurgudaki ustalığı hakkında çözümlemeler yapmak değil, insanın hikâyeci hali üzerinde düşünmektir. Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni okurken kendimi iyi çekilmiş fotoğrafların sergilendiği bir salonda hissettim, hikâyeler anlatan hikâyeciyi de usta bir fotoğrafçı olarak karşıladım. Hikâyeciyi niye fotoğrafçıya benzetiyorum? Fotoğrafçı, dünyanın bir yerinde bir kez yaşanan ve çok az kişinin tanık olduğu ‘an’ları çeker. Uzaklarda yaşanmış ‘an’ların fotoğraflanmış hali olan kareler önümüze geldiğinde, kendilerine uzun uzun bakıp düşünürüz. Çünkü o tek an’a düşen şey, bize fotoğraf karesine giremeyeni de anlatır. Göğsüne silah dayanmış bir çocuğun fotoğrafında sadece eli silahlı adamları ve çocuğun çaresizliğini görmeyiz, fotoğraf karesinde görünmese de dünyanın ve insanın türlü hallerini de okuruz. Hikâyeciler de fotoğrafçılar gibidir! Şahid olmadığımız ve yaşamadığımız kimi yaşanmışlıklar zihinlerine düşer, kendilerinde biriken bu şeylerin yalnız şahidi kalmak istemedikleri için bunları yazarak paylaşırlar. Hikâyeciler sayesinde yığınlarca yaşanmışlığa ve insani hallere vakıf oluruz. Her fotoğraf karesi ve her bir hikâyeyle insanlık ailesinin yaşanmışlığı üzerinden insan hallerimizi öğreniriz. Dolayısıyla şu denebilir: İyi ki fotoğrafçılar var, böylelikle gözlerimiz ‘başkası’nı da görmüş oluyor. İyi ki hikâyeciler var, topladıkları ve paylaştıkları hikâyeler sayesinde hikâyemize hapsolmuyor, başka hikâyelere de açılıyoruz.

Recep Şükrü Güngör’ü uzun zamandır tanıyorum, hikâyeyle kurduğu varoluşsal bağın tanığıyım. Fotoğraf makinesini boynundan çıkarmayan usta fotoğrafçılar gibi, o da hayatın ortasında kalem ve defterleriyle birlikte yaşıyor. Karşılaştığı her bir insan yüzünde uzun yaşanmışlıkların izini arıyor. Ucundan tuttuğu iplikleri takip ederek yaşanmışlığın özüne varmak istiyor. Recep Şükrü Güngör’ün hikâyeciliğinde altını çizdiğim husus şudur: Derdi olan bir hikâyecidir o; dünden bugüne dünyanın aldığı hal, insanın gelip vardığı nokta, yaşadığı ülkenin evrilmeleri ‘can’ına dokunabiliyor. Ağrısı olan bir can ile hikâyeler yazıyor. Hikâyelerinde; insanın, varlığın ve hayatın hakikati adına gördüğü yitiğe ve yaşanan sahihliğe işaret ediyor.


Özelde roman, hikâye ve şiir, genelde edebiyat insanı çalışır, insana seslenir. Ama ne yazık ki, edebiyat gençlik döneminde geçirmemiz gereken bir hastalıkmış gibi muamele görüyor. Büyümüş hissederek kendimize hapsoluyor, şiir, hikâye ve romana rağbet etmiyoruz. Böylelikle hem edebiyata hem de kendimize haksızlık ediyoruz. Nasıl bir değerden yoksun kaldığımızın farkında değiliz. Demem o ki, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ne bekleniyorsunuz.